hukuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hukuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Temmuz 2011

Oyunun Kuralı - Abdülhamit internete girerse...

TİB son zamanlarda çok çalışıyor. Önce "güvenli internet" adı altında sansürlü internet filtre uygulamasıyla Türkiye’nin internet sansürü konusunda edindiği haklı ünü bir adım öteye taşıdı. Hemen arkasından gelen bu sözcük yasaklama eylemi ise, bizi sansürcüler liginde fantezi kategorisine sokmuş bulunuyor.


Kurulduğunda "İnternet Muzır Kurulu" ilan ettiğim Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı, nihayet bu adı sonuna kadar hak ettiğini hepimize kanıtladı. 28 Nisan 2011 tarihinde internet hizmet sağlayıcılarına gönderdiği bir bildirim, "İnternette Abdülhamit Devri"ni başlattı! TİB, gündelik dilde sıkça kullandığımız, aralarında "yasak", "hikaye", "haydar", "adrianne" gibilerinin de bulunduğu 138 sözcüğün internet alan adlarında kullanımını yasakladı.


TİB son zamanlarda çok çalışıyor. Önce "güvenli internet" adı altında sansürlü internet filtre uygulamasıyla Türkiye’nin internet sansürü konusunda edindiği haklı ünü bir adım öteye taşıdı. Hemen arkasından gelen bu sözcük yasaklama eylemi ise, bizi sansürcüler liginde fantezi kategorisine sokmuş bulunuyor. Muhtemelen son zamanların internette en çok dalga geçilen ülkesi haline gelmiş durumdayız.


Tepkiyi gören TİB yetkilileri, hemen bir basın açıklaması yayınlayarak söz konusu olanın "yasaklama" değil "dikkat çekmek" olduğunu ileri sürdü. Ama bildirimlerini okuyan herkes, sık sık kullanılan "cezai müeyyide" uyarısının yasaklamak anlamına geldiğini bildiğinden, bu basın operasyonu kadük oldu.


Bir görüşe göre, TİB bu tip adımlarla hepimizin tepki düzeyini ölçüyor. Bir başka görüş de bu "devlet baba – ergen vatandaş" tavrının devletimizin genlerinde olduğunu, bu tavrın anakronizmi konusunda onları ikna edecek bir tepki göstermek gerektiği yolunda.


TİB’i yetkilendiren 5651 sayılı sansür kanunu, her ne kadar absürd olsa da TİB’e böyle bir yasaklama yetkisi vermiyor. Dolayısıyla bildirimleri hukuk dışı. Bunu onlara öğretecek bilgi edinme başvuruları ve suç duyuruları yapıldı bile. "Sansürlü İnternet" filtre projelerinde de hukukun acı ilacını tadınca, eski sıradan sansür günlerimize geri döneriz. Belli ki anladıkları tek dil bu. Yoksa bütün dünya bize gülüyormuş, sayelerinde Türkiye teknoloji iktisadında müthiş zarar ediyormuş, umursadıkları yok. Ha, bir de, sokağa çıkıp oradan (ve medyadan) seslendiğimizde duyuyorlar bizleri.


BThaber, 9 - 15 Mayıs 2011 / s:820

16 Temmuz 2010

Oyunun Kuralı - Google ve “sansür ekonomisi”!

Madem milli ekonomiyi bu kadar düşünüyor, Ulaştırma Bakanı'na bir önerim var: ağ ekonomisine henüz hazır olmayan ulus-devlet vergi hukuku literaratürüne vergi almak için site engellemek gibi bir fanteziyi hediye edeceğine, ABD gibi, e-ticaret başta olmak üzere internet sektörüne vergi moratoryumu getirsin; bilgi ve iletişim teknolojileri üzerindeki ağır vergi yükünü kaldırsın; internet sektörümüz adil ve verimli bir rekabet ortamında gelişsin. Elbette bu arada vergi tabanı adaletsizliğine de çözüm üretse fena olmaz!

Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın (TİB) Youtube’u IP temelinde bloklayacak yeni bir sistemi “denemesi” yüzünden ciddi bir “Google kesintisi” yaşadık. “Denemesi” diyorum, çünkü skandal o kadar büyüktü ki, bunu amaçlı olarak yapmış olduklarına inanmak istemiyorum! Tüm Google hizmetleri, dolayısıyla bu hizmetleri kullanan tüm siteler ve kullanıcılar ciddi sorunlar yaşadı.

TİB topu Google’a attı, hatta şirketin, sırf kendilerini zor duruma düşürüp yasakçı ilan etmek için IP değiştirdiğini iddia etti! Oysa Youtube hakkındaki mahkeme kararını yetkisiz bir biçimde yorumlayıp, Google’ın dinamik olarak kullandığı IP’leri bloklayan kendileriydi. Bu konuda TİB’e karşı açılmış iki dava var. Sonucu takip edeceğiz. Ayrıca internetle ilgili yasakçı kimliğimizi göstermek için böyle “hain bir komplo”ya gerek yok; 5651 sansür yasası ve engellenen dört bine yakın site yeter!

Başta Ulaştırma Bakanı olmak üzere otoriteler, ulusal ve uluslararası tepki karşısında her zamanki gibi “milli ekonomi” ve “vergi” panik butonlarına bastı! Youtube engellemesinin vergi ile en ufak bir hukuksal bağı olmamasına rağmen, popülist söylemlerle sansüre kılıf geçirmeye yeltendiler. İşe yaramıyor da değil hani. Hemen, “bunlar zaten vergi de vermiyor, yasaklayalım, ‘milli motor’ yapalım” diyenler çoğaldı!

Madem milli ekonomiyi bu kadar düşünüyor, Bakana bir önerim var: ağ ekonomisine henüz hazır olmayan ulus-devlet vergi hukuku literaratürüne vergi almak için site engellemek gibi bir fanteziyi hediye edeceğine, ABD gibi, e-ticaret başta olmak üzere internet sektörüne vergi moratoryumu getirsin; bilgi ve iletişim teknolojileri üzerindeki ağır vergi yükünü kaldırsın; internet sektörümüz adil ve verimli bir rekabet ortamında gelişsin. Elbette bu arada vergi tabanı adaletsizliğine de çözüm üretse fena olmaz!

Google kesintisinin “milli ekonomiye” verdiği gerçek zarar ile almayı hayal ettikleri vergi arasındaki uçurum konusuna hiç girmiyorum. İnternet sektöürü bir yana, başta KOBİ’ler olmak üzere şirketler ve kullanıcıların bedelsiz hizmetlerle elde ettikleri fayda, kaybolan iş hacmi, kaçan müşteriler, itibar kaybı, işletme boşluğu...

Yanlış hesabınızın bedelini ödeyecek misiniz?

16 Haziran 2010

İnternet Sansürüne Karşı Ortak Platform toplantısı



İnternet Sansürüne Karşı Ortak Platform toplantısı, 19 Haziran Cumartesi saat 13:00 - 17:00 arasında Kadir Has Üniversitesi'nde olacak.Katılıma açıktır...

Basın duyurusu:

Yer: Kadir Has Üniversitesi Cibali Kampüsü
Tarih: 19 Haziran 2010 Cumartesi
Saat: 13:00 - 17:00

İnternet sansürüne karşı güçlerimizi birleştiriyoruz!

Bilindiği gibi, Haziran 2010 başında İnternet’te erişim engellemeleri ivme kazanarak sansür baskısını yoğunlaştırdı. Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın (TİB) Youtube engellemesi ile ilgili mahkeme kararını yetkisiz bir biçimde yorumlayarak giriştiği IP bloklaması, bu siteyle aynı IP’leri kullanan bir çok Google hizmetini erişilmez kılarak tüm internet kullanıcılarını mağdur etti. Ülkemizde kaygı verici bir biçimde yoğunlaşan internet sansürü yeni bir aşamaya geçmiş bulunuyor.

TİB’e karşı açılan davaların yanı sıra, biz, internette sansüre karşı mücadele eden farklı gruplar, güçlerimizi birleştirmeye ve bir ortak platform oluşturmaya karar verdik. Bu amaçla, 19 Haziran 2010 tarihinde Kadir Has Üniversitesi’nde ilk Ortak Platform toplantımızı gerçekleştiriyoruz.

Bu toplantıda, 5651 sayılı sansür yasası başta olmak üzere, temel birer insan hakkı olan düşünce ve ifade özgürlüğü, iletişim özgürlüğü ve özel hayatın korunması hakkını ihlal eden, hukuk devleti ilke ve kurallarına aykırı bir biçimde gerçekleştirilen sansür baskısına karşı birlikte neler yapabileceğimizi konuşacağız; bir eylem planı oluşturacağız.

İnternet’te sansüre karşı çıkan tüm kişi, kurum ve kuruluşları güçlerini bizlerle birleştirmeye çağırıyoruz.

Gelin, İnternet Sansürü’ne karşı birlikte mücadele edelim!


İNETD (İnternet Teknolojileri Derneği)
NETDAŞ
Sansüresansür
Korsan Partisi Oluşumu
Alternatif Bilişim
Sansüre Karşı Ekşi Sözlük Zirvesi
Sansüre Yeter! Kampanyası
Meşgul Sinyali
Yeşiller
ve diğerleri.....

Katılım için: http://ff.im/m32AM
Gündem Önerileri: http://ff.im/m3cXh
Basın Duyurusu: http://ff.im/m4RAb

11 Haziran 2010

Google skandalı, Türkiye’nin internet sansürü serüveninde “eşik etkisi” yaratır mı?



Bir şeylerin dönüştüğü kesin. Daha önce harekete geçmeyenler sorular sormaya, meseleyi anlamaya çalışıyor. Bir zamanlar hareketli olup umutsuzluğa kapılanlar uyanıyor. Yeni birliktelikler, hareketler, platformlar doğuyor. Farklı demokratik eylem biçimleri yoğun bir şekilde tartışılyor. Toplantılar, gruplar, özel iletişim mecraları örgütleniyor. Öte yandan, “heyecan” yapmak için de henüz erken... gibi duruyor... Bu gelişme bir saman alevi mi, yoksa yaşadığımız bu skandal bizde bir bilinç durumu yarattı mı, kalıcı bir hareket doğurur mu, bunu zaman gösterecek.

Geçtiğimiz hafta, Türkiye’de internet kullanıcılarının neredeyse tamamı Google hizmetlerine erişimde yaşanan kaos yüzünden büyük bir sıkıntı yaşadı. Türkiye’de internet toplam olarak yavaşladı, ağırlaştı, saç baş yoldurdu. Kullanıcılar, Google Docs’da bulunan dosyalarına erişemediler; Google Analytics kullanan bütün sitelere erişimde sorun çıktı, siteler sonsuz döngülerde kayboldu; Google Calendar üzerinde randevularını, katılacağı etkinliklerin kaydını tutanlar kayboldu; Google Code çalışmadığı için geliştiriciler sorun yaşadı; yoğun bir biçimde kullanılan ve Türkiye gibi ülkeler için vazgeçilmez hale gelen Google Translate çalışmadı; Google Groups ile proje geliştiren, haberleşen, etkileşimde bulunan gruplar seslerini kaybetti; Google Scholar kapsamındaki eğitim kaynakları erişilemez hale geldi; Google Sites ve Google Blog’da bulunan binlerce blogla bağlantı kesildi; Gooogle Photos’a fotoğraflarını, görsel malzemelerini yükleyenler, Google Images’da görsel arayanlar sıkıntı yaşadı; haber kaynaklarını, blogları Google Reader’la takip edenler boş bir sayfaya bakakaldı; Google’ın arama motoru tam randımanlı çalışmadı; Gmail gitti geldi, milletin yüreğini hoplattı... Youtube’dan bahsetmiyorum; o zaten engelli...

Sosyal ağlarda, önce “ne oluyor, Google mı çöktü, kablo mu koptu” tartışmaları başladı; sonra internet hizmet sağlayıcılara gelen e-posta metinleri ortama düştü: “Değerli Müşterimiz, 3 Haziran 2010 tarihinde Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı'ndan firmamıza iletilen karar sebebi ile Google'a ait bazı IP'lere hukuksal nedenlerden dolayı erişim engellenecektir. Erişimi engellenen IP’ler dolayısıyla, Google’ın bazı uygulamalarına erişememe ya da yavaşlık yaşanması beklenmektedir. Bu engellemenin muhtemel etkileri içerisinde; - Google web sitesine erişimde sorun yaşanması - Reklam vb. analiz verisi için web sitelerinde Google analytics, Google maps gibi Google uygulamalarını kullanan portal veya web sitelerinde erişimlerin yavaşlaması, - Google Toolbar yüklü bilgisayarlarda bazı sitelere yavaş erişme, - Web siteleri dahilinde “google search” kullanan alan adlarına erişimde yavaşlama, - Firmanıza ait Google uygulamalarıyla entegre ya da Google Search’ a dayalı bir takım uygulamalarınızın bu erişim kısıtlamasından etkilenmesi söz konusu olabilecektir.”

Bu haberi takiben, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın (TİB) bu sefer de Google’ı mı engellediği tartışılmaya başlandı, ortam hararetlendi. Erişim engelleme istatistiklerini bile yayınlamaya tenezzül etmeyen TİB, her zamanki gibi internet kullanıcılarından bir açıklamayı çok gördüğü için, doğal olarak, komplo teorileri de dahil, çok sayıda yorum ortalılıkta uçuşmaya başladı. Google’ın internet kullanımına ne kadar entegre olduğu ve bu durumun bireysel ve kurumsal tüm internet kullanıcılarını etkilediği düşünülürse, oluşan infiali doğal karşılamak gerekir.

Haberler sosyal medyadan geleneksel medyaya taşınca, TİB’den bazı bilgiler önce “seçilmiş” medya kuruluşlarına sızdırıldı, infial dinmeyince de resmi bir açıklama geldi mecburen: “Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu, Ankara, 04.05.2010 Bazı basın yayın organlarında, hakkında erişim engelleme tedbiri uygulanmamış google gibi kimi alan adları/web siteleri ve hizmetlerinin erişimlerinin engellendiği yönünde yapılan haberler gerçeği yansıtmamaktadır. Tarafımızca tesis edilen işlem, kamuoyunun yoğun gündemini oluşturan İnternet adresleriyle ilgili olmayıp, Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 05/05/2008 tarihli ve 2008/402 no’lu kararı gereği erişimi engelli olan,http://www.youtube.com İnternet adresine ilişkin IP adreslerinin güncellemesinden ibarettir. Sonuç olarakhttp://www.youtube.com a erişim amacıyla kullanılan ve tarafımızca engelleme tedbiri kapsamında güncellenen IP adreslerinin arkasında farklı şirketlere ait alan adı veya çeşitli hizmetlerin barındırılması bu şirketlerin kendi tercihleri ve sorumluluklarındadır. Dolayısıyla bu hizmetlerden yararlanan İnternet kullanıcılarının mağduriyetinin çözümü bahse konu hizmetleri sunan şirketlerin elinde bulunmaktadır.”

Uzun uzadıya anlatmak yerine, TİB’in açıklamasını gördüğümde Friendfeed’de yazdığım yorumu aynen buraya yapıştırayım: “TİB, zaten bildiğimiz şeyi söylemiş: ‘Ben Google'ı değil Youtube'ı engelledim. Ama aklım başıma yeni gelip bakalım bir de IP bazlı engelleme yapayım dediğim için elime yüzüme bulaştırdım, arada Google servisleri de kaynadı. Ama bundan Google suçlu. Benim uluslararası hukuka ve kendi anayasama bile aykırı olan 5651 sayılı yasama uyarak yaptığım bu engellemede Google elimi kolaylaştırıp Youtube'a istediğim zaman engelleyebileceğim tek bir IP atamıyor! Google suçlu, çünkü tüm uluslaarası toplumun dalga geçtiği sansür yasama saygı göstermiyor’... demiş. (mealen :)”

Aslında bu yazıyı ne olup bittiğini anlatmak için yazmıyorum. Hepiniz olup bitenleri gayet iyi biliyorsunuz. Ben bunları yazarken sorun hala çözülmüş değil. Çoğunuz sıkıntı yaşamaya ve içinizden rahmet okumaya devam ediyorsunuz. Bu yazının asıl amacı, bu skandalın (artık bu olayla ilgili olarak “Google Skandalı” kod ismini kullanacağım) yarattığı hareketlenmenin, Türkiye’de internet sansürü karşısında oluşan toplumsal muhalefet için bir “eşik etkisi” yaratıp yaratmayacağını sorgulamak.

Bunu sorgulamamın tek nedeni sadece infialin boyutları değil; sorunun kaynağı olan TİB’in şimdiye kadar sadece resmi açıklamalarla ve hükümet üyelerinin söylemleriyle yetinirken, bu kez kendisini savunmak için daha önce kullanmaya pek yeltenmediği PR araçlarını devreye sokması. Başbakan’ın (bir kaç kez tekrarladığı için dil sürçmesi olarak yorumlanamayacak) “otosansür” talebi ve Ulaştırma Bakanı’nın “bu ülkeyi Google mı yönetecek?” çıkışından söz etmiyorum. Bu tür söylemlere alıştık.

“PR araçları” derken son günlerde okuduğum bazı haberleri ve açıklamaları düşünüyorum (Yok, Başbakanla buluşup “otosansür” taleplerini ciddi ciddi dinleyen “internet habercileri”nden de söz etmiyorum!). Burada vereceğim örneklerin kalemlerini veya sözlerini “TİB’e adadığını” filan söylemiyorum, sakın yanlış anlaşılmasın! Ama bu sözlerin sahiplerinin gerek TİB gerek bünyesinde yer aldığı BTK -Bilgi Teknolojileri Kurumu-, gerekse yazılarımda sık sık sözünü ettiğim, 5651 sayılı sansür yasası kapsamında kurulmuş bulunan, Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı İnternet Kurulu ile kurumsal ilişkilerinden dolayı bu soruna pek de nesnel yaklaşamadıklarını gözlemliyorum; hatta iyimser bir tahminle “yanlış yönlendirildiklerini” düşünüyorum. Bu örnekleri aktarmadan önce, TİB açıklamasındaki maddi hatayı da ortaya koymam gerek: Google Skandalı’nı yaratan, Google’ın IP’lerle oynaması değil. Google servisleri zaten bir IP havuzu kullanıyor, bu IP’ler dinamik olarak belli servislerle ilişkileniyor ve bunlar sürekli değişiyor. Bu Google’ın yürüttüğü uluslararası operasyonun teknik bir parçası (“Reverse IP” vb. teknik ayrıntılara hiç girmiyorum, ama internette dinanik IP kullanımından ve bir IP’nin aynı anda bir çok siteye hizmet vermesinden daha doğal bir şey olmadığını belirtmekle yetineyim). Yani, “bir şey yapan” Google değil, TİB. TİB Mayıs ayı sonunda Youtube yasağı ile ilgili olarak, DNS yerine IP temelli erişim engelleme sistemine geçiyor; sorunu yaratan da bu. (Üstelik burada EEKA sunucuları denilen ve Türkiye’nin yurtdışı internet çıkış noktalarına yerleştirilen, tam olarak ne yaptığı bilinmeyen bir takım sunucular vasıtasıyla bu bloklamanın yapıldığı söyleniyor. Bu yöntem sadece erişim engellemeye değil, iletişim dinlemeye ilişkin bir mekanizma olduğu kanısını uyandırıyor, ki bu konudaan bağımsız olarak sorgulanması gereken, vahim bir durum. Bu, şu anda bir dava konusu)

Mesela, Füsun S. Nebil imzalı, sahibi olduğu Türk.internet.com’da yayınlanan “Google, YouTube Erişim Engellemesini Aşıyor mu?” başlıklı haberi, resmi açıklama yayınlanmadan bir gün önce okudum. Haberin özü, tam da TİB’in sonradan gelen açıklamaları gibi suçu Google’da aramamızı öğütlüyordu. Haber, Google’ı “şaşırtmaca taktikleri” kullanarak engellemeyi delmekle suçluyor, hatta Youtube’un “Türk hukuku ile olan sorununu çözmek yerine” “yasağa aptalca bir şekilde takılmış durumda” olduğunu ilan ediyordu! Ulaştırma Bakanlığı’nın Youtube ve Google ile ilgili komplo teorilerini andıran açıklamalarını düşünerek haberi Friendfeed’de paylaştım. Füsun Nebil, 2001‘deki RTÜK saçmalığından beri bu konularla ilgilidir. O dönemde kurulan İnternet ve Hukuk Platformu’nda bir süre birlikte de çalıştık. Kendisini, son olarak Ankara Barosu ile birlikte düzenlediği, yargı mensuplarının yanı sıra sivil toplum kuruluşlarından da katılımın olduğu iddialı “Kartepe Çalıştayı’ndan hatırlayanlar olacaktır (Bu konuda BThaber’de yazmıştım: “Kartepe Kriterleri”). Nebil, hala nasıl olduğunu tam olarak anlayamadığım bir biçimde İnternet Kurulu’nun da bir üyesidir. (Anlıyamıyorum, çünkü kendisi bir sivil toplum kuruluşunu temsil etmiyor. Medyayı temsilen orada olduğunu varsaysak, bu kez başka bir medya temsil edilmediği için durum yine anlaşılmıyor. Çok da önemli değil, bu bir “danışma kurulu” ve kimleri davet edeceği Ulaştırma Bakanlığı’nın bileceği iş.) Neyse, sonuçta, bu “haber”i haberci olarak mı yoksa Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı İnternet Kurulu’nun bir üyesi olarak mı yazdığını anlamak isterdim. Resmi açıklamadan önce bazı bilgilere ulaşırken yanlış yönlendirildiği olasılığını saklı tutarım.

“İnternet Kurulu”nu, bilişim STK’larını ehlileştirmekten başka bir işlevi olmadığı için çok eleştirmiştim (örneğin: “İnternetin MGK’sı!”). Eleştirilerimde yanlız da değildim. Benden önce Yurtsan Atakan bu kurul üyelerini topa turtmaya başlamıştı. Nitekim Kurulun etkileri şimdi daha açık seçik bir biçimde ortaya çıkmaya başladı. Google skandalı sonrası medyada “Türkiye Bilişim Derneği Başkanı” sıfatıyla Turhan Menteş’in açıklamaları talihsiz bir bağlamda yer aldı: "Ortada başka bir sorun var. Gözden kaçıyor. YouTube ve Google Türkiye'de muhatap istiyor mu, istemiyor mu? Bu kısmını ben çok merak ediyorum. Türkiye'nin tek sorunu muhatap bulamaması. Bunu çok samimi olarak söylüyorum. YouTube'un birçok ülkede temsilciliği varken, Türkiye'de bulunmuyor. Sorunun uluslararası alanda çözümünün bulunması lazım. Türkiye'de tek başına bu sorunun çözülmesi mümkün değil. Onun için de muhatap bulunması gerekiyor. Türkiye'de bu sorunun çözümünü istiyorlar mı, istemiyorlar mı? Sorun bu." Ben, TBD’nin bir üyesiyim. Menteş’le ve diğer TBD üyeleriyle birlikte yıllarca internet sansürüne karşı mücadele ettik, toplantılar düzenledik, yayınlarda bulunduk. Sansürden yana olmadığından eminim. O yüzden bir dahaki sefer, böyle bir zamanda, böyle bir açıklamayı TBD başkanı değil İnternet Kurulu Başkanı sıfatıyla yapmasını tercih ederim (Evet, Menteş, İnternet Kurulu’nun da başkanıdır). Bu açıklamayı Google’un vergi borcuna istinaden Ulaştırma Bakanı’nın söylediklerine ve Youtube engellemesini vergilendirmeye bağlamaya çalışmasına dair yapmış olduğu ihtimalini saklı tutarım (Bu durumda da dezenformasyona kurban gitmiş olur ki, TBD gibi bir sivil toplum kuruluşunun başkanına sansüre karşı çıkmak duruken vergi hesabıyla uğraşmayı hiç yakıştıramam, orası başka). Ancak, kendisi, 5651 sayılı sansür yasasının “yer sağlayıcı” olarak tanımlanan uluslararsı platformları da “faaliyet belgesi” almaya, ofis açmaya zorlamanın hukuki bir meşruiyeti olmadığını en az benim kadar bilir.

Son örneğim ise bunların arasında en talihsiz olanı. “İstanbul Bilgi Üniversitesi Bilişim Teknolojisi Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi Direktörü" Yrd. Doç. Dr. Leyla Keser Berber'in NTV kanalında yaptığı, TİB’in yanıltıcı açıklamasını destekleyen, Google’ın bu konuda TİB tarafından “uyarıldığını” söyleyen, sorumluluğu tamamen Google’ın IP politikasına yükleyen konuşmasıydı. Kendisi bu açıklamayı bir hukukçu, istelik bu alanda önde gelen bir kurumun (bu arada Merkez YÖK onayı ile Enstitüye dönüşmüş durumda) direktörü sıfatıyla yaptığı için, yarattığı dezenformasyon etkisi daha büyük oldu. Gerek bu kurumun Danışma Kurulu üyelerinden biri, gerekse Keser’in bir dostu olarak ben kendisinin TİB tarafından teknik konularda yanıltıldığını düşünüyorum. Muhtemelen BTK’daki bağlantıları, onu Google’ın Youtube engellemesini aşmak için bir IP oprasyonu çevirdiğine ikna etmiştir. Onun da sansüre tamamen karşı olduğunu biliyorum. Bu konuda yaptığı çok değerli çalışmalar var. Ama konuşmasından edindiğim izlenim, Google’ın bile isteye sırf TİB’i zor durumda bırakmak için IP politikasını değiştirdiği yönündeydi. Oysa bunun doğru olmadığını, IP bloklamayı TİB’in denemeye başladığını, skandalın da buradan çıktığını biliyoruz. TİB muhtemelen Google’a bir uyarı metni göndermiştir, ama Keser de bu tür bir metnin uluslararası hukuki geçerlilği olmayacağını gayet iyi bilir.

Başka örnekler de verilebilir. Ama önemli olan, TİB’in ve Bakanlığın kendi kurumsal ilişkilerini, “kriz iletişimi” amaçlı olarak, üstelik yanıltıcı bir biçimde kullanmış olması. Google skandalının kendilerine nasıl bir zarar vereceğini tahmin etmiş olmalılar. Aslında bu zararı çok da iyi hesaplayamadıklarını düşünüyorum. Çünkü skandalın Türkiye’ye, ülke ekonomisine, kullanıcılara ve elbette hak ve özgürlüklere verdiği zarar o kadar büyük ki! Elbette bu zararın bir kısmını paylaşmak zorunda kalacaklar.

Ben bu satırları yazarken Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, TV kanallarında bir açıklama yapıyordu. Açıklaması daha önce de sürekli tekrar ettiği belli argümanlar üzerine kuruluydu (bu arada “milli ekonomi” ve “vergi” düğmelerine de basmayı ihmal etmedi elbette!). Yukarda sözünü ettiğim yanıltıcı bilgileri de verdi ve Google’ı IP operasyonlarıyla Youtube yasağını aşmaya kalkmakla suçladı; TİB’in hiç bir şey yapmadığını sorunun Google’dan kaynaklandığını savundu (ki böyle olmadığını, TİB’in IP temelli engellemeyi “denemeye başladığını biliyoruz); akabinde gelen teknik sorulara ise cevap vermedi. Kanalların bu açıklamayı “internet yasakları” banner’ıyla duyurması, Google Skandalı’nın en azından otoriteler için belli bir eşik aşımını temsil ettiğini göstermesi bakımından ilginçti.

Ulaştırma Bakanı'nın açıklaması ile ilgili olarak tek bir şey söylemek yeterli: Sırf yer sağlayıcı bir platform diye, Youtube’un Türkiye’de faaliyet belgesi almaya ve ofis açmaya zorlanması, Türkiye dışında hiç bir ülkenin hukukunda yoktur. Hangi ülkede ofis açacağı tamamen şirketin kendi kararıdır. Kaldı ki, Bakanın sözünü ettiği gibi Youtube’un yirmiye yakın ülkede “temsilciliği” bulunmamaktadır. Youtube, Google grubuna bağlı bir kuruluş olarak Google ofislerini kullanmaktadır. Bakan ve TİB yetkilileri, muhtemelen Youtube’un bazı ülkelerin alan adı uzantısıyla ve o ülke dillerinde yayınladığı “anasayfa” ve kullanıcı arayüzlerini temsilicilkle karıştırmaktadır. Engellemeden bu yana Bakan Youtube’dan sadece Türkçe bir ayna site yapması ve bunu Türkiye’deki sunucular üzerinden yayınlamasını talep etmektedir. Böylece elde edecekleri bir “hayalet site”yle istedikleri gibi oynayabileceklerini düşünmektedir muhtemelen. Kuruluş bunu kabul etmemekte tamamen haklıdır, çünkü böyle bir talebin uluslararsı hukukta karşılığı yoktur (Çin örneğini aklınıza getirmeyin, oradaki sorunun çok farklı olduğunu söylemekle yetinelim. Ayrıca Türkiye Çin değil!) Dolayısıyla, “Google bizi saymıyor” açıklamaları sadece tribünlere oynamaktan ibaret. Bu skandalla yanlızca hak ve özgürlüklerimize değil milli ekonomiye de büyük bir zarar verilmiştir ve bu zararın tek sorumlusu Hükümet ve ilgili otoritelerdir. Bu hukuk skandalının orta yerinde “ama Google da vergi vermiyor” tarzı cümleler kurmak ise belki insanların kafasını karıştırmaya yarayabilir; ama hukuken yok hükmündedir; çünkü iki durum arasında hukuki hiç bir bağ bulunmmaktadır. Neyse ki şimdilik vergi borcu yüzünden erişim engelleyecek kadar abartmadık! Üstelik, hükümetin akıllıca bir zamanlamayla Google’a tahakkuk ettirdiği 30 milyon TL.lik vergi borcu (ki çok tartışılır bir operasyondur), bu son yaşananlar dolayısıyla TİB’in Türkiye ekonomisine verdiği zararın yanında devede kulak kalır. Yani neresinden bakarsanız bakın, hükümet yanlış hesap yapmaktadır!

Google’sızlığın Türkiye ekonomisine bir aylık maliyeti, şu sırada alanında uzman akademisyenlerin katkılarıyla, bilimsel yöntemlerle, ekonometrik modeller kullanılarak hesaplanıyor. Bu çalışmanın sonuçları çok yakında duyurulacak. Başta KOBİ’ler olmak üzere şirketlerin ücretsiz Google hizmetlerini kullanarak sağladığı yarardan, analytics sorunu nedeniyle yurtdışı hosting firmalarına göç etmesi kaçınılmaz firmaların internet sektörüne vereceği zarara, gmail ve diğer doğrudan iletişim kesintilerinin kullanıcılar ve şirketlere kaybettirdiği ilişki, müşteri ve itibar kaybından şirketlerin analytics nedeniyle yaşadığı sonsuz döngüye giren web sitelerinin yaratacağı zarara çok sayıda parametre devreye giriyor. Oldukça yüksek bir meblağdan söz ediyoruz. (Bu çalışmanın Google’ın internetle ne kadar entegre olduğunu ölçmemiz için bize bir fırsat da sunmasından dolayı TİB’e teşekkürlerimizi de ayrıca ileteceğiz...) Bu olayın Türkiye’ye kaybettirdiği itibarın sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi bedelini ise öngörmek zor değil. Bu skandalı kınayan uluslararası kurum, kuruluş ve medya organlarına her gün bir yenisi katılıyor. Bu boyutta bir hasar yarattığınızda, kırdığınız kolun yen içinde kalmasını bekleyemezsiniz...

Şimdi, baştaki soruya geri dönelim: Google skandalı, Türkiye’nin internet sansürü serüveninde bir dönüm noktası, bir eşik deneyimi, hadi abartalım, bir “paradigma dönüşümü” yaratır mı? Bir şeylerin dönüştüğü kesin. Daha önce harekete geçmeyenler sorular sormaya, meseleyi anlamaya çalışıyor. Bir zamanlar hareketli olup umutsuzluğa kapılanlar uyanıyor. Yeni birliktelikler, hareketler, platformlar doğuyor. Farklı demokratik eylem biçimleri yoğun bir şekilde tartışılyor. Toplantılar, gruplar, özel iletişim mecraları örgütleniyor. Öte yandan, “heyecan” yapmak için de henüz erken... gibi duruyor...
Ne oldu? Bilgi sosyal medyaya düşer düşmez insanlar kulak kesildi. Medyada haberler çıktıkça bu dinleme hali yoğun bir tartışmaya dönüştü. Şimdiye kadarki engelleme haberlerinde bu kadar yoğun bir katılım görmemiştik. Çünkü bu sefer, istisnasız her internet kullanıcısı kendisini ilgili hissetti. Çok farklı görüşler de dile getirildi elbette. Uygulamayı savunanlar da vardı. Bu doğal. Daha çok “kurumsal” platformlardan gelen, “aman anlaşsınlar da kimse mağdur olmasın (biz de işimize devam edelim)” tarzı çıkışlar da vardı. Bu da çok doğal. Kurumsal, sektörel bakışın her zaman her yerde böyle bir boyutu vardır, zararlı da değildir; en azından sorunu dürüstçe saptamaktan çekinmediğinde. Ama büyük bir çoğunluk, açık seçik bir biçimde olarak tepkisini otoritelere yöneltti. Sağlıklı bir gelişme...

Şimdi, bu gelişme bir saman alevi mi, yoksa yaşadığımız bu skandal bizde bir bilinç durumu yarattı mı, kalıcı bir hareket doğurur mu, bunu zaman gösterecek.

Bazı yenilikler var: Mesela dijital ajanslar “İnternet Geleceğimizdir” başlığıyla sansüre karşı bir bildiri yayınladı. Şimdiye kadar şirket gruplarını kapsayan böyle bir hareket pek görmemiştik. Ekşi Sözlük kullanıcıları kendi içlerinden dışarıya doğru bir hareket başlattılar. Hareketlerin siber mekandan sokağa çıkması, gerçekliğe genişlemesi gerektiği konusunda (neredeyse) bir fikir birliği oluştu. Bobiler sansüre karşı bir yürüyüş başlattı. Netdaş, Sanüresansür ve Korsan Partisi oluşumu yeni bir ivme kazandı. İNETD (İnternet Teknolojileri Derneği, TİB’e karşı yürütmeyi durdurma davası açtı ve suç duyurusunda bulundu. Cyber-rights hareketinin kurucusu ve Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Doç Dr. Yaman Akdeniz ve insan hakları hukukçusu, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak, TİB’e itiraz dilekçesi verdiler. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, İsveç Korsan Partisi skandal uygulamayı kınadılar. OpenNet Initiative olayı duyurdu. Wikipedia’nın ingilizce versiyonundaki “Türkiye’de sansür” maddesi zenginleşti. Çok sayıda yabancı medya kuruluşu ve internet yayını skandalı duyurdu. Türkiye ile “Google sansürü” etiketleri kaçınılmaz olarak yapıştı ve Çin’in ardındaki boş sırayı kaptık! (Avrupa Güvenlik İşbirliği Teşkilatı'nın son raporu da AB tarafında durumumuzun nasıl göründüğünü zaten net bir şekilde ortaya koyuyor. 2009 İlerleme Raporu da Türkiye’yi Youtube engellemesi yüzünden uyarmıştı.) Bu arada bir başka yenilik de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, üstelik Twitter hesabından, Youtube engellemesini eleştirmesi oldu...

Şimdi hep beraber bir ortak platform yaratmayı, hak ve özgürlüklerimizi daha yüksek sesle talep etmeyi konuşuyoruz; bir araya geliyoruz, tartışıyoruz; hukukun her eve lazım olduğunu farkediyoruz; yeni eylem tarzlarını, demokratik zorun yeni biçimlerini keşfediyoruz.

Bütün bu kıpırtılar umarım yeni bir şey doğurur. Umarım bütün bunlar bir doğum sancısdır. Çünkü karın ağrısıysa, her şey normale döndüğünde (çünkü hep döner), aslında hiç bir şeyin normal olmadığını unutursak...

İşte o zaman bari “aramızdan birinin” uyarladığı biçimiyle şu çok eski bilgeliği hatırlayın:

“en son ip bloklandığında, en son dns engellendiğinde, beyaz adam dns değiştirmenin kurtuluş olmadığını anlayacak.”

İlk olarak, Sasünseresansür blogunda yayınlanmıştır...

01 Haziran 2010

Oyunun Kuralı - Baykal’ın meyveleri...

Baykal'ın videoları, sadece ahlaksız bir politika aracı olmakla kalmadı, başka işlere de yaradı. İktidar bu videoların yarattığı havayı kullanarak internete yeni baskıcı düzenlemeler getirmeye hazırlanıyor.

Doğrusu devlet bilginin dolaşımını denetlemek, özellikle de interneti sansür etmek için hiç bir fırsatı kaçırmıyor! Dezenformasyon da bu yolda en kullanışlı araç olarak ortaya çıkıyor. Hatırlarsanız, 2007 yılına girerken, önce siyah tişörtle gezen ve metal dinleyen bütün gençlerin satanist ve bu işin baş sorumlusunun internet olduğuna inandırılmıştık. Hemen akabinde, medya gayet akıllıca kullanılarak Türkiye’nin dünya çocuk pornografisi merkezi olduğuna ikna edildik. Bir sürü tutuklama yapıldı. Gerçi bunların hemen hepsi beraat etti, ama olsun, operasyon başarıya ulaşmış, gözle kaş arasında 5651 kod adlı internet sansür yasası çıkarılmıştı.

Şimdi de böyle bir fırsat daha ortaya çıkmış görünüyor. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın özel hayatına dair videolar internette yayınlanınca ortalık birbirine girdi, malum. Bunun sonuçlarından biri Baykal’ın istifası oldu. Bunun siyasetin kirli yöntemlerinden biri olduğu açık. Gerçi bu tür olaylar demokratik toplumlarda çok sık yaşanıyor ve genellikle de istifa mekanizması işletiliyor. Özel hayatın gizliliğinin korunması temel bir hak. Ama söz konusu olan bir siyasi parti lideri, bir bakan ya da milletvekili olunca, bu gizliliğin bozulmasının bu tür kaçınılmaz sonuçları da oluyor.

Bizi burada ilgilendiren olayın farklı bir boyutu. Videonun yayınlandığı “metacafe” sitesi ve İspanyol El Mundo gazetesinin sitesi TİB’in ihtiyati karar tedbiri ile erişime engellendi. Ulaştırma Bakanı’nın açıklamalarından, bunun Başbakan’ın “emri” ile yapıldığını öğreniyoruz. Yani hukukla değil! Bildiğimiz kadarıyla, terör ve telif hakları hariç, 5651 içindeki katalog suçlar dışında engelleme yapılamıyor. Bu olayda böyle bir neden söz konusu olmadığına göre hukuksuz bir engelleme ile karşı karşıyayız. Söz konusu olan ana muhalefet partisi başkanı olunca, demek ki böyle hukuksuz işlemler meşru görülüyor. Sade vatandaşın kişisel hayatı ise kolaylıkla çiğnenebiliyor.

Ulaştırma Bakanı’nın açıklamaları bununla da kalmıyor. Adalet Bakanlığı ile internet ile ilgili suçların cezalarını ağırlaştıracak yeni bir düzenleme üzerinde çalıştıklarını söylüyor. Buna 5651‘deki katalog suçların kapsamının artırılması ve Ulaştırma Bakanlığı’na bağlanacak RTÜK’ün de internet yayınlarının sansürüyle yetkilendirileceği haberleri eklenince, gidişatın vehameti ortaya çıkıyor. Oysa bu son olay pozitif bir düzenleme anlayışında olsa olsa kişisel verilerin korunması yasasının çıkarılması gibi birey lehine önlemleri gündeme getirirdi. Bizde tersi oluyor.

Devlet Baykal’ın meyvelerini topluyor.

17 Mayıs 2010

Oyunun Kuralı - “Kartepe Kriterleri”

"Kriter" kavramını kullanmak için : 1) Kriterin gerçekten kriter olması,yani uzlaşı adına muğlak, her tarafa çekilecek bir yapıda olmaması; 2) Gerçek bir uzlaşının meşruiyetini hak etmesi gerekir. Kriterlerin ne dediği açıktır, ama yoruma açık değildir. Kartepe yargı mensuplarının bir kısmını uyandırmak ve sivil inisiyatifin sesini duyurması için bir ölçüde başarılı olmuştur, ama ortaya çıkan çalışmayı "Kriter" diye adlandırmak için yeterli meşruiyete sahip değildir.

20-22 Nisan 2010 tarihleri arasında Kocaeli – Kartepe’de düzenlenen “2.İnternet İçerik Düzenleme Çalıştayın”ın sonunda yapılan çalışmalar çerçevesinde hazırlanan “Kartepe Kriterleri” yayınlandı. Çalıştay, turk.internet.com – Ankara Barosunun işbirliği ve Daily Motion ile Türk Telekom’un katkıları ile düzenlendi ve hakim, savcı, avukat, Adalet Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Askeri Hakim ve TİB yetkililerini bir araya getirdi. Çalıştaya STK kanadından TBD, netdaş, sansüresansür ve Korsan Partisi temsilcileri de davet edildi.

Bu çalışmanın özellikle hukuk uygulayıcıları tarafında internetteki hak ve özgürlüklerin tanınması bakımından önemli bir farkındalık yaratmış olduğunu söylemek gerek. Gerek hukukçu arkadaşlarımz gerekse STK temsilcileri çalıştaydan bu yönde olumlu izlenimlerle döndüler. Gerçekten de kriterlerde yeni olumlu noktalar var: anonimlik özgürlüğü, mahremiyet hakkı, yargı denetimi zorunluluğu, web 2.0’ın farklılığı ve platformların site olarak algılanamayacağı gibi. Ama ortaya çıkan “kriterler”in idare ile sivil toplum kanadının tam uzlaşısını yansıttığını söylemek mümkün değil: 5651‘deki katalog suçların artırılacağını mı azaltılacağını mı söylediği belli olmayan; “internet medyası” müphem söylemi içinde internet yayıncılarına basın kanunun ağır hükümlerinin yolunu açabilecek; devletin filtre belirleyerek gizli sansür uygulamasını mümkün kılacak; “uyar-kaldır” prensibini yargı hükmüne bağlamaksızın kaotik bir durum yaratabilecek; AB Siber Suçlar Konvansiyou ile ilgili çekinceleri göz ardı ederek imzalanmasını tavsiye edebilecek oldukça muğlak kriterler çıktı ortaya. Kriterlerin bu her yöne çekilebilecek muğlak yapısı da yoğun bir şekilde eleştirildi.

Aslında yeni kriterler tanımlamaya gerek yok: Bu konuda AİHS ve AİHM kararları net kriterler ortaya koyuyor. Kanun koyucu ve yargı mensuplarını hak ve özgürlükler temelli bu kriterleri tanımaya zorlamak gerek. Yargı kanadında farkındalık yaratmak dışında bir katkısı olmayacağını düşündüğüm bu çalıştayın “kriterlerini” kanun koyucunun nasıl yorumlayacağını hep birlikte göreceğiz. Son aylarda katalog suçları artırmaktan bahseden TİB yetkilileri bu konuda ipucu verdiler aslında.

Devletin birey lehine hukukla sınırlanmasına hukuk devleti denir. Demokratik zor kullanarak devleti temel hak ve özgürlükleri tanımaya mecbur etmekten başka yol yok. 5651 “düzeltilebilecek” bir kanun değil, AİHS’ne ve anayasaya aykırı ve acilen kaldırılmalı...

09 Nisan 2010

Oyunun Kuralı - Yeni bir bakanlığımız oldu!

TBMM’ne sunulan “E-Devlet ve Bilgi Toplumu Yasa Tasarısı”, e-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu ve DPT’nin, bu arada göstermelik de olsa orada bulunan sivil toplum kuruluşlarının sürecin tamamen dışına itilerek etkisizleştirildiğinin; Bilgi Toplumu Stratejisi’nin iflas ettiğinin; BİT alanının katılımsız ve yönetişimsiz bir merkeziyetçi yönetsel modelin insafına bırakıldığının resmidir.

Daha önce bu köşede bir çok kez söz ettiğim (BtHaber, S: 738, 740, 746, 758, 762), e-dönüşüm projesiyle ilgili operasyonun yeni bir aşaması gerçekleşiyor: Geçtiğimiz hafta TBMM’ne sunulan “E-Devlet ve Bilgi Toplumu Yasa Tasarısı”nın e-devlet hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin usul ve esasları belirleyen 19’uncu maddesi, Ulaştırma Bakanlığı’nı bilgi ve iletişim teknolojileri alanının “patronu” haline getiriyor. Başbakanlık bünyesinde kurulması planlanan Bilgi Toplumu Ajansı, bu tasarıyla rafa kalktı. Ulaştırma Bakanlığı tüm devlet birimlerinin e-devlet uygulaması için başvuracağı tek adres olacak. Bu görevi, 2003 yılında çıkartılan Başbakanlık Genelgesi ile ve e-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu’nun sekreteryası kimliğiyle DPT yürütüyordu. Yeni kanunlar için düzenleme yapmak ve diğer kamu kurumlarını izlemekle görevlendirecek Bakanlık bilişimde en yetkili kurum olacak. Böylece Bakanlık, BTK aracılığıyla kontrol ettiği telekomünikasyon hacmine yaklaşık 5 milyar dolarlık bir hacmi temsil eden bilişim projelerini de ekleyerek ciddi bir ekonomik büyüklüğün idaresine geçecek.

Bu yasa, İcra Kurulu ve DPT’nin, bu arada göstermelik de olsa orada bulunan sivil toplum kuruluşlarının sürecin tamamen dışına itilerek etkisizleştirildiğinin; Bilgi Toplumu Stratejisi’nin iflas ettiğinin; BİT alanının katılımsız ve yönetişimsiz bir merkeziyetçi yönetsel modelin insafına bırakıldığının resmidir. Bu yasayla, henüz yetkilendirilmemiş bile olsa (ki çok geçmeden bu da gerçekleşecektir), Bakanlık fiili olarak Ulaştırma ve BİT Bakanlığı’na dönüşmüş oluyor.

Bakanlığın BİT alanına nasıl baktığı internet’e bakışından anlaşılabilir. İnternet konusundaki konumumuz ise AB İlerleme Raporu ve AGİT Raporu’ndaki açık eleştirilerden ve Sınır Tanımayan Gazeteciler’in son “İnternet Düşmanları Raporu”ndaki “gözetim altındaki ülkeler” ligine girmemizden belli. Salt kamu odaklı ve merkeziyetçi yönetsel modelle “millileştirilmiş” bir internet ve BİT alanı hayali kuruyorlar. Oysa artık “e-devlet” terimi bile kadük kaldı, onu yerine “bağlantılı yönetişim” deniyor! Bu gelişmeler karşısında dönüp yönetişimin etkili tarafı olması gerekenlere bakıyoruz: Heyhat! Sivil toplum kuruluşlarımız, İcra Kurulu’nda gösteremedikleri katılımı 5651 kod adlı sansür yasasıyla kurulmuş İnternet Kurulu’nda konumlandıkları müphem “danışmanlık” statüsüyle gösterebileceklerini sanıyorlarsa çok yanılıyorlar!

17 Mart 2010

Telif hakları insan haklarından daha mı önemli?

Küçük bir grubun ticari çıkarlarını korumak bahanesiyle sadece iletişim özgürlüğümüze değil, özgürlüğümüzün kendisine kastedecekler. Hem telif hakkı lobilerini memnun edecekler, hem de internetin denetlenmesi, sansürlenmesi ve erişimin izlenmesi adına güçlü bir araç yaratmış olacaklar.

“Kitap, kitap olarak yazarındır, ama düşünce olarak tüm insanlığa aittir. Tüm zekâların onda hakkı vardır. İki haktan biri feda edilecekse, yazarın hakkı ya da insan ruhunun hakkı, kuşkusuz bu yazarın hakkı olmalıdır. Çünkü öncelik kamusal faydadadır ve toplum bizlerden önce gelmelidir.” (Victor Hugo, Uluslararası Edebiyat Kongresi açılış konuşması, 1878) Hugo, 132 yıl önce, bugün yaşadığımız paradoksu çözmüştü: Telif hakları bir grubun haklarıdır ve insanlığın temel haklarından önce gelemez; “eser” eser sahibine ait olabilir, ama yaratımında tüm insanlığın ortak hakkı vardır.

Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nunun sorunlu Ek 4. maddesi ile, bugüne kadar yaklaşık 3 bin site erişime engellendi. Şimdi yasanın yenileneceğini ve Mart ayında yürürlüğe gireceğini öğreniyoruz. Buna göre, internette telifli içeriği izinsiz indiren kullanıcıların internet erişimleri engellenebilecek. Yani sitelere erişim engelleyerek sansür uyguladıkları yetmedi, şimdi de kullanıcıların iletişim özgürlüğünü engelleyecekler! Üstelik kimin hangi içeriğe ulaştığını izlemek bahanesiyle bir ticari çıkar grubu (MÜYAP), tüm iletişimimizi izleyip özel hayatımızın gizliliğini ve mahremiyet hakkımızı ihlal edecek…

Kaldı ki işlerin bununla kalmayacağını, para ve hapis cezalarının da geleceğini öngörmek yanlış olmaz. Küçük bir grubun ticari çıkarlarını korumak bahanesiyle sadece iletişim özgürlüğümüze değil, özgürlüğümüzün kendisine kastedecekler. Üstelik iktidar bunu yaparken bir taşla iki kuş vurmuş olacak: Hem telif hakkı lobilerini memnun edecekler, hem de internetin denetlenmesi, sansürlenmesi ve erişimin izlenmesi adına güçlü bir araç yaratmış olacaklar. Bu, bir "eşik etkisi" yaratacak. Bu "kullanışlı aracın" telif hakları olması aslında çok ironik bir durum.

Eylül 2009 tarihinde yasalaşan ve yılbaşında yürürlüğe giren Fransız sayısal içerik koruma yasası HADOPI’nin kanun koyucularımızın esin kaynağı olduğu anlaşılıyor. Bu yasa daha önce idari yetkinin özel gruplara devredildiği ve iletişim özgürlüğünü ihlal ettiği gerekçesiyle Fransız Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmişti. Bir kaç değişiklikle yasa tekrar geçirildi, ama karşı hukuk mücadelesi sürüyor. Telif hakları lobisinin bu yasanın mantığını Avrupa Birliği çapında bir konvansiyona dönüştürme girişimleri ise, AB tarafından Kasım 2009’da kabul edilen ve internet erişim hakkının ihlal edilemeyeceğini öngören “İnternet Özgürlüğü Provisyonu” ile boşa çıkarıldı. Fransız HADOPI’nin izinden giden yeni FSEK’imiz bu provizyonla çelişecek, ama zaten Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne de aykırı olacak.

Telif hakları, 1550’lerde İngiltere kraliçesi (Kanlı) Mary tarafından Gutenberg devrimiyle gelişen düşünce özgürlüğünü bastırmak için, sarayın onayladığı eserleri basan matbaacılar birliği “London Company of Stationers”a verilen kitap basma tekeliyle ortaya çıkmıştı. Şimdi de internet devriminin getirdiği düşünce, ifade ve iletişim özgürlüğünü, bilgiye erişme hakkını ve özel hayatın gizliliğini baskı altına almak için hükümetler ve çıkar grupları tarafından kullanılıyor.

İnternetle ilgili olarak asıl ihtiyaç duyduğumuz düzenleme, internet erişiminin temel hak ve özgürlüklerimizin bir parçası olarak anayasal koruma altına alınması, yeni sansür düzenlemeleri değil!

26 Ocak 2010

Oyunun Kuralı - İnternet sansürü ve uluslararası toplum

Uluslararası toplumda tepkiler giderek yükseliyor. Çok yakında Türkiye, bir hukuk devleti olduğunu kanıtlamak için internete yönelik baskıcı düzenlemelerini reforme etmek zorunda kalabilir...

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Medya Özgürlüğü Temsilciliği Türkiye’de internet sansürü ile ilgili bir rapor yayınladı. Rapor, bu alanda uluslararası çalışmalarıyla tanınan Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Dr. Yaman Akdeniz tarafından hazırlandı.

Rapora göre, 5651 sayılı internet sansürü yasasıyla engellenen sitelerin sayısı Aralık 2009 itibaryla 3700’ü buluyor. MÜYAP’ın telif hakkı ihlali gerekçesiyle engellettiği siteleri ve 5651 ile FSEK dışında engelleme yapılamaz hükmüne rağmen terörle mücadele vb. gerekçelerle engellenen siteleri de eklediğimizde 6000‘den fazla sitenin sansürlendiği ortaya çıkıyor. Bu olağandışı tabloya, TİB’in geçtiğimiz Mayıs ayından bu yana bilgiye erişim hakkını hiçe sayarak erişim engelleme bilgilerini kamuoyundan gizlemesini de eklersek, niçin internet sansürcüsü ülkeler liginde başa oynadığımızı anlamak zor olmaz.

MÜYAP sadece telif haklarını koruduğunu iddia ediyor. Ama algılayamadığı veya algılamak istemediği, oysa gerek hukuk devleti, gerek insan hakları, gerekse evrensel hukuk açısından tartışılamaz olan bir nokta var: İstisnasız herkesi ilgilendiren düşünce, ifade ve iletişim özgürlüğü ve bilgi edinme hakkı, mülkiyet hakkının, hele de bir kesimin mülkiyet hakkının korunmasından daha üstün ve önceliklidir. Yani mülkiyeti koruyacağım derken bu temel hak ve özgürlükleri çiğneyemezsiniz. Müyap'ın kullandığı FSEK Ek madde 4‘ün yaptığı tam da budur. Sorunu hukuk çerçevesinde tazminat davalarıyla çözmek dururken hepimizin hak ve özgürlüklerine kastetmek düpedüz sansürcülüktür.

Ulaştırma Bakanı da, Youtube engellemesinin yarattığı yoğun tepkiyi göğüslemek için, vergi ödememekten, temsilcilik açmamaktan dem vuruyor. İyi de, Youtube Atatürk’ü korumak için engellenmemiş miydi? Bunun vergiyle, ekonomiyle, temsilcilikle ne ilgisi var? Yoksa onlar da, MÜYAP gibi, karşı tarafı masaya oturtmak için engellemeleri mi kullanıyor?

AGİT raporu önemli gelişmelere yol açabilir. Zaten Youtube yasağı AİHM’ne taşındı. AB, müzakerelerin devamı için internet sansürünün önlenmesi gereğine son ilerleme raporunda vurgu yaptı. Uluslararası toplumda tepkiler giderek yükseliyor. Çok yakında Türkiye, bir hukuk devleti olduğunu kanıtlamak için ilgili düzenlemeleri reforme etmek zorunda kalabilir...

29 Aralık 2009

Oyunun Kuralı - Baştan kaybedilmiş bir savaş: siyaset internete karşı

Ey siyasetçiler! İnternete şimdi ilgi göstermezseniz, sonra müzik, yayıncılık ve medya sektörüyle aynı duruma düşeceksiniz. “Ürünlerimiz niye satmıyor, niçin battık” diye soracaksınız kendinize.

Türkiye’de İnternet Konferansı’nın 14.sünü de ardımızda bıraktık. İnternet yasaklarını konuştuk bol bol. İnternet ve siyaset oturumuna davetli oldukları halde siyasilerimiz gelmedi. Konuşmamda geleneksel siyasetçilere şöyle seslendim gıyaben: İnternete şimdi ilgi göstermezseniz, sonra müzik, yayıncılık ve medya sektörüyle aynı duruma düşeceksiniz. “Ürünlerimiz niye satmıyor, niçin battık” diye soracaksınız kendinize. Onların yaptığı gibi interneti ketlemenin çarelerini arayarak anakronik hale geleceksiniz. Gerçi siz interneti denetleyebileceğinizi sanıyorsunuz, ama yanılıyorsunuz...

İnternet yasakları oturumunda TİB İnternet Dairesi Başkanı Osman Nihat Şen ve MÜYAP Başkanı Bülent Forta da vardı. Her ikisi de sansürcü olmadıklarını göstermeye çalıştı. Kendileri sansürcü olmayabilirler, ama kurumsal işlevleri sansür mekanizmasının bir parçası. Şen’den 5651 kapsamındaki katalog suçlarının sayısının artırılmak istendiğini duyduk mesela. Bu konuda çok talep geliyormuş. Biz de kendisine bu suçların sayısının azaltılması ve AB’nde olduğu gibi, sadece çocuk pornografisi ile, katalog suçlar içinde yer alması gerektiği halde bu kapsama alınmayan nefret söylemi ve ırkçılıkla sınırlandırılması talebimizi ilettik. Umarız dikkate alınır.

Müyap Başkanı, site engellemenin çare olmadığını, sektörel çıkarlarını korumak için işlem yaptıklarını ama mahkemelerin genelikle engelleme kararı verdiklerini anlattı. Bu arada bir takım yazılımlar kullanarak yasadışı içerik inidirenleri ev adreslerine kadar izleyebildiklerini de ekledi. Kişisel verileri koruma düzenlememiz olsaydı kendisi hakkında suç duyurusunda bulunabilirdik. Olmadı. Bu arada telif hakkı lobilerinin her zaman yaptığı gibi, “fikri mülkiyet” ile “kopyalama hakkı”nı (copyright) birbirine karıştırarak servis etti. Oysa “korsanlar” fikir çalmıyor, sektörün dağıtım tekelini kırıyor. Adaletsiz telif hakları modeline alternatif, eser sahiplerini sektörel sömürüden de koruyan bir çok yeni model var.

Katılım “kitlesel” olmasa da yoğun paylaşımlı, ufuk açıcı bir konferans yaşadık. İnternetin hak ve özgürlükler savunusu, demokrasinin ilerletilmesi ve siyasetin inovasyonu için bize sunduğu imkanları konuştuk. Bu arada sansürle mücadele için yeni fikirler de ürettik. Çok yakında!

BThaber, s:750, 21 - 27 Aralık 2009

14 Aralık 2009

Oyunun Kuralı - “Milli İnternet”

Toplum bilgiyle donanıp bilgi toplumu olmaya çalışıyor, ama devlet bilgiyi kendi malı zannetmekte ısrar ediyor. Bizi dünyaya bağlaması gereken interneti, otoriteler ülke sınırları içine hapsetmekle uğraşıyor.

Türkiye’de İnternet Konferansı’nın 14.sü bu hafta sonu yapılıyor (inet-tr‘09, 13-14 Aralık 2009, İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü). Yani Türkiye’de internet varolalı beri yapılıyor bu konferans. Bu yıl "Sosyal Ağlar", "Yeni Medya" da konuşulacak, ama asıl "Fikri Haklar", "İnternet ve Demokrasi” ve “İnternet yasakları” konuları öne çıkacak. Programın hazırlanması ile ilgili olarak Mustafa Akgül ile sohbet ediyorduk; “Yıllardır yasakları konuşmaktan interneti konuşamadık bir türlü” dedi. Haklıydı elbette. Bunca yıldır olumsuzlukları konuşmaktan bir türlü internetin hayatımıza, ülkemize, refahımıza, özgürlüğümüze sağlayacağı katkıları tartışmaya sıra gelemedi.

“Sosyal ağlar” ve “P2P ağları”, “yer konumlayıcı medya” ve “artırılmış gerçeklik” ile birleşerek hayatımıza neler getirebilir diye sormak yerine, “Bugün hangi sosyal medya hangi gerekçeyle engellendi, telif hakları mı, fuhuşa teşvik mi” diye soruyoruz. İNETD, Youtube yasağını AİHM’ne taşımak zorunda kaldı, çünkü iç hukuk yolları tükendi. Toplum bilgiyle donanıp bilgi toplumu olmaya çalışıyor, ama devlet bilgiyi kendi malı zannetmekte ısrar ediyor. Bizi dünyaya bağlaması gereken interneti, otoriteler ülke sınırları içine hapsetmekle uğraşıyor.

Son bombayı BTK Başkanı Tayfun Acarer patlattı: “Anaposta Projesi”! “Milli arama motoru” kurulacakmış, doğan her çocuğa nüfusuna kayıtlı e-posta adresi verilecekmiş. Yabancı arama motorları ve posta hizmetleri güvenilmezmiş, çünkü yabancıymışlar! Arama motorunun yabancı olması iletişim güvenliğini nasıl zedeliyor sorusuna da bir cevap verir herhalde! Daha kişisel verileri koruma kanununun bile bulunmadığı bu ülkede insanlar güvenip e-devlet hizmetlerini bile kullanamıyor, devletin onlara verdiği e-posta adresini niçin kullansın sorusuna da cevap bekleriz. Herhalde sansürlenecek siteleri önce arama motorundan silecekler, böylece milletin asabı bozulmayacak; milli e-posta hizmetiyle de vatandaş devlete değil devlet vatandaşa “erişmiş” olacak! Oldu olacak, “www” kısaltmasını da “tww” yapalım: Türkiye çapında ağ...

inet-tr‘09’a beklerim. Biz vatandaşlar, internetin demokrasi için nasıl kullanılacağını konuşacağız.

BThaber, s:746, 7 - 13 Aralık 2009

03 Kasım 2009

Oyunun Kuralı - AB İlerleme Raporu, ifade özgürlüğü ve internet

İnternet ve bilişim hukukumuz uluslararası hukuk devleti normlarına uyumlu değil. Yeni olumsuz düzenlemelere baktığımızda, bir sonraki raporun daha sert eleştiriler ve yaptırımlar içereceğini, hatta AİHM kararlarının gündeme geleceğini öngörmek zor olmaz.

Avrupa Birliği’nin 2009 “Türkiye İlerleme Raporu” bir ilke sahne oldu: İnternet sansürü, ifade özgürlüğü başta olmak üzere temel hakların ihlali bakımından açık bir biçimde eleştirildi. 6000‘den fazla sitenin erişime engellenmesiyle kritik bir eşik aşıldı demek ki.
Ulaştırma Bakanlığı, Bilgi Teknolojileri Kurumu (BTK) ve Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB), dünyada yayınlanan onca habere ve rapora rağmen, yaptıklarının internet sansürü olmadığını, “yabancıların” da bunu böyle görmediğini, hatta bu uygulamalarının AB tarafından “öncü ve örnek” olarak algılandığını söyledi. Bakalım, resmiyetinden kuşku duyulamayacak bu raporu nasıl açıklayacaklar?
Raporun “İnsan Hakları ve Azınlıkların Korunması” başlığı altında, “ifade özgürlüğü” bölümünde şu satırlar yer alıyor: “Sık sık yaşanan web sitesi engellemeleri kaygı vermeye devam ediyor. Hukuki ve idari kararlar, istenmeyen içeriği filtrelemek yerine tüm siteyi engelliyor. YouTube Mayıs 2008‘den beri engelli. Facebook, Google Sites ve diğer siteler hakkında bekleyen mahkeme kararları bulunuyor.” Rapor, Türk hukuk sisteminin genel olarak ifade özgürlüğünün korunması için yetersiz kaldığını, savcı ve hakimlerin düzenlemeleri genellikle baskıcı bir tarzda yorumladıklarını, bir çok düzenlemenin sansür amaçlı kullanıldığının altını çiziyor. “Bilgi Toplumu ve Medya” başlığı altında da şu satırlar var: “Bazı web siteleri sık sık mahkeme kararlarıyla engelleniyor. Bu durum, internet erişimiyle ilgili olarak ifade özgürlüğüne saygı gösterilmesini sağlayacak daha güçlü güvencelere ihtiyaç olduğunu gösteriyor.” “Hukuki ve Temel Haklar” bölümünde ise mahremiyet ve kişisel verilerin korunması için gerekli hukuki çerçevenin AB normlarına uygun olarak yaratılması gerektiğine vurgu yapılarak, dinleme ve gözetim uygulamaları eleştiriliyor.
İnternet ve bilişim hukukumuz uluslararası hukuk devleti normlarına uyumlu değil. Yeni olumsuz düzenlemelere baktığımızda, bir sonraki raporun daha sert eleştiriler ve yaptırımlar içereceğini, hatta AİHM kararlarının gündeme geleceğini öngörmek zor olmaz: 5651 sayılı yasanın güçlendirilmesi, iletişim özgürlüğü ve mahremiyet hakkını sakatlayacak yeni FSEK tasarısı, eski RTÜK kanununu andıran Bilişim Suçları Kanun Tasarısı, kişisel verileri koruyacak düzenleme yerine Ulusal Bilgi Güvenliği Kanun Tasarısı...
Nereye Türkiye?

BThaber, s: 742 - 26 Ekim - 01 Kasım 2009

23 Ekim 2009

Oyunun Kuralı - Ulaştırma Bakanlığı, Ulaştırma ve Bilgi İletişim Teknolojileri Bakanlığı mı oluyor?

Bilişim Bakanlığı yok diye dövünenlere müjde! Alın size bakanlık... Ulaştırma Bakanlığı çok geçmeden, önce BTK'nın yetkilerini genişleten bir yasa tasarısı, sonra da bakanlığın adını değiştirip kapsama alanını genişletecek bir başka yasa tasarısı gündeme getirecektir.

Bayrama Myspace ve Lastfm’in erişime engellenmesi ile girdik. 2001‘den beri engellenen 6000 siteye yenileri katıldı. Gizlenmeye çalışılan bu ciddi istatistikle “internet sansürcüsü” ülkeler liginde şampiyonluğa oynamaya başladık.
Bu yazıda internet sansüründen değil, onu da yaratan daha tehlikeli bir gelişmeden söz edeceğim. Çünkü içinde bulunduğumuz olumsuz durum, siyasi partilerin değil, merkeziyetçi, hantal, atıl yönetsel modelin bir eseri...
Ömrünü tüketmiş bu sistem hayatta kalmak için yeni bir strateji deniyor ve operasyonun merkezi Ulaştırma Bakanlığı. Son zamanlarda bilgi ve iletişim teknolojileriyle (BİT) ilgili her şey Ulaştırma Bakanı’ndan soruluyor. Yeni bilişim suçları kanun tasarısı mı çıkacak, Başbakan veya Adalet Bakanı değil, Ulaştırma Bakanı açıklıyor. Bilgi toplumu hedefleri ve yol haritası Ulaştırma Şurası’nda açıklanıyor. Telekomda serbestleşme sağlasın diye yaratılmış Telekomünikasyon Kurumu, Bilgi Teknolojileri Kurumu adını alarak, internet ve BİT ile ilgili herşeyle ilgilenen bir denetim, düzenleme ve müdahale mekanizması haline getirildi.
Operasyon 2006’da başladı...Ulaştırma Bakanlığı Adalet Bakanlığı'nı by-pass ederek 5651 sayılı yasayı çıkarıp interneti kendisine bağladı. Sonra TK'yı BTK yapıp tüm BİT sektörünü benden sorulur dedi. 5651 kapsamında oluşturulan İnternet Kurulu'na STK'ları da alıp bir tampon oluşturdular. Bu arada Bilgi Toplumu Stratejisi yönetişim fobisi nedeniyle başarısız oldu, e-Dönüşüm İcra Kurulu ve DPT etkisizleşti. Başbakanlığa bağlı Danışma Kurulu’nun hazırladığı son e-devlet startejisi de kurumsal yapı ve adresleme dışında yeni bir şey söylemediği için bence ölü doğdu. Nitekim Ulaştırma Bakanı “kabul edip etmeyeceğimiz belli değil, öneriden ibaret” açıklamaları yapıyor.
Bilişim Bakanlığı yok diye dövünenlere müjde! Alın size bakanlık... Ulaştırma Bakanlığı çok geçmeden, önce BTK'nın yetkilerini genişleten bir yasa tasarısı, sonra da bakanlığın adını değiştirip kapsama alanını genişletecek bir başka yasa tasarısı gündeme getirecektir. Bakanlığın yeni adı da muhtemelen” Ulaştırma ve Bilgi İletişim Teknolojileri Bakanlığı” olacaktır. Bakanlığın internet ve sektörün önünü açacağını düşünenler, bugüne kadarki icraatlarına baksınlar!.
Gerçek bir kamu yönetim reformu gerçekleşmeden her gün daha da geriye gideceğiz. Tedavi: AB süreci ve sivil inisiyatifler...

BThaber, s:740, 12 - 18 Ekim 2009

24 Eylül 2009

Özgür Müziğe Dokunma! MÜ-YAP’a Protesto Hareketine Katıl!


"Bu eylemi müzik endüstrisinin çıkarlarının, toplumun ve müzisyenlerin çıkarlarıyla uyuşmadığını , endüstrinin toplumun çıkarlarına aykırı hareket ettiğini göstermek ve bir kamuoyu bilinci oluşturabilmek için yaptık.
Lütfen müzik endüstrisinin temsilcilerine inanmayalım, bize yalan söylüyorlar!”

19 Eylül 2009 tarihinde, yani bayram arifesinde MySpace ve LastFm sitelerinin erişime engellendiğini fark ettik. O sırada sık kullandığım sosyal ağ olan Friendfeed’deydim. Haber bir anda yayılmaya başladı. Önce Sansüresansür grubu viral bir gerilla eylemi organize edip haberi yaydılar, engellemeyi protesto ettiler. bu arada biraz hır da çıkmadı değil. Eş zamanlı olarak yine aynı ortamda aktif olan gruplar Netdaş ve Korsan Partisi oluşumu da sürece katıldı ve haber hızla diğer sosyal ağlarda ve blog alanında da yayıldı. Aynı hızla protesto dalgası da büyüdü. Aktivist gruplarda eylem fikirleri dolaşmaya başladı. Bu fikirlerden biri bugün, yani 23 Eylül Çarşamba günü başladı. Eylemciler özel olarak tasarlanmış CD kapaklarını basıp kutulu CD’ler hazırlıyor ve erişim engellemeden sorumlu olan müzik yapımcıları meslek örgütü MÜ-YAP’a gönderiyorlar. İster boş bıraktıkları, isterlerse keyiflerine göre doldurdukları CD’lerle MÜ-YAP’ı “gerçek spam”e boğuyorlar! Hatta kimisi bu CD’lere John Cage’in ünlü “4.33” adlı “parçasını” yerleştirip ironinin boyutunu daha da koyultuyorlar...

Eylemciler kendilerini “internet vatandaşları” yani “netdaş”lar olarak tanımlıyorlar ve MÜ-YAP’a mesajları çok açık: “Özgür Müziğe Dokunma”!

Postayla, kuryeyle, belki elden da MÜYAP’ın kapısına yığılan CD dağının metaforik anlamı da büyük: Dijital dağıtım kanallarını, networkleri, elektronik ortamı, bir üretim, paylaşım, tüketim mekanı olarak interneti düşman belleyen, hala marketlerde CD’ler satılsın, müzisyenleri ve biz müzikseverleri sömürmeye devam etsinler isteyen bir endüstri meslek kuruluşuna, küçük ve giderek küçülen çıkarlarını korumak adına hepimizin ifade, iletişim ve paylaşım ortamı interneti kullanma hakkımıza müdahale etme cüretini gösterdiği için, bir CD dağı göndermek gerçekten müthiş ironik bir eylem!... Al sana CD!

Müzik yapımcısı ve dağıtımcısı şirketlerin oluşturduğu endüstriyi temsil eden bu meslek örgütü, bir sansür ve baskı aracı olan erişim engelleme aracını kullanarak tüm meşruiyetini kaybediyor. Aslında hayatta kalma savaşı veriyorlar. Amaçlarının “müzik emekçilerinin haklarını korumak” olduğunu söyleseler de, aslında internetle birlikte giderek küçülen kendi aracı endüstrilerinin çıkarlarını korumaya çalışıyorlar. Korudukları hakların ancak çok küçük bir kısmı “müzik emekçilerinin” payına düşüyor. Uluslararası hukuk ilkeleriyle çelişen, birey hak ve özgürlüklerine saygısız bir hukuk sistemimiz olduğu için, bu sistemin engelleme imkanından yararlanarak yasal içerik sunan, bağımsız müzisyenlerin dağıtım kanalı haline gelmiş siteleri bile engelleyerek köşeye sıkıştırmaya çalışıyorlar. İnternet yüzünden anakronik hale geldiklerini, ömürlerini tükettiklerini, daha akıllı davranmaları gerektiğini kabullenmek istemiyor, teknolojiyle, giderek yaygınlaşan paylaşım kültürüyle ve müziğin özgürleşmesiyle savaşa girişiyorlar... Kaybedecekleri belli bir savaşa.

Müzik emekçileri onlardan kurtulduklarında hem daha çok kazanacak, hem de çok daha büyük sayıda, çok farklı coğrafyalara yayılmış nitelikli dinleyicilere ulaşacak oysa. İnternet bunu şimdiden sunuyor müzik sanatçılarına.

Netdaşlar basın duyurularında şöyle diyorlar:

“Müzik endüstrisinin bir kısmı bir kültüre karşı koymaya çalışıyor, bir kültürle savaşıyor ve onu öldürmek istiyor. Endüstrinin gelişimini kendi kısa vadeli çıkarlarına kurban eden bazı meslek organizasyonları her teknolojik yenilik sonrasında yaptıkları gibi, bu yeniliğin ardından da iktidar odağı olma güçlerini kullanarak telif haklarının kapsamını genişletmeye çalışıyorlar, başarılı da oluyorlar. Fakat bu sefer karşılarında ciddi bir muhalefet var: Koskoca bir “internet vatandaşları toplumu”, “netdaş”lar...”
“... dünya değişiyor, ekonomiler değişiyor, para kazanma yöntemleri farklılaşıyor; fakat MÜ-YAP ve benzeri kuruluşlar kendilerine çok para kazandıran, kendilerini çok güçlü hale getiren bir sistemin yıkılıyor olduğu gerçeğini kabul etmek istemiyor. Bunu yaparken “telif hakları”, “sanatçı emeği” gibi kavramları önümüze seriyorlar. Aslına bakılırsa “sanatçı emeği”ni umursadıkları yok, umursadıkları tek şey kendilerini güçlü hale getiren bu düzenin olabildiğince devam etmesini sağlamak ve müzik üzerindeki tekellerini, iktidarlarını kaybetmemek. Artık yaşam sürelerinin sonuna geldiklerinin, müzik endüstrisinin işleyiş tarzının değişmek zorunda olduğunun kendileri de farkında; fakat bu değişimi olabildiğince geciktirmenin, o arada da elde edebilecekleri kadar maddi kazanç elde etmenin peşindeler.
Biz internet vatandaşları, yani netdaşlar olarak bunun bilincindeyiz, bu nedenle MÜ-YAP’ın bu son yasaklama girişimini protesto etmek için bir eylem yaptık. Bu eylem internette şekillendirildi; netdaşların ve internet tabanlı sosyal ağların kesinlikle hafife alınmaması gerektiğini gösterdi. 23 Eylül Çarşamba günü MÜ-YAP’a anonim olarak yüzlerce “protesto CD’si” yollamaya başladık. Bu CD’ler için hazırladığımız görselde mesajımız netti: “Özgür müziğe dokunma!”.
Türkiye’nin dört bir yanından insanlar internet üzerinden bu protestoya dair bilgileri edindiler ve hala da bu CD’leri yollamaya devam ediyorlar. Bu haberi duymamış olabilirsiniz; çünkü bu eylem alternatif medyalarda çokça ses getirmiş olsa da kitle medyasına pek yansımadı.
Bu eylemi müzik endüstrisinin çıkarlarının, toplumun ve müzisyenlerin çıkarlarıyla uyuşmadığını , endüstrinin toplumun çıkarlarına aykırı hareket ettiğini göstermek ve bir kamuoyu bilinci oluşturabilmek için yaptık.
Lütfen müzik endüstrisinin temsilcilerine inanmayalım, bize yalan söylüyorlar!”
“MÜ-YAP'ı protesto etmek için bu görsellerin printer'dan çıktısını alıp boş bir CD kapağına yerleştiriyoruz ve
Mü-Yap Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği Kuloğlu Mah. Turnacıbaşı Sok. No:16 Kat:5 80070 Beyoğlu İstanbul
adresine postalıyoruz!”
Görseller: http://www.divshare.com/download/8613215-410
Destekle, katıl, gönder, özgür müziğe sahip çık!

31 Ağustos 2009

Oyunun Kuralı -İnternet sansüründen, mahremiyet ve iletişim özgürlüğü ihlaline…

İktidar kendisine göre “temiz”, sakıncalı gördüğü yayını susturabildiği, kullanıcıları izleyip denetleyebildiği, Türkiye sınırları içine kapalı bir internet mi istiyor?

“Telekomünikasyon Yoluyla Yapılan İletişimin Tespiti, Dinlenmesi, Sinyal Bilgilerinin Değerlendirilmesi ve Kayda Alınmasına Dair Usul ve Esaslar ile Telekomünikasyon İletişim Başkanlığının (TİB) Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Yönetmelik”in bazı maddelerinde değişiklik yapıldı. Yeni yönetmelik, 5651 sayılı internet sansürü yasasını olağanüstü yetkilerle genişleterek TİB’nın internet üzerindeki etkinliğini artırıyor.

Buna göre, TİB, “internet ortamında yapılan ve 5651 sayılı kanun kapsamına giren suçları oluşturan içeriğe sahip faaliyet ve yayınları önlemeye yönelik çalışmalar yapacak ve bu amaçla, gerektiğinde, her türlü giderleri Kurumca karşılanacak çalışma kurulları oluşturacak”. “İnternet ortamında yapılan yayınların içeriklerinin izlenmesinin hangi seviye, zaman ve şekilde yapılacağını belirleyecek olan TİB, internet ortamındaki yayınların izlenmesi suretiyle”, kanunda yer alan "katalog suçlar"ın "işlenmesini önlemek için izleme ve bilgi ihbar merkezi dâhil, gerekli her türlü teknik altyapıyı kuracak veya kurduracak, bu altyapıyı işletecek veya işletilmesini sağlayacak".

Özellikle yargı dışı izleme, denetim, gözetim, filtreleme ve engelleme yetkileriyle sansür aygıtı güçlendirilirken, kişisel mahremiyet hakkı ve iletişim özgürlüğü ihlallerine kapı açılması demek bu. Bunun bir adım sonrası, vatandaşlık numarasıyla internete bağlanmak ve her gördüğümüz içeriğin, yazıp çizdiğimiz her şeyin kayda alınması mı olacak? İktidar kendisine göre “temiz”, sakıncalı gördüğü yayını susturabildiği, kullanıcıları izleyip denetleyebildiği, Türkiye sınırları içine kapalı bir internet mi istiyor? Yönetmelikte yayınları sürekli olarak izleyip sakıncalı gördüklerini kenara alacak bir teknik sistem tanımlanıyor. Çin ve İran da bu tür sistemleri kullanıyor. Bu sistem sadece yayını değil yayını görüntüleyen, onu yorumlayan bireyleri de izleyebilir. Yani, erişimin engellenmesi ile yetinmeyip, tüm içeriği denetlemek anlamına gelecektir bu.. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nda yapılması düşünülen değişikliklerle bu kez telif hakkı ihlaline engel olmak bahanesiyle izleme devreye girecek. Bu da sansürden bir adım ötesine, yani özel hayatın gizliliği ve iletişim özgürlüğünün engellenmesine kapı açar... Henüz kişisel verilerin yasal güvence altında olmadığı düşünülürse çok ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyayız demektir.

BThaber, s:734, 24-30 Ağustos 2009

16 Temmuz 2009

Oyunun Kuralı - Google Sites da engellendi: "sansüresansür"

Blog dünyasında etkin ve sosyal ağları iyi kullanan bir grup reklamcının bir yıl önce başlattığı ve hızla kitleselleşen "sansüresansür" hareketi, viral karakteri ve gerilla iletişim etkisiyle kısa zamanda oldukça etkili oldu.

İnternet sansüründe bir adım daha atıldı ve "Wordpress", "Geocities", "Blogspot", "Google Groups", "Alibaba", "Youtube", "Dailymotion"'dan sonra, bir başka geniş paylaşım platformu olan "Google Sites"a erişim engellendi. Her zamanki gibi bu kararın gerekçesi kamuoyuna açıklanmasa da, bu kez nedenin Atatürkçü Düşünce Derneği'nin Atatürk'e hakaret gerekçesiyle açtığı bir dava olduğu tahmin ediliyor.

Kullanıcı katkısının dönüştürdüğü internet, çok sayıda insanın kullandığı, bilgi paylaştığı, proje geliştirdiği, çalıştığı, topluluklar kurduğu web platformlarını daha değerli kılıyor. Dolayısıyla, şikayet konusu olan bir içerik yüzünden bunca kullanıcının mağdur edilmesi de tepki yaratıyor. Bu durum başta 5651 sayılı internet yayıncılığı kanunu olmak üzere olumsuz düzenlemelerin ve uygulamaların doğrudan sansüre yol açtığı savını da doğruluyor.

Şimdiye kadar yaklaşık 2700 sitenin engellendiğini biliyoruz. Yetkililerin açıklamalarına göre bunların sadece %30'u çocuk pornografisi gerekçesiyle engellenmiş. Geri kalanı, müstehcenlik, fuhuş, Atatürk'e hakaret, intihara yönlendirme, sağlık için tehlikeli madde temini gibi, oldukça muğlak ve göreli gerekçelerle, kimi zaman da gerekçesiz olarak engellenmiş bulunuyor. Çocuk pornografisi ilgili davalarda onca beraatle karşılaştıktan sonra bu gerekçenin de nesnel olarak değerlendirildiğinden kuşku duyuyoruz.

İnternet sansürüne yönelik tepkiler şimdiye kadar özellikle bilişim STK'ları tarafından çeşitli biçimlerde dile getirildi veya hukuki girişimlerde bulunuldu. Ama bu tepkiler özellikle kamuoyu baskısı yaratmak bakımından pek işe yaramış görünmüyor. Blog dünyasında etkin ve sosyal ağları iyi kullanan bir grup reklamcının bir yıl önce başlattığı ve hızla kitleselleşen "sansüresansür" hareketi ise, viral karakteri ve gerilla iletişim etkisiyle kısa zamanda çok daha fazla iş başarmış durumda (www.sansuresansur.org). Blogların kendi kendilerini kapatmasıyla başlayıp, kullanıcıların oluşturduğu malzemenin sergilenmesiyle, sticker'lar, afiş çalışmalarıyla ve son olarak da "yay!" hareketi ve bir dizi iletişim filminin yayılımyla devam eden hareket giderek büyüyor. Özellikle sosyal ağların ve medyanın etkin kullanımı ve internetten fiziksel dünyaya doğru yayılımcı karakteri bu hareketi farklılaştırıyor. İnternet sansürüyle mücadele etmek için yeni politik katılım teknoloilerini kullanmak iyi bir fikir.

BThaber, s:728, 12- 18 Temmuz 2009

19 Ocak 2009

Oyunun Kuralı - Yeni Ticaret Kanunu, yönetişim ve kriz

Şeffaflığın elektronik ortamda mümkün kılınması, e-güven altyapısının tesisi gibi adımlar KOBİ'ler başta olmak üzere şirketlerimizi evrensel standartlara yaklaştıracak, böylece bu kriz atmosferinde onlara küresel entegrasyonun yolunu açarak güçlendirecek. 

50 yıl önce yürürlüğe girmiş olan Türk Ticaret Kanunu bugüne kadar birçok kez değişikliğe uğradı. Nihayet tamamen değiştiriliyor. 50 yılda ticaret yapma tarzı tamamen değişti, kanunun da değişmesinin vakti çoktan gelmişti. Meclis gündeminde bulunan yeni Türk Ticaret Kanunu Tasarısı, 1999 yılından beri hazırlanıyor. Çok sayıda sivil toplum kuruluşu, akademisyen, meslek örgütleri bu tasarıya katkıda bulundu. Tasarının AB müktesebatına uyum açısından sağlayacakları bir yana, özellikle bilgi ve iletişim teknolojilerinin iş dünyasına nüfuzu bakımdan önemli katkılarda bulunması bekleniyor. Tüm sermaye şirketlerine bir web sitesi kurma zorunluluğu getirilmesi ve böylece şeffaflık, hesap verebilirlik ve sorumluluk olarak özetlenebilecek uluslararası kurumsal yönetişim ilkelerinin iş hayatına hâkim kılınması da bunların başında geliyor. Şeffaflığın elektronik ortamda mümkün kılınması, e-güven altyapısının tesisi gibi adımlar KOBİ'ler başta olmak üzere şirketlerimizi evrensel standartlara yaklaştıracak, böylece bu kriz atmosferinde onlara küresel entegrasyonun yolunu açarak güçlendirecek. 
Hal böyleyken Sermaye Piyasası Kurulu başkanı çok talihsiz bir açıklamada bulundu ve web sitesi yükümlülüğünün "küresel finansal kriz ortamında maliyetin düşürülmesi gereği tekrar gözden geçirilmesi"ni istedi. Yönetişim ilkelerine ters iş yapmanın, şeffaflık korkusunun, böylece de küresel pazarlarda sahip olunan kötü imajın maliyeti ile karşılaştırıldığında bir web sitesinin maliyeti ne kadar olabilir? Üstelik zorunluluk gereği sahip oldukları bu web siteleri kısa sürede şirketlerimizin en önemli satış ve pazarlama araçları haline gelebilir. TOBB verilerine göre, Türkiye'deki şirket sayısı 1,3 milyon civarında. Web adresine sahip şirket sayısı ise 130 bin. Büyük şirketlerin yüzde 90'ının bir sitesi bulunurken, orta ölçeklilerde bu oran yüzde 50'de kalıyor. Küçük şirketlerin ise yüzde 90'ının web sitesine ihtiyacı var. Yasa koyucu çıtayı yüksek tuttuğu için eleştirilebilir. Ama bu sıçrayışı yapmak için zaten yeterince geç kalmadık mı? 

04 Ocak 2009

Herkes hak ettiği biçimde yönetilirmiş


Bilgi ekonomisi uzmanı Dr. Özgür Uçkan, 2008'in son günlerinde hizmete giren "e-devlet"imizi eleştirdi.

Ropörtaj: ECE KOÇAL

Özgür Uçkan, e-devletin faydalı olması için öncelikle zihniyet dönüşümü yaşanması gerektiğini söylüyor.

Devlet kurumlarında saatlerce, günlerce sürünerek hallettiğiniz işleri internette kısa sürede gerçekleştirmeyi hedefeyen e-devlet projesi, sonunda hayata geçti. Ama pek çok aksaklıkla... Örneğin e-devletten faydalanmak için öncelikle PTT'ye gidip e-imza almak gerekiyor..

Birçok devlet kurumundan bilgi edinme ve işlem gerçekleştirme olanağı tanıyacak olan e-devletin kapısı www.turkiye.gov.tr, üç hafta önce açıldı. Amaç, vatandaşın kuyruğa girme zahmetine girmeden, devletle ilgili tüm işlerini internette halledebilmesi... E-devlet gerçekten bu hayalleri gerçekleştirecek mi, diye merak ettik ve İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde bilgi ekonomisi, ağ ekonomisi, enformasyon tasarımı ve yönetimi, iletişim tasarımı, tasarım yönetimi konularında ders veren Dr. Özgür Uçkan'la buluştuk. 2003'te E-Devlet, E-Demokrasi ve Türkiye isminde bir kitap da yayımlayan Uçkan, e-devletimizi pek çok noktada eleştirmekten kendini alamadı: "E-devlet sadece çıban. Cerahatin fışkırdığı yerlerden biri. Biz sivilce dolu, ergen bir surata sahibiz. Her yerimizden cerahat fışkırıyor. Aynı zamanda sevimli bir çocuğuz. Bir de toramanız! Herkesin bize ihtiyacı var. 17. büyük ekonomiyiz. Bu kadar büyük bir ekonominin kendini yönetmesine izin verildiği nerede görülmüş!"

- Sizce 2003'ten bu yana e-devlet projesi nasıl gelişti? Kitabınızda olumsuz bir tablo çizmiştiniz. Hâlâ öyle mi düşünüyorsunuz? 
- Evet kapımız açıldı. O kitapta dile getirdiğim önerilerin yüzde 60'ı gerçekleştirildi. Kapı da onlardan biri. E-devlet'in dört aşaması olduğunu söylüyordum. Son aşaması entegrasyon aşamasıydı. Kapı da açılınca, çok ciddi ilerlemeler olduğunu söyleyebilirim. Ben kitabımı yazdığımdan beri Türkiye'de çok şey değişti. Değişmeyen tek şey, edemokrasinin hâlâ olmaması. Bir ülkede demokrasi kısmen ve vesayet altında varsa, elektronik olarak olması çok sanal olurdu.

YURTTAŞ, MÜŞTERİ GİBİ GÖRÜLMELİ 
- E-devlet nedir? Ne işimize yarayacak? 
- E-devlet en genel çerçevede mekanik olarak tanımlarsak, şirket modelinin devlet modeline yerleşmesidir. Bir tarafta müşteri vardır, yani yurttaş, onun memnuniyeti ve talebi önemlidir. Öteki tarafta da hizmet sektörü vardır, o da devlettir. Çok net bir şekilde hizmet sektörü nasıl yapılanıyorsa, nasıl iş modelleriyle gelişiyorsa devlet aynı şekilde gelişerek, "Ben devletim, ben büyüğüm," demeden bu hizmetleri onun ayağına getirmeli. Yedi gün, 24 saat. Bu en mekanik çerçeve.

- Tek başına bunu yapmak yeterli mi? 
- Sadece bunu yapmak hiçbir şey ifade etmez tabii... Böyle olursa kullanıcılarınızın sayısı çok düşük kalır. Kullananlar da meraktan kullanır. Bir şirket, müşteri memnuniyetini göz önüne almazsa iflas eder. Devlet de aynı şekilde iflas eder. E-devlet aslında bundan dört yıl önce tüm dünyada iflas etti.

- Neden, kullanılmadı mı? 
- Hem kullanılmadı hem de bizim güven altyapısı dediğimiz şeyi oluşturmadı. E-devlet hizmetlerinde çok önemli kişisel bilgiler dolaşır. Siz çok bilinçli kullanıcı olarak özellikle e-devleti kullanmamayı seçebilirsiniz. Çünkü İngiltere'de, Amerika'da çok ciddi skandallar oldu. Devlet, bunu güvence altına almadı.

- Nasıl skandallar olmuştu? 
- İngiltere'de son patlayan skandal, Sosyal Sigortalar Kurumu'nun özel verileri çalındığı için yaklaşık 1.5 milyon kişinin özel verisi tehlikeye girdi. Bunun insanlara yarattığı maliyet devasa boyutlarda. İnsanlar çok rahatlıkla bir araya gelip İngiliz devletini iflas ettirecek tazminat davaları açabilir. Siz e-güven ve e-hukuki altyapısını kurmadan e-devleti yaptığınız anda, bilinçsiz kullanıcı çok ciddi zararlarla karşı karşıya kalır.

- Bizim bilgilerimiz nasıl korunabilir? 
- İngiltere'de kişisel verilerin korunması kanunu vardır. Türkiye'de 15 yıldır kişisel verilerin korunması kanunu tartışılıyor. Hâlâ Meclis gündeminde. Bu yokken aslında e-devlet yoktur da... Türkiye'de yasa neden çıkmıyor? Çünkü jandarma gidiyor, "Ben bilgilere erişebilme ayrıcalığı istiyorum," diyor. Polis gidiyor, "Ben de erişmek istiyorum," diyor. Herkes "Bilgiler bende dursun," diyor. Sana ne benim bilgimden! Vatandaşın bilgisi kamu malı değildir. Güvenmediğim e-devleti ben neden kullanayım? Gerekirse kuyruğa girerim, bilgilerimi yüz yüze veririm, ama kullanmam. Bu yüzden e-devlet dört yıl önce tüm dünyada iflas etti. Ve dünya oturup düşündü, "Yeni kuşağa geçmemiz gerek," diye. Türkiye genellikle olduğu gibi bu konuda da ayak sürüyor. Mekanik olarak uyum sağlıyor ama zihniyet olarak sağlayamıyor. Mekanik anlamda dünyada çok da fena bir yerde değiliz. Ama aynı şeye hesap verilebilirlik, yönetişim ilkeleri gibi endekslere göre bakarsak, e-devletimiz dünyada sonuncu sıradadır. 2008 Birleşmiş Milletler E-Devlet Araştırması bunu açık bir şekilde ortaya koyuyor. Zihniyet dönüşümünü bir yaşasak, 72. sıradan anında 35. sıraya yükselebiliriz.

- Peki zihniyet dönüşümü nasıl sağlanacak? Sadece edevlette değil pek çok alanda en büyük problem bu...
- Bu, Türkiye'deki merkeziyetçi yönetim saplantısının suçu. Bu da Osmanlı'ya kadar gidiyor. Dolayısıyla sadece bürokratları suçlamıyorum. Antik Yunan'dan beri çok temel bir laf vardır: Herkes hak ettiği biçimde yönetilir. Türkiye'deki e-devlet kullanıcıları demek ki böyle bir e-devlet hak ediyor.

HANİ ÇABA SARF ETMEYECEKTİK! 
- www.turkiye.gov.tr açıldı. Ben bir vatandaş olarak bu e-devlet kapısından nasıl faydalanabilirim? 
- PTT'ye gitmeniz gerekiyor. Bu çok ironik. E-devlet en başından beri PTT'ye gitmeyelim diye yapıldı. Vatandaşın en çok gittiği yer PTT'ydi. Artık o kadar gitmiyoruz. Ama bunu sağlayan devlet değil, dünya ekonomisidir. Kartpostal mı yolluyoruz artık, mektup mu yazıyoruz? Ama uzun zaman harç yatırmak vs. için gittik. Sonra bunları da bankalara taşıdık. Elektronik bankacılık sayesinde gitmeden onu da hallediyoruz. Bugün bana kimse "Yıllar öncesinin o PTT'sine git, elektronik imza al," demesin. E-imzanın yaygınlaştırılması da devletin görevidir, benim değil. Kimse bana "E-imzan yok, buraya giremezsin," demesin. Vatandaşın e-imzası yoksa, devlet yüzünden yok. Ya bu kanun geç çıktığı için ya da yönetmelik saçma olduğu için. E-imza almak için çaba göstermeniz gerek. Halbuki e-devlet, ben çaba göstermeyeyim diye var. E-devletin maliyeti biliniyor. Bu para benim cebimden çıkıyorsa, bana kalkıp ekstra şu kadar para harca, bir de kafan karışsın diyemez. Sorun e-devlet sistemini yapanlarda değil, kafalarda! Örneğin noterler bunu istemiyor. Çünkü bir anda çok ciddi bir gelirden olacaklar. Ama isteseler de istemeseler de e-noterlik olacak.

- Doğrusu nasıldır peki? 
- Çok kolay bir şekilde o kapıdan girmek gerek. Başka yerlere nasıl giriyorsam, oraya da girebilmeliyim. Dünyada böyle bir şey yok. Ama o denetlemek istiyor. Mümkünse suratını göreyim, diyor. Ben parasını ödeyen müşteriyim ve vatandaş olarak hiç memnun değilim. Demek ki başarısız.

- Harcanan paralar boşa mı gitti? 
- Hayır. Bunun çoktan yapılmış olması gerekiyordu. Biz bunu yedi-sekiz yıldır konuşuyoruz. Bu nedenle kaç para kaybettiğimizi biliyor musunuz? Bunun hesabını kim verecek? 

- 2009'da 1 milyon kullanıcı öngörülüyor. Mümkün mü? 
- Öngörebilirler, çok önemli değil. Önemli olan öngörmek değil, mümkün kılmak. Önümüzdeki bir yıl içinde 1 milyon kullanıcı, bundan sekiz yıl önce geliştirilmesi gereken bir proje için komik ve ironik. Toplam e-devlet maliyeti, başka konularla karşılaştırıldığında o kadar büyüktür ki...

- Ben bu e-devleti neden kullanmalıyım? 
- Eskiden bankada kaybettiğiniz zamanı sekizle çarpın, devlet kurumlarında onu kaybediyorsunuz. Zaman, para, benim oraya gitme param, kaybettiğim paranın bana maliyeti gibi bunun ekonomik ölçümleri var. Vatandaşa sağladığı katkı devasa boyutlarda.

- E-devlet benim mahremiyetimi koruyacak mı? 
- Binlerce e-devlet çalışanı ve işçisine teşekkür ederim. Bakanlar onları teselli etmiyor, bari biz edelim. 15-20 yıldır bu işin içindeyim. Onlar da öyle. Onlar savaşçı. Onlar olmasaydı, bunların hiçbiri olmazdı. Vatandaş sarayın kapısına gidip "E-devlet isterük!" diye tutturmuyor. İyi ki o teknisyenler var da bu işin standartları onlar tarafından bilindiği için, kimse onlardan talep etmediği halde, onlar bu standartlara uygun olarak bazı şeyleri geliştirdiği için durumumuz çok kötü değil.

- E-imza güvenli mi? 
- Evet. Güvenli olması, bizim sayemizde değil. Küresel standartlar sayesinde. E-imzaya geç geçilmesinin Türkiye ekonomisine maliyetini ölçen var mı? Zaten e-imza iş dünyasının baskıları yüzünden çıktı. Adamlar bizimle dalga geçiyordu, "Sizin memlekette e-imza yok mu?" diye.

15 Aralık 2008

Oyunun Kuralı - Neyi seçiyoruz?

Hükümet IMF ile anlaşırsa umarım bu parayı İsviçre'deki hesaplarından kendilerine "borç" veren "kriz lobisi"ne kaptırmaz da, kriz bahanesiyle işsiz bırakılanlara veya işsiz kalma korkusundan karın tokluğuna çalışanlara yönelik bir programa ve ülkenin geleceğine, teknoloji yatırımlarına, eğitime,  sosyal katılıma harcar.
Küresel "kriz" ya da artık adını koymak gerekirse "ekonomik paradigma dönüşümü", hız kesmeden sürüyor. Küreselden ulusala doğru bir kurumsal değişim yaşanacağı kesin. Küresel finansal sistem yeniden yapılanarak yüzünü "yeni" reel sektörlere dönecek; geleneksel sanayi de ancak yeni teknolojilerle kurduğu ilişki ve yeni "realite"ye dönüşme gücü sayesinde ayakta kalabilecek. Askeri-endüstriyel komplekslerin devri kapandı. Dünyayı teknolojik inovasyon, enerji ve gıda yönlendirecek. 
Peki, Türkiye'de neler oluyor? Biz paradigma dönüşümüne hazır mıyız? ABD hegemonyasının zayıfladığı, yeni dengelerin ortaya çıktığı, gelişmekte olan ülkelerin küresel oyuncu olma şansını yakaladığı bir dönemde Türkiye'nin önünde büyük bir fırsat var. Bunun için bilgi ekonomisine geçmek, inovasyonu KOBİ'ler başta olmak üzere iş yapma ortamının temel dinamiği haline getirmek, teknolojide lig atlamak gerekiyor. Biz ne yapıyoruz? Bu amaçlar için zaten çok yetersiz kalan "Bilgi Toplumu Stratejisi"ne bağlı eylem adımları mehter ritminde ilerliyor. BİT sektöründe rekabet ortamı halen oluşturulmuş değil, sorumlu kurumlar enerjisini ve bütçesini internet erişimimizi kısıtlamaya harcıyor. Ar-Ge kanunu çıktı, ama hala desteklerin çoğu Tübitak enstitülerine gidiyor, üniversite-sanayi işbirliğinde bir gelişme yok. BİT sektörünün üzerindeki benzeri görülmemiş vergi yükü korunuyor. "E-dönüşüm" bırakın ülkeyi devleti bile yeterince dönüştüremedi. Denetimi zorlaştıran yeni ihale kanunu Meclis'ten geçti. Biz online ihale beklerken AB'nin şeffaflık, hesap verebilirlik ve sorumluluk kriterleri açıkça ihlal edildi. Ne de olsa seçim var!
Krize karşı verilecek en iyi cevap, bilgi ekonomisine dönüşüm için gereken yatırımları hızlandırmak. Ama biz acaba 3G ihalesi de kriz kurbanı olur mu diye korkuyoruz. Hükümet IMF ile anlaşırsa umarım bu parayı İsviçre'deki hesaplarından kendilerine "borç" veren "kriz lobisi"ne kaptırmaz da, kriz bahanesiyle işsiz bırakılanlara veya işsiz kalma korkusundan karın tokluğuna çalışanlara yönelik bir programa ve ülkenin geleceğine, teknoloji yatırımlarına, eğitime,  sosyal katılıma harcar. Ama ah, önümüzde seçim var! Tabi tabi, iki yıldır bu ülkede seçim var!