Toplumsal kesimlerin taraf olmadığı, denetimsiz bir hukuk sadece sosyal adaletsizliği yeniden üretir.
Bu başlığın ardında insan hemen "devleti" kelimesini arıyor. Öyle ya, "demokratik hukuk" ancak "devlet" öznesinin sıfatı olabilir! Bu kez öyle değil. Bu başlıkta hukuk özne, demokrasi de sıfat. Çünkü "demokratik hukuk devleti" dediğiniz zaman, alışkanlıkla araya "laik", "sosyal" gibi sıfatlar da katılıyor, devlet öne çıkıyor, demokrasi ve bu arada hukuk da güme gidiyor!
"Demokratik hukuk" önce bireyin ve toplumun ihtiyacı, devletin değil. Son dönemde hukukun giderek tartışılır olması aslında hayırlı bir süreç. Bu tartışmayı körükleyen olayların pek de hayırlı olmaması buna engel değil. "Hukuk devleti" kavramının kendi başına anlam ifade etmediğini bu tartışmalar sayesinde öğrendik. Şu ünlü "demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti" tamlamasının mantık gereği "demokratik olduğu için laik ve sosyal" diye okunması gerekirken, kendini devletin yerine koyan bir kısım "yetkilinin" "laik devleti" korumak adına hukuku anti-demokratik bir araç olarak kullandığına tanık oluyoruz. Böylece hukukun devlete özel bir egemenlik alanı olmaması gerektiğini de yavaş yavaş öğreniyoruz. Beypazarı yargıcı Orhan Gazi Ertekin'in dediği gibi, "'Hukuk devleti' kavramının sınırlarına gelmiş bulunuyoruz. Bu kavramın verimsizliği artık yeni şeyler söyleme zamanı geldiğini gösteriyor ise eğer Türkiye'de hukuk devleti talebi yerine hukuk demokratlaşmalı demeye başlamamız lazım." (Radikal İki, 08/06/2008)
Şimdilik tek tük seslerle başlamış olsa da (Etyen Mahçupyan - 2000, Ahmet Çiğdem ve O. G. Ertekin - 2008) bu tartışmanın verimli olacağı belli. Çünkü hukukun demokratikleşmesi, laik ve sosyal hukuk devletinin asıl teminatı olacak. Çünkü "bireyi dine, devlete ve piyasaya karşı ancak demokratik hukuk korur" (A. Çiğdem, Taraf, 21/04/2008). Çünkü toplumsal kesimlerin taraf olmadığı, denetimsiz bir hukuk sadece sosyal adaletsizliği yeniden üretir. Çünkü bu köşede defalarca dile getirdiğimiz gibi, "bilgi toplumunun hukuksal altyapısı" öncelikle demokratik olmak zorunda. Çünkü geleceğimiz buna bağlı… Hukuk hukukçulara bırakılamayacak kadar önemli...
BThaber, s:676, 23 - 29 Haziran 2008
29 Haziran 2008
Oyunun Kuralı - "Demokratik hukuk"
15 Kasım 2007
Cumhuriyet, demokrasi ve ekonomi
Ekonomimizi bilgiyle, demokratik iradeyle, katılımcı uzlaşıyla yeniden biçimlendirip düze çıkmak ve refahı paylaşmak dururken, artık usandığımız bu müsamereyi tekrar seyretmenin ne gereği var?
Cumhuriyet'in 84. yılını "kutladık". 84 yıl az zaman değil. Ama hakkımızda hiçbir şey bilmeyen ve dışarıdan bize, gündemimize, başımıza gelenlere bakan biri, cumhuriyeti daha yeni kurduk sanır! Bunca yıl geçmiş, biz hala rejimi korumaya ve kollamaya çalışıyoruz. Demokrasiyi cumhuriyetin en büyük tehdidi olarak algılıyoruz. Halka güvenmiyoruz, demokrasi için "olgunlaştığını" düşünmüyoruz. Otoriter baba hala başrolde…
Son seçimler ve referandum halkın talebinin demokrasi olduğunu net bir biçimde gösterdi. Ne oldu? Savaş tamtamları çalmaya, korku üretimi hızlanmaya, "milli hassasiyetler" kızıştırılmaya, ırkçı "refleksler" özenle kurgulanmaya başladı. Her yerde "hainler" görür olduk. Yine kendimizden başka "dostumuz" kalmadı. İçimize kapanmaya itiliyoruz. Gözlerin "sınır ötesi"ne çevrildiğine bakmayın. Asıl hesap içeriye yönelik. Biz bize kalalım ki, yetmiş yıllık "iktidar tiyatrosu" bir kez daha payandalarla, derme çatma dekorlarla, klişe senaryolarla sahnelenebilsin! Mümkün mü? Sınırlar bu kadar geçirgen, dünya bu kadar küçükken, mümkün mü? Değil elbette, ama bu oyunu sahneleyenlerin aklı iktidar hayaline zincirlenmiş olduğu için gözleri bir şey görmüyor…
Peki, ne olacak? Bilmiyorum. Bana bir kez daha akıl tutulacak, hayatlar sönecek, umutlar kırılacak, değerler kaybolacak, enerji kaçacak ve çok değerli zaman heba edilecek gibi geliyor. Buna katlanacak gücümüz kaldı mı?
Demokrasi olmadan cumhuriyetin ne anlam taşıdığını yüksek sesle sormanın zamanı değil mi? Cumhuriyetin öncelikle fırsat eşitliği olduğunu, özde eşitlik için devletin bir hukuk devleti olarak tanımlanması gerektiğini, bunun da demokrasiyi zorunlu kıldığını ilan etmenin zamanı gelmedi mi?
Coğrafyamız "cumhuriyetlerle" çevrili. Devlet başkanlarının soyadları hep aynı olan, ordu, istihbarat, bürokrasi üçgeniyle yönetilen, milli geliri yerlerde sürünen bu "otoriter cumhuriyet"lerden biri olmaktan bizi alıkoyan ne? Bu soruya birçok cevap verilebilir. Ama bu cevapların tümünde "ekonomi" sözcüğü bir biçimde geçer. Türkiye "büyük" bir ekonomi. Dolayısıyla küresel hesapların içine dâhil edilmek zorunda. Ama bu, "güçlü" bir ekonomi olduğumuz anlamına gelmiyor maalesef. Pazar olarak, iletken olarak, etken olarak önemli bir ekonomiyiz. O "otoriter cumhuriyetler" gibi bir "kaynak ekonomisi" de değiliz. Dolayısıyla kaynaklarımızı kontrol etmekle yetinemezler. Ama ekonomimizi kendimizin kontrol etmesine de pek izin vermek istemezler. İçinde debelendiğimiz oyunun adı bu işte!
Cumhuriyete "ihanet" edenlerin aslında kimler olduğu açıkça ortada değil mi? Oysa tam da bir fırsat yakalamıştık! Halkın iradesinin demokrasiye yöneldiği, fırsat eşitliği ve adil paylaşım temelinde refah talebini yüksek sesle dile getirdiği bir fırsat… Ekonomimizi bilgiyle, demokratik iradeyle, katılımcı uzlaşıyla yeniden biçimlendirip düze çıkmak ve refahı paylaşmak dururken, artık usandığımız bu müsamereyi tekrar seyretmenin ne gereği var?
BThaber, s:644, 5 -11 Kasım 2007
03 Haziran 2007
Geleceği seçmek…
Hala cumhuriyeti nasıl ve kimlerden koruyacağımızı tartışıyorsak, demokrasiyi cumhuriyetin hedefi değil de tehdidi olarak görebiliyorsak, ortada çok ciddi bir sorun var demektir.
Bildik siyasi figürler, sanki günahları sıfırlanmışçasına karşımıza çıkıp kerameti kendinden menkul vatan kurtarıcıları sıfatıyla sosyal amnezimize hitap edecekler. Şizo-muhafazakarlar, daha “yeni” demokrat olmuşlar, birleşik “sosyal” statükocular, “vatan” seviciler, etnik sentetikler… Bir yanda cumhur cepheciler, diğer yanda ulvi sermayeciler…
Seçeneklerimizi konumlayan söylemlerin fiilleri seçim dili gereği gelecek zamanla çekiliyor, ama bu gelecek halkın değil iktidarın geleceği… Korku fabrikatörlerinin geleceği…
Seçimin bizim geleceğimize dair olması gerekmiyor mu? Gelecek korkularımız arasında seçim yapıyorsak, seçtiğimiz seçeneksizlik değil mi? Gelecekte nasıl bir toplum, nasıl bir yaşam kalitesi, nasıl bir refah paylaşımı, nasıl bir kalkınma istediğimizi değil de, nasıl hayatta kalacağımızı, bunun için özgürlük, adalet ve bağımsızlıktan ne kadar taviz vermemiz gerektiğini konuşuyorsak, aslında neyi seçiyoruz? Enerjimizi ve irademizi temsil edecek bir iktidarı mı? İktidarı ödünç verdiklerimizin bizi (en çok da bizden) nasıl koruyacaklarına göre oy veriyorsak, seçim yapmış sayılır mıyız?
Demokrasinin, dolaylı, dolayısıyla da sorunlu temsiliyet mekanizmasıyla, sınamaya odaklı seçim sistemiyle, kalıcı bürokratik aygıtlarıyla, hukuk devleti kurallarıyla ve sivil kurumsallaşmayla aradığı şey, ortak faydaya odaklı ortak aklın işlerliğidir. Bu yüzden hayati alanlarda üretilen politikalar seçimlerin temel seçeneklerini konumlayan ana çizgiler olarak algılanır. Demokrasilerde elbette…
Tek partili dönemin bitişinden beri hala cumhuriyeti nasıl ve kimlerden koruyacağımızı tartışıyorsak, demokrasiyi cumhuriyetin hedefi değil de tehdidi olarak görebiliyorsak, ortada çok ciddi bir sorun var demektir.
İktidar partisinin katılıma kapalı karar verme ve strateji üretme mekanizmaları yüzünden hiç de şaşırtıcı olmayan son sansür girişimleriyle (*) taçlandırdığı “politika”larının dışında, hangi partinin bilgi toplumu ve bilgi ekonomisi, inovasyon ve bilim-teknoloji politikasını biliyoruz? Bu politikalar seçimimizde ne kadar rol oynayacak? Bunu bir düşünün. Sonra kendinize ve geleceğe ne kadar inandığınızı sorgulayın.
----------------------------------------------------------
(*) Cumhurbaşkanı'nın onaylamasıyla yasa (Ulaştırma Bakanlığı internet yasası) yürürlüğe girdi. Dolayısıyla "girişim" sözcüğünü "mekanizmalar" sözcüğü ile değiştirmek uygun olur. Türkiye'nin küresel ligi belli artık: Suudi Arabistan, İran, Çin ekseninde yer alıyoruz...
BThaber, 28 Mayıs – 3 Haziran 2007 / s:622
http://www.bthaber.com.tr/yazar_sayfalari_bireysel.phtml?yazi_id=545000292
22 Mayıs 2007
Sonlu oyunlar, sonsuz oyunlar…
Ulusal şizofreni akut mu kronik mi, bunu zaman gösterecek… Ama küresel sonsuz oyunun ritmi uyarınca zamanın giderek daha hızlı aktığını düşünürsek, yarın 2023 zaten…
Geçtiğimiz Cumhuriyet Bayramı vesilesiyle yine bu köşede “2023’te nasıl bir Cumhuriyet?” diye sormuş ve şöyle yazmıştım: “Cumhuriyetin geleceği bir ‘ulusal irade’ konusudur. Ama bu irade bizi yönetmeye çalışanların sandığı gibi soyut, bir tür ‘milli magma’ olan bir ulusun ‘ulvi’ iradesi değil, ulusu oluşturan tüm kesimlerin katılımı ve paylaşımıyla, yani ortak aklıyla uzlaşarak üretilen ve sıçramaları gerçekleştirmek için onsuz edilemez somut iradedir. “
Çünkü ancak ulusun ortak aklı ulusal fayda üretebilir. Akıl parçalandığında, yani mantıksal çelişki döngüsüne girip kamplaştığında ne ürettiğini görüyoruz. Çünkü paydaşların aklı kendi yararına çalışır, ancak ulusal akıl yürütme bu gerilimi verimli kılacak bir ortak payda üretebilir. Ortak akıl “temsil” de edilemez. Meclis başta olma üzere hiçbir yönetsel mekanizma bu iddiada bulunamaz. Demokrasilerde temsil edilen iradedir, akıl değil.
Hassas bir dönem yaşıyoruz. Küresel oyunun eşik etkisi göstereceği noktaya geldik ve oyun alanının orta yerindeyiz. Oyunun kuralları ve sınırlarıyla da oynama gücüne sahip oyuncularla karşı karşıyayız. Şimdiye kadar, bizi aşan bir “sonsuz oyun” içinde sürekli değişen bu kuralları her defasında verili kabul edip “sonlu oyunlar” oynamışız. Elimizi aça aça elimizdekinden olmuşuz. Gündemimize bakın, geleceğimizin gündemimizde nasıl bir yer tuttuğuna bir bakın… Yarın parçalanıp ortadan kalkacakmışız gibi yaşıyoruz. Aklımız kazanmaya odaklanamadığından rakibin hamlelerine göre oynuyoruz. Hamlelerimizi tasarlayamıyoruz, bugünü atlatmaya koşullanmışız. Akıl parçalanıyor…
İktidara göre değişmeyen, tutarlı ve etkili politikalarımız olamadı bir türlü. “İç güvenlik” dışında hiçbir hayati konuda politikamız yok. Enerji, bilgi ve iletişim teknolojileri, tarım, dış güvenlikte alternatif işbirlikleri, inovasyon, ihracat, KOBİ, sektörel öncelikler, finans akışının denetimi… Çünkü bu politikalara sahip olmak için ortak akla ulaşmak, uygulamak için de bu aklı ulusal irade statüsüne taşımak zorundasınız. Biz, en azından 50’li yıllardan beri aklımızı başımızdan alan bu oyunun içindeyiz. Ulusal şizofreni akut mu kronik mi, bunu zaman gösterecek… Ama küresel sonsuz oyunun ritmi uyarınca zamanın giderek daha hızlı aktığını düşünürsek, yarın 2023 zaten…
Pardon, yarın “seçim” var değil mi?
BThaber, 14 – 20 Mayıs 2007 / s:620
http://www.bthaber.com.tr/yazar_sayfalari_bireysel.phtml?yazi_id=545000145
24 Şubat 2007
2023’te Nasıl Bir Cumhuriyet?
Bu gecikmiş bir Cumhuriyet Bayramı yazısı değil maalesef. Çünkü geçmiş Cumhuriyet bayramını geleceğe güven değil, bugünden korku duyarak,. bölünür müyüz, örtünür müyüz diye kamplaşarak “kutladık”.
Nedense “gelecek” deyince aklımıza gençlik gelmiyor. “Cumhuriyet”, her birimiz ve çocuklarımız için en kısa sürede özgürlük, adalet, refah ve bağımsızlık anlamına gelmez mi? Bu bayram da kimse bu sözcükleri kullanamadı, hep beraber “hayatta kalma” edebiyatına devam ettik. Çünkü cumhuriyet, güç sahibi herkesin elinde beslendiği statükoyu koruyacak, yorumu çıkara bağlı bir kavram haline geldi.
2023 bizim için “sihirli” bir sayı. Gelecek vizyonu deyince bu tarihten öteye pek geçemiyoruz. Yüzyıllık cumhuriyet neye benzeyecek acaba? 2023’te nasıl bir “Cumhuriyet” bekliyoruz? Peki, bizi nasıl bir cumhuriyet bekliyor?
Genç nüfusunun hakkını veren ve ona güvenen, yani gençlerin yaratıcı, yetenekli ve bilgili bireyler olarak yetişmesini sağlayan; yenilikçi bir bilgi dinamiğiyle oluşturulan ve adilce paylaşılan bir refahı sürekli rekabet avantajı yaratmak için kullanan; istikrarla büyüyen; hayati konularda en geniş uzlaşıyla politika ve strateji üretebilen; katılımcı, paylaşımcı, eşitlikçi, demokratik bir kalkınma ivmesini sürdürülebilir kılmış; bilgi ekonomisini kurmuş ve bilgi toplumuna dönüşmüş; tam bağımsız bir “küresel oyuncu” mu?
Yoksa mevcut atalet, politikasızlık ve ufuksuzluğun mantıksal sonucu olan bir “distopya” mı? Distopya, mevcudun alternatifi ütopyanın tersine, hakim olan durumun mantıksal sonuçlarında yaratacağı içine kapanmış, bükülmüş dünyayı ifade eder. Bizi bekleyen cumhuriyet bu bükülmüş dünya mı? Pazar olmakla hayatta kalan, kaderini belirlemekten aciz bir “küresel oyuncak” mı?
Cumhuriyetin geleceği bir “ulusal irade” konusudur. Ama bu irade bizi yönetmeye çalışanların sandığı gibi soyut, bir tür “milli magma” olan bir ulusun “ulvi” iradesi değil, ulusu oluşturan tüm kesimlerin katılımı ve paylaşımıyla, yani ortak aklıyla uzlaşarak üretilen ve sıçramaları gerçekleştirmek için onsuz edilemez somut iradedir.
Türkiye hayati bir karar anı yaşıyor. Ekonomi, sosyal yapı ve kültür eksenlerinde akan enerjinin entegre, senkronize ve koordine atılımıyla, tıpkı 1923’teki gibi ulusal bir sıçrama hareketine ihtiyacımız var.
2023 çok geç olabilir…
(BThaber, 6 – 12 Kasım 2006 / s:594)