17 Şubat 2009
Oyunun Kuralı - Kriz ve BİT Sektörü - 2
02 Şubat 2009
Oyunun Kuralı - Kriz ve BİT Sektörü - 1
15 Aralık 2008
Oyunun Kuralı - Neyi seçiyoruz?
22 Eylül 2008
Oyunun Kuralı - "Devlet kapitalizmi" mi?
Küresel finansal sistem, bilgiye dayalı emek, gayri-maddi sermaye ve yeni teknolojilerin ağ etkisi kapitalizmi öyle büyüttü ki, ticaret ve sermayenin serbest dolaşımından, yani liberalizmden vazgeçmesi düşünülemez.
Kriz hız kesmiyor. Küresel sıcak para, hızla emtia, hisse senedi, tahvil gibi varlıklardan nakde doğru kaçıyor ve borsalar dibi boyluyor. Küresel fonların yaklaşan "finansal tsunami"ye karşı stratejik hamlesi bu. Krizin faturası her zaman olduğu gibi vergi ödeyenlere çıkıyor. ABD'nin TMSF'si FDIC 11. bankaya el koydu. Merrill Lynch, Lehman gibi şirketlerin zararları bilançolarının taşıyamayacağı boyutlara ulaşırsa çığ etkisi büyüyecek.
ABD ve Avrupa'daki banka operasyonları ve emtia fiyatlarının artırılması kapitalizmin tarihindeki en büyük devlet müdahalelerinden biri olarak anılmaya aday. Bağımsız otoritelerin bağımsızlığının tartışılacağı ve "finansal sıkıyönetim" taleplerinin yükseleceği yeni bir döneme giriyoruz. Peki, bu liberalizmin yaralarını sarıp yeniden ivme kazanacağı bir "ara dönem" mi, yoksa yeni bir "devlet kapitalizmi"nin doğuşu mu?
Keynesçilik geri mi dönüyor? Şu sıralar ülkemizde pek popüler olan Habermas'ın dediği gibi, "tek ülkede Keynesçilik olmayacağına" göre, "ulusal" ekonomileri "küreselleşmenin zararlı etkilerinden" küresel olarak koruyacak yeni bir model mi doğuyor? "Ulus-devletin muhteşem geri dönüşü"nü ilan etmekte aceleci olmayın! Bu geçici sancı daha çok ulus-devletin erime sürecinde milliyetçiliğin patlamasına benziyor. Yani geleceği yok!
Küresel finansal sistem, bilgiye dayalı emek, gayri-maddi sermaye ve yeni teknolojilerin ağ etkisi kapitalizmi öyle büyüttü ki, ticaret ve sermayenin serbest dolaşımından, yani liberalizmden vazgeçmesi düşünülemez. Devlet müdahalesinin borç çevrimini artırarak krizi öteleyip derinleştirmekten başka işe yaramadığı ise görüldü. "Devlet kapitalizmi"nin şansı yok. Yaşanan, bilgi ekonomisi paradigmasının dönüşüm sancısı. Nasıl daha önce reel sektör döküntülerini attıysa bu sefer de kurban verme sırası finans sektöründe. Ne yazık ki, bu "küresel dedikodu"nun da desteğiyle, ülkemizde "vesayet altındaki siyaset"in payandası ekonomi bir süre daha vesayet altında kalacak. Zaten seçimler de geliyor! Ama bir düşünün: TMSF'nin batık bankalar dolayısıyla oluşan ve silinen Hazine borcu 93,3 milyar YTL. ile neler yapılabilirdi?
BThaber, s:688, 15-21 Eylül 2008
25 Ağustos 2008
Oyunun Kuralı - "Kriz" mi, "dönüşüm" mü?
Belki de bu kriz bir "kriz" değil de, bir "paradigma dönüşümü"nün işareti.Oyunun kuralları değişiyor. Paradigma dönüşümü başladı ve durdurulamaz.
Küresel kriz ivmelenerek sürüyor. Bunu "resesyon", "büyük enflasyon", "küresel finansal kriz" olarak adlandıran da var, "kriz" deyip geçen de… 1980'lerde ve 1990'larda daha çok çevre ülkelerini etkileyen krizlerin tersine bu kriz "merkez"de patladı ve oradan küreye yayılıyor. Dolayısıyla "sistemik" olma ihtimali büyük. Bu bakımdan 1929 "Büyük Buhran"ıyla karşılaştırılıyor. Ama bana daha çok birer "değişim işareti" olan 1855 veya 1973 krizlerini çağrıştırıyor. İlki III. Napolyon döneminin sonunu getirip 3. Cumhuriyet'in kuruluşuyla sonuçlanmıştı; ikincisi ise ölçek ekonomilerinin çöküşünü başlatıp bir yanda finans piyasalarını küreselleştirmiş, diğer yanda da bilgi ve iletişim teknolojilerinin (BİT) ekonomik yükselişini tetiklemişti. Yalnızca ekonomik değil, hem siyasi hem de hukuki birer dönüşüm anıydılar.
Belki de bu kriz bir "kriz" değil de, bir "paradigma dönüşümü"nün işareti. Böyle okursak, yaşadığımız dönüşümü 1929 koşullarına benzetmekten çok, 1970'lerde başlayan ve 1988 kriziyle olgunlaşan (yönetişim ilkeleri) bir sürecin zirve noktası olarak görmek mümkün. Bu "kriz", bırakın "finansal" terimini, "ekonomi" kavramının bile içine sığdırılamayacak bir dönüşümün göstergesi. 1973 krizi sonrası verimliliği düşen ve kârlılığı azalan "eski" ekonomiyi bugüne taşıyan yeni küresel finansal sistem olmuştu. Şimdi bu operasyonu gerçekleştirirken zehirlenmesinin bedelini ödüyor. Reel sektörde 1990'larda bilgi ekonomisi paradigmasına doğru yaşanan dönüşümün bir benzeri bugün finansal sistemde yaşanmaya başlıyor. Spekülatif hareketlerle kredi bollaşması yaratan "finansal mimariler" ve risk gizleyen "finansal mühendislik" çöküyor. Askeri-endüstriyel kompleksler için yapıldığı gibi (karşılıksız para/silahlanma döngüsü), şimdilik dev finans kuruluşları da vergi mükelleflerinin hesabına devlet fonlarıyla payandalanıyor (karşılıksız para/spekülatif kârlılık döngüsü). Kimilerini "yeni devlet kapitalizmi geliyor" diye sevindiren bu süreç bir "geçiş dönemi"nden ibaret ve ahlaki çöküntü yaratan müdahaleler sistemi kurtarmaya yetmeyecek. Oyunun kuralları değişiyor. Paradigma dönüşümü başladı ve durdurulamaz.
BThaber, s:684, 18-24 Ağustos 2008
11 Ağustos 2008
Oyunun Kuralı - Politika şart!
2007 yılına kadar ivmelenerek süren büyüme süreci aslında politikaların sonucu değil. Politikasızlık, özellikle de mikroekonomik politikasızlık konjonktürel kaosla birleşince düşüşe geçmemiz de bu sonucu gösteriyor.
OECD'nin son Türkiye Raporu 17 Temmuz'da açıklandı (www.oecd.org/eco/surveys/turkey). Bu raporları şimdiye kadar "imajı bozmadan" geçiştirilmesi gereken sıkıntılar olarak görür, politika önerilerini de kafa sallayarak geçiştirirdik. Bu sefer böyle bir lüksümüz yok gibi görünüyor! Rapor, büyüme hızındaki yavaşlamanın zayıflayan rekabet gücü verimlilik dönüşümüyle artırılmadan çözülemeyeceğini, bunun da uygun makroekonomik politikalar dönüştürücü bir mikroekonomik çerçeve ile desteklenmeden mümkün olamayacağını vurguluyor.
Türkiye politika özürlü bir ülke. Kur-faiz-borsa denkleminde kıvranan bir para politikasıyla dış borç çevrimine koşullanmayı "makroekonomik politika" belleyen bir yönetime alıştık. 2001 krizinden sonra gündeme gelen makroekonomik reformlar, ivme kazanan AB süreci içinde sektörlerin küresel entegrasyonuyla desteklenmeseydi bugünleri göremezdik. Yani 2007 yılına kadar ivmelenerek süren büyüme süreci aslında politikaların sonucu değil. Politikasızlık, özellikle de mikroekonomik politikasızlık konjonktürel kaosla birleşince düşüşe geçmemiz de bu sonucu gösteriyor.
Rapora göre Türkiye emek yoğun sektörlerde rekabet gücünü kaybederken, ithal girdi kullanan sermaye yoğun sektörlerde nispeten iyi durumda. Bu denklemin sonucu, dış ticaret açığının artışı, işsizlikte patlama, yüksek enflasyon ve büyüme sürecinin kesilmesi. Yani, Türkiye'nin makroekonomik çerçeveyi siyasete kurban vermemesi için kamu mali sistemini şeffaflaştırması; Merkez Bankası'nın bağımsızlığına dokunmaması; iş yapma maliyetini düşürecek, girişimciliği destekleyecek bir hukuki düzen oluşturması; kayıtdışı ekonomiyi modern işletmeler yaratacak bir biçimde dönüştürecek, rekabet gücüne ve verimliliğe odaklı, yani inovasyon ve bilgi ekonomisi paradigmasına uygun bir mikroekonomik çerçeveyi ekonominin kalıcı gündemi kılması; ve kaliteli eğitime kaynak ayırarak işgücünü nitelikli hale getirmesi gerekiyor. Bütün bunlar politikasız olmayacak ve bu politikaların ekonomik ve "siyasal" bedeli var! Bu bedeli ödemekten çekinmeyecek bir iktidar var mı? Daha da vahimi: bir "iktidar" var mı?
BThaber, s:682, 4 - 10 Ağustos 2008
16 Ocak 2008
2007 kâbusundan uyanmak
2008'de de uyuşturucu hamaset edebiyatıyla kendi yağımızı yakarak kavrulmak istemiyorsak, yılın başında uyanmak fena olmaz!
2007 ülkemiz için kâbus gibi bir yıldı! Ekonomik ve sosyal kalkınma ivmesi bakımından tümüyle boşa geçirilmiş bir yıl. Büyüme, verimlilik, istihdam, yaşam kalitesi, eğitim, bilgi ekonomisi ve bilgi toplumuna geçiş gibi hayati konularda bırakın yerimizde saymayı, hatırı sayılır biçimde geriledik! Tamamen kendimizle didiştiğimiz, içimize kapanıp boğulduğumuz, insani, sosyal, ekonomik değerlerimizi birer birer kaybettiğimiz bir kâbus…
Birkaç uluslararası göstergeye bakmak içinde bulunduğumuz durumu özetleyip uyanmamızı sağlayabilir. OECD'nin 2007 Ekonomik Politika Reformları raporuna göre, işgücü maliyetini düşürme ve istihdamın korunması ile ilgili hukuki mevzuat konularında tek bir adım atmamışız. İlk ve orta öğrenim reformu konusunda son yapılanlar 2005 tarihli. Dünya Bankası Dünya Kalkınma Göstergeleri 2007 raporunda ilköğrenim kalitesi bakımından İran, Tanzanya, Burundi gibi ülkelerle birlikte en berbat performans gösterenler arasındayız. 2007 Dünya İnsani Kalkınma Endeksi'nde 84. sıraya geriledik. Önümüzde Ermenistan, arkamızda Surinam yer alıyor. Raporun OECD ülkeleri bölümünde bu skorla sonuncuyuz ve tek "orta halli kalkınma" performansına sahip ülkeyiz. Meksika da bizi sollayıp yüksek kalkınma performansı grubuna geçmiş. Haydi, biraz da iyi haber: Dünya Bankası 2007 Bilgi Ekonomisi Endeksi'nde 53. sıraya yükselmişiz. 1995'ten beri yedi sıra ilerlemişiz. UNESCO'nun 2007 E-Hazırlık Endeksi'nde de geçen yıla oranla üç sıra yükselip 42. sıraya çıkmışız. Ama ayrıntılı endekse baktığımızda bu yükselişin iş ortamı, iş dünyası ve tüketici adaptasyonu, sosyal ve kültürel çevre konularındaki artıştan kaynaklandığını görüyoruz. Altyapı, yasal ortam, hükümet politikaları ve vizyonu konularında yerimizde saymışız.
2007'de olan tek iyi şey seçim sonuçlarıyla halkın demokrasi iradesini ortaya koymasıydı. Ama seçilen hükümet bu iradenin hakkını veremedi. Tamam, statüko savaşarak geri çekiliyor, işiniz zor. Ama biraz daha cesaret lütfen… Daha fazla zaman kaybetmeye tahammülümüz yok! Kendimizden başka düşmanımız da yok! 2008'de de uyuşturucu hamaset edebiyatıyla kendi yağımızı yakarak kavrulmak istemiyorsak, yılın başında uyanmak fena olmaz! Yeni yılda biraz umut istiyoruz…
BThaber, s:652, 7 - 13 Ocak 2008