demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Temmuz 2011

Oyunun Kuralı - Türkiye, AGİT bölgesinde devlet eliyle zorunlu filtre uygulamaya kalkan ilk ve tek ülke

"Türkiye, 22 Ağustos’ta, 56 ülkeden oluşan AGİT bölgesinde devlet eliyle zorunlu filtre uygulayan ilk ve tek ülke olacak.”


Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), 8 Temmuz 2011 tarihinde, “İnternette İfade Özgürlüğü: AGİT üyesi devletlerde internet ile ilgili ifade özgürlüğü, bilginin özgür akışı ve medya çoğulluğu hakkındaki yasal önlemler ve uygulamalara dair bir çalışma” başlıklı raporunu yayınladı. AGİT Medya Özgürlüğü Temsilcisi Dunja Mijatović’in, raporun yazarı, internet hukuku ile ilgili konularda dünya çapında bir otorite sayılan, Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Yaman Akdeniz’le birlikte Viyana’da sunduğu rapor, tüm AGİT bölgesinde internet özgürlüğünü inceleyen en kapsamlı çalışma.


Raporda Türkiye ile ilgili de bir hayli malzeme olması, internet özgürlüğü konusundaki sabıkamız düşünüldüğünde normal. Nitekim rapor, “sites.google”, “last FM”, “wordpress”, “blogger” gibi popüler örneklerin yanı sıra erişime engellenen çok sayıda politik, muhalif internet sitesine de değinerek bu sabıkayı tescilliyor ve sorunun kaynağını, Avrupa Birliği başta olmak üzere uluslararası hukuk kurallarını çiğneyen 5651 sayılı internet sansür yasası ve fikri hak düzenlemelerinde görüyor.


Raporun en önemli çıktılarından biri, BTK’nın 22 Ağustos’ta uygulamaya koyacağı, “güvenli internet” adı altında “sansürlü internet”i genelleştirecek filtre uygulaması hakkında. Bu uygulamanın, Avrupa Konseyi’nin Nisan 2011 tarihli “İnternet’in Evrenselliğini, Bütünlüğünü ve Açıklığını Korumak ve Geliştirmek” kararı ile bir internet sansürü olarak ilan edildiğini daha önce bu köşede yazmıştım. AGİT raporu çok daha açık ve seçik bir teşhiste bulunuyor. Filtre uygulamalarının interneti sansürlemek için kullanılan yöntemlerden biri olduğunu ve dolayısıyla filtre içeriklerinin bağımsız sivil toplum örgütleri tarafından dikkatle izlenmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Bizdeki internet kafeler ve kamusal erişim alanlarındaki zorunlu ve şeffaf olmayan filtre uygulamalarını da eleştirdikten sonra vurucu cümle geliyor: “Türkiye, 22 Ağustos’ta, 56 ülkeden oluşan AGİT bölgesinde devlet eliyle zorunlu filtre uygulayan ilk ve tek ülke olacak.”


Yani BTK’nın kendisini savunmak için ileri sürdüğü, “birçok ülke filtre uyguluyor” iddiası resmen çürütülmüş oluyor. Çünkü bu ülkeler filtreyi devlet eliyle hazırlayıp, merkezi biçimde ve zorunlu olarak herkese dayatmıyor. Yani Türkiye, 22 Ağustos’tan sonra resmen Çin, İran, Suudi Arabistan liginde yer alacak...


BThaber, 18 - 24 Temmuz 2011 / s:830

Oyunun Kuralı - İnternet erişimi anayasal hak olmalıdır

İnternet erişimi ile ilgili talepler artık bu ülkedeki hak ve özgürlükler platformlarının, demokratik anayasa hareketlerinin ve sivil toplum alanının ayrılmaz bir parçasıdır. Yeni dönemde, demokratik hak arayışının, sadece internette sansüre karşı çıkmakla yetinmeyeceğini, internet erişim hakkının anayasaya eklenmesi için de mücadele edeceğini göreceğiz.


Bir önceki yazımda, Birleşmiş Milletler’in 4 Haziran 2011 tarihinde internet erişimini temel bir insan hakkı olarak kabul ettiğini; Avrupa Konseyi’nin de 19 Nisan 2011’de internet erişim hakkını Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne eklediğini belirtmiştim; her iki sözleşmeye de imza koyan taraf olarak, ülkemizin bu kararları iç hukukuna uyarlama yükümlülüğünün bulunduğunu da.


Bu iki karar öncesinde İzlanda ve Finlandiya, internet erişimini temel haklardan biri olarak anayasalarına eklemişlerdi. Şimdi, başta AB ülkeleri olmak üzere, bir çok ülkenin bunu yaptığına tanık olacağız. Dolayısıyla bir çok ülkede bu temel hakkı ihlal eden sansürcü, baskıcı düzenlemeler, mesela internet erişimini kısıtlamaya yönelik Fransız HADOPİ yasası gibi yasalar da anayasa mahkemeleri tarafından iptal edilecek.


Her iki karara eşlik eden ve kararla birlikte kabul edilen raporlar, ülkemizdeki 5651 sayılı internet sansür yasası ve 22 Ağustos’ta yürürlüğe girmesi beklenen devlet eliyle topyekun internet filtrelemesi gibi düzenlemeleri, açık seçik bir biçimde internet sansürü olarak mahkum etti ve artık temel insan hakkı haline gelmiş bulunan internet erişim hakkını ihlal ettiğine karar verdi. Dolayısıyla internet erişimini temel hak olarak anayasamıza eklesek de eklemesek de bu sansürcü düzenlemeleri iptal edip bu hakkı koruyan düzenlemeler yapmakla yükümlüyüz.


Ama, internet erişiminin temel hak olarak tanınması, onun, yeni, sivil ve demokratik bir anayasanın vaz geçilmez unsurlarından biri olmasını gerektirir. İnternetin gayri-merkezi, tarafsız, sınır-aşan ve etkileşimli doğası, onu düşünce, ifade, bilgi ve haber alma özgürlüğünün asli parçası kılmaktadır. Dahası, internet erişimi en az seyahat özgürlüğü kadar temel bir insan hakkı olarak tanınmak zorundadır.


Bu bağlamda, internet erişimi ile ilgili taleplerin artık bu ülkedeki hak ve özgürlükler platformlarının, demokratik anayasa hareketlerinin ve sivil toplum alanının ayrılmaz bir parçası olduğu söylenebilir. Yeni dönemde, demokratik hak arayışının, sadece internette sansüre karşı çıkmakla yetinmeyeceğini, internet erişim hakkının anayasaya eklenmesi için de mücadele edeceğini göreceğiz.


Demokrasiyi bir türlü içine sindiremeyen iktidarlar ve giderek etkisizleşen temsiliyet mekanizmaları bunu bir tehdit olarak algılayacaktır. Ama unutulmasın ki, bu, halkın onları demokrasi için tehdit olarak algılamasından başka bir sonuca yol açmaz!


BThaber, 4 – 10 Temmuz 2011 / s:828

Oyunun Kuralı - İnternet erişimi temel bir insan hakkıdır

Yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır” diyen Başbakan, yaptıklarını sürdürüp, Türkiye’yi taraf olduğu sözleşmeleri ve kendi vatandaşlarının hak ve özgürlüklerini açıkça ihlal eden bir ülke konumuna mı sokacak, yoksa demokratik bir hukuk devletine yakışmaya mı çalışacak, göreceğiz.


Birleşmiş Milletler, 4 Haziran 2011'de gerçekleştirilen genel oturumunda, İnsan Hakları Konseyi’nin "Düşünce ve İfade Özgürlüğünün İlerletilmesi ve Korunması" raporunu onayladı: Yani, internet erişimini bir insan hakkı olarak tanıdı. Ülkemizi de bağlayan bu karar, başta Fransız HADOPI yasası gibi vatandaşları internet erişimini kesmekle tehdit eden düzenlemeler olmak üzere, her türlü internet sansürünü insan hakkı ihlali haline getiriyor. Bu arada, raporun c/39 bendinin internet sansür yasamız 5651’i düşünce ifade özgürlüğünü ihlal eden bir düzenleme olarak tescil ettiğini de belirtelim.


Avrupa Konseyi'nin Strasbourg'da 18 - 19 Nisan 2001'de gerçekleştirdiği konferansında onayladığı "İnternet’in Evrenselliğini, Bütünlüğünü ve Açıklığını Korumak ve Geliştirmek" başlıklı kararı ise, internet erişimini Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne ekledi. Devletimizin bu sözleşmede de taraf olduğunu ve tüm hükümlerini iç hukukuna uygulama yükümlülüğü bulunduğunu hatırlatalım. Karar, bu erişimin her türlü devlet müdahalesinden uzak bir biçimde güvence altına alınmasını bildiriyor. Sansürcü müdahalelere devlet eliyle internet filtrelemesini de açık seçik bir biçimde ekleyerek, 22 Ağustos'ta yürürlüğe girmesi beklenen filtre uygulamasını da bir insan hakkı ihlali olarak tescil ediyor bu karar.


Türkiye üçüncü AKP iktidarına girdi. “Yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır” diyen Başbakan, yaptıklarını sürdürüp, Türkiye’yi taraf olduğu sözleşmeleri ve kendi vatandaşlarının hak ve özgürlüklerini açıkça ihlal eden bir ülke konumuna mı sokacak, yoksa demokratik bir hukuk devletine yakışmaya mı çalışacak, göreceğiz.


Artık yeni anayasayı tek başına yapacak çoğunluğa sahip olmadığına göre, iktidar, giderek yükselen demokratik anayasa iradesinin, devlet eliyle sansürlenmeyen internet erişiminin de anayasal bir hak olarak tanınması talebine kulak vermeli. Aksi takdirde, vatandaşların diğer demokratik haklarını kullanarak iktidarın bu ve benzeri talepleri duymasını sağlayacağından kimsenin kuşkusu olmasın.


BThaber, 20 - 26 Haziran 2011 / s:826

Oyunun Kuralı - eG8 Forumu ve devletlerin interneti kontrol etme hayali

Eski ekonomi ve bunların internetteki kurumsal uzantılarının çıkarlarını koruyan devletler ile internetin gerçek sahipleri arasındaki savaş giderek kızışıyor.


“İnternet dünyasının Davos’u” diye lanse edilemeye çalışılan ve G8 Zirvesi öncesinde yapılan eG8 Forumu, Fransa Devlet Başkanı Nicholas Sarkozy’nin yüzünde patladı! Sarkozy, sansür, gözetim ve denetimin kendi dilindeki karşılığı olan “Uygarlaştırılmış İnternet” diye adlandırdığı “şey”in promosyonunu yapmaya çalıştı. Olmadı. Devletleri interneti kolonileştirmeye çağıran bu ses büyük tepki topladı. İnternet dünyasının önemli isimlerinden bir çoğu Foruma katılmadı. Katılanlar da Sarkozy’ye cevabını vermeye geldiler.


İnterneti “uygarlaştırılması” gereken bir “Vahşi Batı” olarak gören bu söylem temelsiz bir mite dayanıyor. İnternet yasadışı, toplumun ahlak ve yasalarının uygulanmadığı bir alan değil. Bu yasaların bir çoğu internete zaten uygulanıyor; bazı yasalar uygulanamıyorsa, bu uygulanamaz oldukları için. Dolayısıyla internet kuralları değiştirmek ve geliştirmek için demokratik bir fırsat sağlıyor. Bu başka bir şey, tüm insanlığın malı olan internetin sadece devletlerin denetiminde olmasını istemek başka bir şey. Sarkozy bu düşüncesini, demokrasinin, dolayısıyla halkın tek temsilcisinin devletler olduğu iddiasına dayandırıyor. Gitsin bunu Tunuslulara ve Mısırlılara anlatsın!


Ünlü gazeteci Jeff Jarvis, Forumda Sarkozy’nin yüzüne, “zarar verme, sana düşen tek şey bu” dedi. Lawrence Lessig, “bu Forumda interneti gerçekten temsil edenler yok, internetin geleceği ise zaten burada değil. İnternetin neye benzeyeceğini tasarlamayı sizlere bırakacak değiliz. İnternet, mimarisi gereği dışardan gelenleri inovasyona teşvik eder ve yerleşikleri tehdit eder: Murdoch gibileri, sizin gibileri” dedi. Yochai Benkler, “20. Yüzyılın kafasıyla 21. Yüzyıl ekonomisine yön vermeye çalışıyorsunuz. Boşuna” dedi. İnternetin en önemli sivil toplum kuruluşları ise ortak bir bildiri yayınlayarak, Forumu “açık ve tarafsız internete yönelik bir tehdit” olarak ilan etti. Google, Facebook, Twitter gibi şirketlerin yöneticileri de bu itiraza katıldı.


Eski ekonomi ve bunların internetteki kurumsal uzantılarının çıkarlarını koruyan devletler ile internetin gerçek sahipleri arasındaki savaş giderek kızışıyor.

BThaber, 9 – 12 Haziran 2011 / s:824

Oyunun Kuralı - İnternet tarihinin en kitlesel protesto eylemi Türkiye’ye nasip oldu!



15 Mayıs 2011, sadece Türkiye için değil, dünya interneti için de tarihi bir gün oldu. Şimdiye kadar internetle ilgili olarak gerçekleştirilmiş en kitlesel sokak eylemi, internet sansürünü protesto etmek için İstanbul’da, İstiklal Caddesi’nde yapıldı. Yaklaşık kırk beş, elli bin kişi Taksim’de toplandı ve Tünel’e kadar yürüdü. Daha doğrusu yürüyemedi, çünkü kortejin başı Tünel’e vardığında sonu hala Taksim Meydanı’ndaydı!


“İnternetime Dokunma” eyleminin bir başka eşsiz özelliği de Türkiye’nin 19 ilinde eşzamanlı olarak gerçekleşmesiydi. İstanbul’un yanı sıra, İzmir, Bursa, Ankara, Antalya, Adana, Kocaeli, Mersin, Kayseri, Eskişehir, Afyonkarahisar, Samsun, Muğla, Denizli, Konya, Gaziantep, Ordu, Isparta, Elazığ’da insanlar aynı taleplerle, aynı pankartlarla yürüdüler.


Eylem tamamen internet, özellikle de sosyal medya üzerinden organize edildi. İnsanlar pankartlarını kendileri hazırladı. Sözlükler, Bobiler gibi Türkiye’nin internet evrenine yaptığı orijinal katkıların dinamik unsurlarının yanı sıra, 56 sivil toplum kuruluşunu bünyesinde toplayan İnternet Sansürüne Karşı Ortak Platform, Sansüresansür, Alternatif Bilişim Derneği, İNETD, Netdaş, mühendis odaları, emek örgütleri, Genç Siviller, çeşitli sol örgütler, kadın örgütleri, LBGT, kısacası internette sansüre karşı olan herkes sokaktaydı.


Niçin mi? Türkiye’nin internet sansürcüsü ülkeler liginde baş döndürücü yükselişine karşı yürüdüler. 5651 sayılı sansür yasası ile sansürlenen on binlerce site yetmezmiş gibi, BTK’nın son dönemde kalkıştığı, Kafka ve Orwell romanlarını aratacak, hukuk dışı ve akıl almaz filtre dayatmaları, yasak sözcük listeleri, siyasi video avı, sosyal medya düşmanlığına karşı yürüdüler. İnternette başlayan istibdat devrini sonlandırmak için yürüdüler.


Umarım hükümet, internet tarafından paçavraya çevrilen geleneksel medyanın sağırlığına uyup bu yüksek sesi duymazlık etmez. Çünkü bu sesin sahipleri hakkını, hukukunu ve özgürlüğünü korumaya kararlı... Kimsenin vatandaşa çocuk muamelesi yapmaya hakkı yok. Çünkü bu eylem, Türkiye’de “Devlet Baba – Ergen Vatandaş” ikileminin bittiğinin resmidir.


Bu eylem, internet kullanıcılarının gururu, onları eyleme zorlayan zihniyetin utancı olarak geçti tarihe.


BThaber, 23 - 29 Mayıs 2011 / s:822

Oyunun Kuralı - Abdülhamit internete girerse...

TİB son zamanlarda çok çalışıyor. Önce "güvenli internet" adı altında sansürlü internet filtre uygulamasıyla Türkiye’nin internet sansürü konusunda edindiği haklı ünü bir adım öteye taşıdı. Hemen arkasından gelen bu sözcük yasaklama eylemi ise, bizi sansürcüler liginde fantezi kategorisine sokmuş bulunuyor.


Kurulduğunda "İnternet Muzır Kurulu" ilan ettiğim Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı, nihayet bu adı sonuna kadar hak ettiğini hepimize kanıtladı. 28 Nisan 2011 tarihinde internet hizmet sağlayıcılarına gönderdiği bir bildirim, "İnternette Abdülhamit Devri"ni başlattı! TİB, gündelik dilde sıkça kullandığımız, aralarında "yasak", "hikaye", "haydar", "adrianne" gibilerinin de bulunduğu 138 sözcüğün internet alan adlarında kullanımını yasakladı.


TİB son zamanlarda çok çalışıyor. Önce "güvenli internet" adı altında sansürlü internet filtre uygulamasıyla Türkiye’nin internet sansürü konusunda edindiği haklı ünü bir adım öteye taşıdı. Hemen arkasından gelen bu sözcük yasaklama eylemi ise, bizi sansürcüler liginde fantezi kategorisine sokmuş bulunuyor. Muhtemelen son zamanların internette en çok dalga geçilen ülkesi haline gelmiş durumdayız.


Tepkiyi gören TİB yetkilileri, hemen bir basın açıklaması yayınlayarak söz konusu olanın "yasaklama" değil "dikkat çekmek" olduğunu ileri sürdü. Ama bildirimlerini okuyan herkes, sık sık kullanılan "cezai müeyyide" uyarısının yasaklamak anlamına geldiğini bildiğinden, bu basın operasyonu kadük oldu.


Bir görüşe göre, TİB bu tip adımlarla hepimizin tepki düzeyini ölçüyor. Bir başka görüş de bu "devlet baba – ergen vatandaş" tavrının devletimizin genlerinde olduğunu, bu tavrın anakronizmi konusunda onları ikna edecek bir tepki göstermek gerektiği yolunda.


TİB’i yetkilendiren 5651 sayılı sansür kanunu, her ne kadar absürd olsa da TİB’e böyle bir yasaklama yetkisi vermiyor. Dolayısıyla bildirimleri hukuk dışı. Bunu onlara öğretecek bilgi edinme başvuruları ve suç duyuruları yapıldı bile. "Sansürlü İnternet" filtre projelerinde de hukukun acı ilacını tadınca, eski sıradan sansür günlerimize geri döneriz. Belli ki anladıkları tek dil bu. Yoksa bütün dünya bize gülüyormuş, sayelerinde Türkiye teknoloji iktisadında müthiş zarar ediyormuş, umursadıkları yok. Ha, bir de, sokağa çıkıp oradan (ve medyadan) seslendiğimizde duyuyorlar bizleri.


BThaber, 9 - 15 Mayıs 2011 / s:820

Oyunun Kuralı - “Wikileaks: Yeni Dünya Düzenine Hoşgeldiniz”




Kitap hem Wikileaks, dolayısıyla bilginin dolaşımı ve özellikle de internetin anlamını deşiyor, hem de bu işaret üzerinden hemen her alanda yaşadığımız dönüşümü okuyor ve bu okumayı yakın geleceğimize dair olası senaryolara bağlıyor.


Nisan ayının ortalarında, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyesi ve Star Gazetesi köşe yazarı Cemil Ertem ile birlikte yazdığımız bir kitap, Etkileşim Yayınları tarafından yayınlandı: “Wikileaks: Yeni Dünya Düzenine Hoşgeldiniz”.


Kitabın adı, 11 Eylül’den sonra imparatorluk hayalleri kuran neo-con’lara ve doğal müttefiklerine nazire yapıyor. 21. yüzyılın bir “Amerikan Yüzyılı” olacağını iddia edip, hepimize böyle demişlerdi. Bir krizden çok paradigma dönüşümü anlamına gelen 2008 krizi, siyaset, medya, diplomasi ve ekonomideki derin dönüşümü bilgi ve şeffaflık ilişkisiyle işaretleyen Wikileaks ve halkların tarih sahnesine tekrar çıkışını ilan eden Arap Baharı, neo-con zihniyeti söndürdü. Şimdi bambaşka bir “Dünya Düzeni”ne adım atıyoruz.


Kitap hem Wikileaks, dolayısıyla bilginin dolaşımı ve özellikle de internetin anlamını deşiyor, hem de bu işaret üzerinden hemen her alanda yaşadığımız dönüşümü okuyor ve bu okumayı yakın geleceğimize dair olası senaryolara bağlıyor. Kitabın ilk bölümü, Wikileaks’in organizasyonu, manifestosu ve eylemlerini; ikinci bölümü, Watergate skandalından Cablegate depremine “sızıntı gazeteciliğinin” gelişimini; üçüncü bölümü Wikileaks’e getirilen eleştiriler, tepkiler, saldırılar ve hakkında üretilen komplo teorilerini ele alıyor. Dördüncü bölümde ise, Wikileaks’in işaret ettiği Yeni Dünya Düzeni’ni, ekonomi, finans, ulus-devletler, uluslararası ilişkiler, medya ve önemi giderek artan Orta Doğu ve Türkiye üzerinden inceledik. Henüz oluşmakta olan bu “düzen”in hangi yöne doğru evrim geçireceği ile ilgili düşüncelerimizi ise, sonuç bölümünde üç olası senaryo çerçevesinde kısaca dile getirip, gerisini düşünmeyi okuyucuya bırakmayı tercih ettik.


Bilgi her zaman iktidardan kaçma ve sızma eğiliminde olmuştur. Merkezi yönetim mekanizmalarının çöktüğü, iletişimin tamamen gayrimerkezi, sınırsız, yatay yayılan ağlar, özellikle de internet üzerinde gerçekleştiği bir dönemde, sansür daha da atıl hale geldi. Mevcut iktidar yapıları da olup biteni ancak iktidardan düştüklerinde anlıyor. Çünkü bilginin paylaşımı zorunlu olarak iktidarın paylaşımı anlamına gelir.


Bu kitabı özellikle BTK, TİB yöneticilerinin ve seçimden sonra Ulaştırma Bakanlığı koltuğuna oturacak kişinin okumasını isterdim...

[Wikileaks: Yeni Dünya Düzenine Hoşgeldiniz”, Etkileşim Yayınları, Nisan 2011]

BThaber, 25 Nisan - 1 Mayıs 2011 / s:818

Oyunun Kuralı - “Güvenli internet”, sansürlü internet midir?

İnternete yönelik olumsuz düzenleme serisinin bu yeni ürününde, sansür, erişim engelleme yoluna başvurulmadan, doğrudan hizmet sağlayıcılar üzerinden ve keyfi (yani hukuksuz) bir şekilde oluşturulan filtreler ile uygulanacak.


Bilgi Teknolojileri Kurumu, internet sansürü yolunda yeni bir adım attı ve bunu mümkün olduğunca gürültü çıkarmadan yaptı. 22.02.2011 tarihinde “İnternetin Güvenli Kullanımına İlişkin Usul ve Esaslar” adı altında alınan kurul kararı sessiz sedasız bir biçimde yayınlanarak yürürlüğe girdi. Yönetmelik ilk bakışta “çocuk ve aileyi korumak” amacına yönelik görünüyor. Ama belge incelendiğinde amaçlananın bundan çok daha fazlası olduğu görülüyor. Gerçi, devlet hepimize çocuk muamelesi yapmaya alıştığından, internet sansürünü yaygınlaştırmaya ve hukuksuz bir meşruiyet kazandırmaya yönelik bu çaba da, “Devlet Baba”nın biz “çocuklarını” gerçeklikten koruma misyonu içerisinde değerlendirilebilir.


İnternete yönelik olumsuz düzenleme serisinin bu yeni ürününde, sansür, erişim engelleme yoluna başvurulmadan, doğrudan hizmet sağlayıcılar üzerinden ve keyfi (yani hukuksuz) bir şekilde oluşturulan filtreler ile uygulanacak. Ne de olsa hükümetin ve BTK’nın ağzı, Youtube ve son Blogspot olayında çok yandı. Artık sansürü üfleyerek halletmek istiyorlar.


Bu belge hakkında sayfalarca yazılabilir. Özetleyelim: Öncelikle adı yanlış. Muzır kurulundan geçmiş filtreli internet ile “güvenli internet” kavramı arasında hiç bir ilişki yok. Burada sözkonusu olan “güvenli” değil “sınırlı” internet. Hizmet alanlar internet güvenliğine sahip olacaklarını zannetmesinler yani. Bu arada, nasıl olsa filtreli diye çocuğunu internette başı boş bırakan ebeveynler de hüsrana uğrayabilir. Çünkü bugüne kadar herhangi bir filtre sisteminin tam koruma sağladığı görülmedi. Karara göre, internet erişim sağlayıcılar, BTK’nın ahlak anlayışını yansıttığı filtrelerini aynen alıp (dilerlerse canlarının çektiğince genişletip) uygulayacaklar. “Türk aile profili”ne göre oluşturulan filtreleri kullanmak istemeyen kullanıcılar, bu “hizmeti” almamak için çaba göstermek ve kurum tarafından ahlaksız olarak fişlenmeyi göze almak zorunda kalacak. Bu filtrelerin sadece müstehcen içerikleri engelleyeceği konusunda hiç bir güvence yok. Dileyen hoşlanmadığı herhangi bir siyasi içeriği de buraya ekleyebilir. Filtreler “muhbir vatandaşları”ın fantezileriyle de dolup taşabilir.


Zamanında söylemiştim: “Türkiye Çapında Ağ”a (tww) gidiyoruz diye. Eh, dünyadan uzağa bir adım daha attık!


BThaber, 28 Mart - 3 Nisan 2011 / s:814

Oyunun Kuralı - Yeni bir darbe türü: İnterneti “kesmek”

Mısır, bir anda küresel ağda kara deliğe dönüştü. 2011, Arap Baharı’nın yanı sıra, internetin görece kısa tarihinde bir ilkin yaşandığı yıl olarak da anılacak.


Geçen yılı Wikileaks ile kapatıp yeni yılı “Arap Baharı” ile açtık... Medyadan diplomasiye, şirketlerden hükümetlere hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağının işareti Wikileaks ve Tunus’dan başlayarak, Mısır, Cezayir, Yemen, Ürdün, Suriye gibi otokratik Arap devletlerine yayılan devrim dalgası... Bu dönüşüm işaretlerinin her birinde internetin ve bilgi-iletişim teknolojilerinin güçlü bir mevcudiyeti var.


Tunus isyanının domino etkisi önce Mısır’ı vurdu. İnternet, Tunus’da olduğu gibi Mısır’da da, örgütlenme, eylem, iletişim ve küresel yayın aracı olarak yoğun bir biçimde kullanılıyor. Mısır Hükümeti, herkesi şaşırtarak, 27 Ocak - 2 Şubat 2010 tarihleri arasında, ülkenin internet erişimini kesti! Mısır, bir anda küresel ağda kara deliğe dönüştü. 2011, Arap Baharı’nın yanı sıra, internetin görece kısa tarihinde bir ilkin yaşandığı yıl olarak da anılacak.


Tüm internet, cep telefonu, sabit hatlar, her türlü veri ve ses iletişimi, yani denetlenemeyen uydu iletişimi dışındaki her şey kesildi! Bu, yeni türde bir “darbe” sayılmalı. Çünkü kesintinin iki nedeni var: ilki, milyonlara ulaşması beklenen protestocular arasındaki iletişimi kesmek; ikincisi ise Mısır’ı dünyadan kopararak isyanı sert bir şekilde bastırma serbestliği kazanmak. Nitekim sonradan, polisin yerini silahlı milislere bıraktığını, 300 protestocunun öldüğünü, binlercesinin yaralandığını, çok sayıda aktivistin tutuklandığını duyduk. Mısır hükümetine bu kesintide ve muhaliflerin izlenmesinde “yardımcı” olanın, Pentagon’la da çalışan “Narus” adlı bir ABD-İsrail şirketi olduğunu, özellikle “derin paket sorgulaması” (DPI), “gerçek zamanlı trafik istihbaratı” gibi teknolojileri Mısır’a sattığını da öğrendik.


İnternet ve ulusal ekonomiler arasındaki bağımlılık ilişkisi malum. Nitekim OECD zararın 90 milyon dolara ulaştığını tahmin etti. Demek ki karşımızda bu darbeye kalkışabilecek kadar umutsuz bir iktidar var. Ama bu çılgınlık da işe yaramadı. Mısırlılar, internet faks köprüleri, amatör radyo, uydu telefonlarıyla kurulup paylaşılan gayri merkezi ağlar gibi “eski” tekniklerle bu kesintiyi bile aştı. Hükümet sosyo-ekonomik baskıya dayanamadı. İnternet “normal”, yani ağır sansürlü haline geri döndü.


İletişim ve siyasetin yeni tartışma konularından biri de böylece gündemdeki yerini almış oldu.


BThaber, 14 - 20 Şubat 2011 / s:808

Oyunun Kuralı - Tunus isyanı, Wikileaks, sosyal medya ve internet...

Kuşkusuz ne internet ne de Wikileaks bu isyanın asıl aktörleri değil, daha çok tetikleyicileri. İnternet bir iletişim kanalı olduğu kadar, bir örgütlenme ve eylem kanalına dönüşmüş durumda.


Tunus yeni yıla isyanla girdi. Devlet Başkanı Zeynel Abidin Ben Ali'nin ailesiyle Suudi Arabistan’a kaçmasıyla sonuçlanan isyan, geçici hükümetin seçim sözüne rağmen sürüyor. Bu isyana bazıları “ilk Arap halk devrimi” dedi, bazıları “ilk siber devrim”, bazıları da “ilk Wikileaks devrimi”...


Kuşkusuz ne internet ne de Wikileaks bu isyanın asıl aktörleri değil, daha çok tetikleyicileri. İnternet bir iletişim kanalı olduğu kadar, bir örgütlenme ve eylem kanalına dönüşmüş durumda. Bu isyanın derin nedenleri Tunus toplumunun iç dinamikleri, gelir tabanı adaletsizliği, genç işsizlik, yükselen açlık, sömürü ve 23 yıllık baskı rejimi ve sansür. Gençlerin isyan teknikleri de yoğun muhalefet, dağıtık örgütlenme, bilgileri açığa çıkarmak, ve... iletişim, mobilite, internet. Yani derindeki neden sosyo-ekonomik; yüzeysel sebep Sidi Bouzid'de bir gencin kendisini yakması sonucu patlayan olaylar; gençlerin iletişimi, Wikileaks ile ortaya çıkan yönetime dair yolsuzluk bilgileri, sosyal medya ve dünyayla paylaşılan görüntüler, bilgiler de olayın tetikleyicisi...


Tunus isyanı, gençlik odaklıydı. İsyanın örgütlenmesinde ve iletişim kullanımında ise internetin ciddi bir ağırlığı var. Facebook ve Twitter gibi sosyal medya platformları, video paylaşım siteleri, bloglar ve mobil iletişim yoğun bir şekilde kullanıldı. Tunus yönetimi ise internet sansürü konusunda önde gelen ülkelerden biri olarak biliniyor. ATI (Tunus İnternet Ajansı, bizdeki TİB’in muadili), video paylaşım sitelerinden siyasal sitelere, sosyal medya ağlarından gençlerin yoğun olarak kullandığı platformlara her şeyi sansürlüyordu. Bir çok blogger tutuklandı. Ama bunların hiç biri işe yaramadı.


İnternetin Tunus isyanına en büyük katkısı, beş yıl önce, bilgi akışı bu kadar yoğun olmadığı ve ülke içine kapalı olduğu için kanlı bir şekilde bastırılabilecek isyanın, bu kez, dünyayla bağlarını internet sayesinde kurmuş ve ne sansürün ne de tutuklamaların durduramadığı iletişim kanalları açmış bir ülkede engellenmesinin artık mümkün olmamasıydı.


Tunus olaylarının bir domino etkisi yaratmaya başlıyor. Lübnan’a, Cezayir’e, Ürdün’e, Yemen’e sıçradı bile. Sırada Mısır ve Suriye var. Gıda krizi, işsizlik ve diğer nedenlerle bu yıl daha bir çok başkaldırı göreceğiz. İnternet o isyanların her birinde orada olacak... Bilgi özgürlüğü talebi de...


BThaber, 31 Ocak - 6 Şubat 2011 / s:806

Oyunun Kuralı - Wikileaks bir paradigma dönüşümünün işareti

“Yeni medya düzeni”, artık ağ temelli ve açık, sınırsız, etkileşimli, gayri-merkezi...


28 Kasım’ı 29‘una bağlayan gece tarihe geçti. Wikileaks internet sitesinin yaklaşık 250.000 gizli ABD Dışişleri belgesini dünyaya açıkladığı gece... Bu belgelerin “cablegate” adıyla etiketlenmesi de ilginç; ama bu sefer “kapısı dinlenen” sadece ABD değil tüm dünya. Hele Ankara, bu kapıların önde geleni; Washington’dan sonra ikinci sırada!


Önce Irak, sonra da Afganistan savaşı günlükleriyle ortalığı sarsan Wikileaks’in bu son atağı, ülkeler arası ilişkiler ve dünya politikası üzerindeki etkileri bir yana, aynı zamanda etkileşimli, çoktan çoka, paylaşımlı ağ iletişiminin, yani internetin medya düzenini, bilgi edinme hakkını ve ifade özgürlüğünü yeniden tanımladığı bir paradigma dönüşümünün işareti olarak okunmalı.


Belgelerin yayınlanacağı gece Wikileaks sitesi yoğun bir saldırıya uğradı ve çökertildi. Ama yayın stratejisi bir çok kanal üzerine kurulmuştu ve akış durdurulamadı. Belgeler, eş zamanlı olarak hem medya nitelikleri, etki alanları ve namusları gözetilerek seçilmiş dört geleneksel medya organı, hem de P2P ağlar, sosyal medya ve Wikileaks ortağı web siteleri üzerinden yayınlandı. Bu “geleneksel” medya organlarının bir başka özelliği de elektronik ağ etkilerinin geniş olmasıydı; nitekim bu organlar bilgiyi öncelikle sitelerinde işlediler; hatta basılı versiyonlarında yer alamayacak etkileşimli harita, veri sorgulaması vb. hizmetleri sundular. Bilgilerin P2P ağlar, sosyal medya ve ortak siteler aracılığıyla yayılması da bilgi akışının kesilmesini imkansız hale getirdi.


Watergate ve Cablegate olaylarını karşılaştırmak bile paradigma dönüşümünü anlamak için yeterli olabilir. Bu olayda gizli saklı görüşülen bir “derin gırtlak” yok; ağlar üzerinde akan verilerin ele geçirilmesi var. Daha sonra da bu bilgilerin yine ağlar üzerinde bir çok noktadan yayılması söz konusu. Yani olay en başından en sonuna kadar ağ temelli yürüyor ve ulus-devletlerin bunu engellemek için yapabilecekleri hiç bir şey yok. “Yeni medya düzeni”, artık ağ temelli ve açık, sınırsız, etkileşimli, gayri-merkezi...


Guardian’ın editörü Simon Jenkins, belgelerin yayınlanmasını savunarak, "sırlarını korumak hükümetlere düşer, gazetecilere değil" dedi. Yeniden tanımlanan sadece medya, bilgi edinme hakkı ve ifade özgürlüğü değil; aynı zamanda politika ve ulus-devletin kendisi..


BThaber, 29 Kasım - 5 Aralık 2010 / s:798

24 Ağustos 2010

Oyunun Kuralı - Wikileaks, basın özgürlüğü ve bilgi edinme hakkı

Artık iktidar oyunu bilginin denetimi üzerinde dönüyor ve bu oyunu oynamak da giderek zorlaşıyor...

Bu günlerde bir adam ve kurduğu internet sitesi ABD hükümetine soğuk terler döktürüyor. Julian Assange ve Wikileaks’ten söz ediyorum. Site, devletlerin ve şirketlerin kirli sırlarını hepimizin bilgisine açmakla ünlendi. Geçen yıl sitenin yayınladığı “collateral murder” adlı, Irak’ta gazeteci ve çocukların da içinde bulunduğu silahsız bir gruba karşı girişilen katliam videosu ABD’nin çok canını yakmıştı. “Afgan günlüğü” adlı yeni dosya ise ABD ve müttefiklerinin 2004 - 2010 arasında Afganistan’da işlediği savaş suçlarını açık eden binlerce sayfalık belgeden oluşuyor. Bu sefer tehlikede olan “imaj”dan çok daha fazlası!

FBI, Assange ve Wikilieaks gönüllülerinin peşinde; ama bu kez “hedef”ler El Kaide militanına benzemiyor pek! Bush’un metin yazarı ultra sağcı Marc. A. Thiessen gibileri, Wikileaks’in faaliyetini “terörist saldırı” olarak niteleyip, Assange’ın CIA tarafından askeri bir operasyonla “kaçırılmasını”, hatta basın özgürlüğü adına onu koruyan İsveç, Belçika, İzlanda gibi ülkelere operasyon düzenlenmesini isteyecek kadar çileden çıktı! Hele İzlanda, ülkeyi basın özgürlüğünün cenneti haline getirecek, oluşturulmasında Assange’ın da ciddi katkısının olduğu “Modern Medya İnisiyatifi’ni parlamentosunda kabul ederek ABD otoritelerini çıldırttı! Çünkü artık iktidar oyunu bilginin denetimi üzerinde dönüyor ve bu oyunu oynamak da giderek zorlaşıyor...

Wikileaks’in yaptığı, bir ağ-dünyaya dönüşen küremizde, haber alma özgürlüğü adına hepimizin bilgi edinme hakkını korumaktan ibaret. Çünkü ifşa edilen kirli sırlar, hepimizin hayatını karartan insanlık suçlarıyla ilgili. ABD’nin Afganistan ve Irak işgallerinin nasıl bir dezenformasyon kampanyasına, yalanlara, entrikalara dayandığını o işgaller gerçekleşmeden öğrenmiş olsaydık, dünya bugün farklı bir yer olabilirdi. Petrol ve silah devlerinin kirli sırlarından zamanında haberdar olsaydık, yüz binlerce insan bugün hayatta, devasa alanlar kirletilmemiş, gıda, enerji, iklim krizleri patlamamış olurdu.

Basın özgürlüğünün her gün ihlal edildiiği, sansürün iktidar teknolojisi haline geldiği, bilgi edinme hakkının adı dışında varlığına tahammül gösterilmeyen ülkemde de bir Wikileaks’e ihtiyaç var... İnternet sağolsun!

10 Ağustos 2010

Oyunun Kuralı - Bilişim STK’ları ne yapmıyor?

STK’ların birer “çıkar grubu” olması doğaldır; ancak bu STK’lar yönetimle ilişkilerinde konjonktürel bir paylaşıma girmeyi yeğleyip söz konusu “çıkar”ı sürdürülebilir faydaya dönüştürmeyi başaramadılar.

Geçen yazımda “bilişim STK’ları ne yapıyor” diye sormuştum. Bu sefer ne yapmadıklarını sorgulayalım ki yapmaları gereken ortaya çıksın. Burada, TBV, TBD, TÜBİSAD gibi ana akım STK’ları kastettiğimi tekrar hatırlatayım.

Aslında bu soruyu yine bu köşede, Eylül 2006’da da sormuştum: “Ülkemizde merkezi yönetsel paradigmaların hakimiyeti dolayısıyla sivil toplum alanı yeterli bir gelişme dinamiği yakalamakta gecikti. Ekonomik ya da sosyal alanlarda faaliyet gösteren STK’lar, çoğunlukla kendi yönetsel mekanizmalarında merkezi yönetim paradigmasını yansılayıp işlevsiz kaldılar. STK’ların birer “çıkar grubu” olması doğaldır; ancak bu STK’lar yönetimle ilişkilerinde konjonktürel bir paylaşıma girmeyi yeğleyip söz konusu “çıkar”ı sürdürülebilir faydaya dönüştürmeyi başaramadılar. En temel işlevleri bilgi akışını yöneterek, görüşlerini yeterli iletişim düzeyine taşıyarak temsil ettikleri kesimlerin demokratik katılımını sağlamak, yani “izleme ve baskı grubu” kurmak olan STK’lar, hükümetler ve bürokrasiyle aralarındaki konjonktürel “çıkar ilişkisi” nedeniyle bu işlevi yerine getirmekte zorlandılar. Bunun doğal sonucu ise, ekonomik ve sosyal politikaların oluşturulması sürecinin bir yönetişim düzenine dönüştürülmesinde etkisiz kalmaları oldu. Kamu yönetiminde STK katılımı bir imaj operasyonuna indirgendi. Politikasızlığın boşluğunu “eylem planları”yla doldurmaya çalışan hükümet ve bürokrasi gibi, STK’larımız da katılımsızlığın ve etkisizliğin avuntusunu projelerde, raporlarda, zirvelerde, şuralarda arıyor.” (BThaber, S: 588) Herhalde isim vermediğim için o zaman bu satırları kimse üzerine alınmadı.

O günden bu güne bilişim STK’ları için her şey daha da kötüye gitti. 2008’e kadar e-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu’nda belli bir etkinlik gösterdiler, izleme, değerlendirme raporları yayınladılar, sektörün sorunlarını iletmeye çalıştılar. Ama Ulaştırma Bakanı’nın operasyonu sonucunda İcra Kurulu ve DPT atıl kalınca, kendileri de sansür yasasıyla kurulmuş İnternet Kurulu’nda etkisizleşince, bu etkinlik söndü. Şu anda tek yaptıkları bir türlü çözülemeyen, bu gidişle çözümüne katkıda da bulunamayacakları “sektörün sorunlarını” anlatmak ve Ulaştırma Bakanı’na dezenformasyon malzemesi vermek.

Geçen yazıma bir çok olumlu tepki aldım. Bu örgütlerin tabanı da durumdan rahatsız. Yazıma olumsuz tepkiler de aldım, ama dolaylı yoldan. Umarım bu dolaylı tepkiler kendini açıklama çabasına dönüşür. Çünkü sivil toplum kuruluşunun asli özelliği sorumluluk, hesap verebilirlik ve şeffaflıktır.

28 Temmuz 2010

Oyunun Kuralı - Bilişim STK’ları ne yapıyor?

Güçlü bir sivil toplum faaliyeti, on yıllardır denene denene başarısız olduğu kanıtlanmış pazarlıklarla, güdümlü faaliyetlerle, suskunlukla yapılamaz. Bilişim STK'ları sansür kanunuyla kurulmuş, atıl bir “İnternet Kurulu’nda temsilci barındırmanın “etki göstermek” olduğunu sanıyor. Oysa bu oluşumların etkisi iki yıldır dramatik bir biçimde “sönüyor”!

Ne zamandır “ana akım” bilişim STK’larından umudu kesmiştim. Ama yaşadığımız son “Google skandalı” ve Ulaştırma Bakanı’nın uluslararası bir şirkete savaş ilan ederek unutturmaya çalıştığı, devletin internete ve temsil ettiği her şeye karşı olumsuz yaklaşımına karşı tavırları, benim için bir eşiği temsil ediyor.

(İNETD, LKD, TZV, PKD, BİLTEDER gibi örgütleri tenzih ederek) “ana akım” bilişim STK’larımız derken, TBD, TBV, TÜBİSAD gibi oluşumları kastediyorum. Söz konusu kuruluşlar bu badirede gerçekten kötü bir sınav verdi. Bir kısmı tamamen sessiz kaldı (TBV gibi). Bir kısmı durumu kısık sesle eleştirdi, fakat “Google da şöyle” gibi söylemler kullanarak Bakan’ın dezenformasyon kampanyasına kurban gitti (TÜBİSAD gibi). Bir diğer kısmı ise çok daha talihsiz bir tavır sergileyerek söz konusu dezenformasyon kampanyasını daha da geliştirdi (TBD gibi). Yöneticileri, söz konusu olanın internet sansürü ve buna yol açan 5651 sayılı yasa olduğunu, Google’ın veya YouTube’un sözde “suçunun” buna bahane olarak kullanılamayacağını, üstelik bu söylemlerin hukuki hiç bir gerekçesinin olmadığını en az benim kadar bilmelerine rağmen...

Sorumluluk sadece bu kuruluşların yöneticilerinde mi, ondan da emin değilim. Hepsini aynı torbaya koymak da pek mümkün değil. Birisi meseleye iş dünyası odaklı yaklaşırken diğeri kamuya aşırı yakınlığının etkisinde kalıyor. Ama tümü sansür kanunuyla kurulmuş, atıl bir “İnternet Kurulu’nda temsilci barındırmanın “etki göstermek” olduğunu sanıyor. Oysa bu oluşumların etkisi iki yıldır dramatik bir biçimde “sönüyor”!

Artık şapkayı önlerine koyup düşünmeleri gerekiyor. Çünkü güçlü bir sivil toplum faaliyeti, on yıllardır denene denene başarısız olduğu kanıtlanmış pazarlıklarla, güdümlü faaliyetlerle, suskunlukla yapılamaz. Başka ülkelere bir bakın: Bırakın STK’ları, sektörün tepesindeki isimler bile lobi faliyeti yürütmekten, hukuku kullanmaktan, sivil inisiyatifleri desteklemekten geri durmuyor.

Hadi sivil hak ve özgürlüklerden geçtim; bu tavırlarınızla “sektörün” önünü de kapattığınızı, stratejik bir aktör gibi davranmadığınızı, küresel ekonomiye entegre olma fırsatını kaçırdığınızı, çünkü olumsuz düzenlemelerin ülkeyi (sizin asla “oyuncu” olamayacağınız) bir “pazar” olmaya mahkum ettiğini de mi göremiyorsunuz?