İnternet giderek gündelik, sosyal ve ekonomik hayatımıza daha fazla "gömülü" hale geliyor. İnternetin geleceğini "kökten farklı" bir dizi teknoloji belirleyecek gibi görünüyor. Bu teknolojiler yalnızca dijital ekosistemin etkileşim haritasını belirlemekle kalmayacak, interneti bizi çevreleyen dünya ile aramızda bir "arayüz" haline de getirecek.
Bir önceki yazımda “dijital ekosistem” oyuncuları arasındaki etkileşim haritasından ve internet-iletişim pazarlarındaki tüm yatırım, büyüme, verimlilik, üretim, dağılım ve paylaşım eğilimlerinin okunmasında bu haritanın rolünden söz etmiştim. Bu sosyo-ekonomik belirleyicilerden bağımsız görünen ve belli bir “kopma yaratan”, daha çok tekno-paradigma dönüşümlerine işaret eden, “kökten farklı” (disruptive) teknoloji eğilimleri de söz konusu. Ancak bu teknolojilerin inovasyon kapasitesi, yani hızla ticarileştirilebilir fayda sunma potansiyelleri yine ekosistem oyuncularının etkileşimi ve ekonomik davranışlarıyla belirlenmekte.
Gartner, 2009-2012 arasında BİT gelişimini belirleyecek yeni tekno-paradigmaları işaretleyen on “kökten farklı” teknolojiyi şöyle sıralıyor: Çok çekirdekli ve hibrid işlemciler; sanallaştırma ve örgü bilgisayar kullanımı (fabric computing- yeni nesil, dağıtık ve tamamen özelleştirilebilir çoklu bilgisayar ağları); sosyal ağlar ve sosyal yazılım; bulut bilgisayar kullanımı (cloud computing) ve platformları; web üzerinde bir veya birden fazla farklı veri kaynağını kullanarak bütünleşik uygulamalar oluşturma (web mashups); kullanıcı arayüzü; her yerde hazır ve nazır bilgisayar kullanımı (ubiquitous computing); bağlamsal bilgisayar kullanımı (contextual computing); genişletilmiş gerçeklik (augmented reality); semantik...
Özellikle Web 2.0 ile birlikte hayatımıza giren ve esnek bağlantı imkanı, ağ etkisinin yaygınlaşması ve sosyal ağlar ile belirginleşen bu teknolojiler dijital ekosistemin gelişimini bütünleyecek. Bu genel gelişme BİT evrenini doğrudan etkileyecek. Bu gelişmede öne çıkan tekno-paradigma ise etkileşim, paylaşım, sanallaştırma, dağıtık ağ yapıları ve ortak aklın ağ mevcudiyeti olarak semantik çerçevesinde şekilleniyor. Bu yapıyı doğru okursak: mobil internet, bulut/örgü web platformları ve hizmet yönelimli mimarinin (SOA), BİT kullanımını değiştireceğini; mobil robotlar ve RFID’nin, otomasyonda ilerlemenin yönünü belirleyeceğini; internet tarafsızlığı ve yönetişimi ile ilgili tartışmaların ise sosyal ağların geleceğini etkileyeceğini öngörebiliriz. Yani internet giderek hayatımıza daha fazla “gömülü” olacak ve sosyal, ekonomik, teknolojik bir “arayüz” haline gelecek...
BThaber, ,s:726, 29 Haziran – 5 Temmuz 2009
30 Haziran 2009
Oyunun Kuralı - Sosyal, ekonomik ve teknolojik bir “arayüz” olarak internet
16 Haziran 2009
Oyunun Kuralı - Dijital ekosistem haritası
İnternet - iletişim pazarındaki yatırım, büyüme, verimlilik, üretim, dağılım ve paylaşım eğilimleri ve teknolojik “kopma”lar, ancak Dijital Ekosistem oyuncuları arasındaki etkileşim haritası ile anlam kazanabilir.
BİT gelişimini belirleyen belli “yasalar”dan söz edilir: Moore Yasası - işlemci gücü her 18-24 ayda bir ikiye katlanır; Disk Yasası - depolama her 12 ayda bir ikiye katlanır; Fiber Yasası – iletişim kapasitesi her 9 ayda bir ikiye katlanır; Metcalfe Yasası - ağın değeri ona bağlı aygıtların sayısının karesiyle orantılı olarak artar; Topluluk Yasası - içerik 2x oranında artar ve “x” iletişimde bulunan insanları sayısını temsil eder... Yani, daha fazla bilgisayar gücüyle, daha fazla depolama ve iletişim kapasitesiyle genişleyerek değer kazanan ağlarda oluşan topluluklar neredeyse sonsuz içerik yaratmakta ve bu durum toplumun sosyo-ekonomik yapısını hızla dönüştürmektedir.
Genişbantın gelişimi, teknolojik ilerleme ve azalan operasyon maliyetleri, BT, telekom, medya ve eğlencenin birbirine nüfuz etmesini sağladı ve “Dijital Ekosistem” oluşmaya başladı. Herhangi bir sağlıklı ekosistemin ortak fayda yaratmak için paydaşlarının etkileşime girmesini sağlaması gibi, “Dijital Ekosistem” katılımcılarının etkileşimi de ekonomik değer yaratıyor.
Farklı oyuncular farklı düzeylerde etkileşime girerek birbirlerinin alanına sızıyor: İçerik yaratımı, sunum platformları, bağlantı ve taşıma hizmetleri, tüketici elektroniği üretimi, arabulucular ve arayüzler gibi düzeylerde, içerik sağlayıcılar sunum platformlarına, aygıt üreticiler hizmet platformlarına, ağ operatörleri içerik sağlama mekanizmalarına, kablo ve uydu operatörleri telekom hizmetlerine, portallar içerik sağlama ve WiFi/telefon ağlarına, kullanıcı-temelli içerik platform sunucuları bunların tümüne ve “korsanlar” her tür yeni ağ yapısına nüfuz ediyor. “Yakınsama”dan çok, “çarpışma”, “füzyon” ve “mutasyon” terimleriyle algılanabilecek bir süreç: Oracle’ın Sun’ı alarak yazılım/donanım dengesini lehine çevirmesi, arama motorları savaşının kızışması, sanal işletim sistemleri, sanal yazılımlar ve bulut / örgü platformları cephesinin açılması, arayüz paradigmalarında değişim, genişletilmiş gerçeklik ve “ortak akıl”a yönelen web 3.0... İnternet - iletişim pazarındaki tüm bu yatırım, büyüme, verimlilik, üretim, dağılım ve paylaşım eğilimleri ve teknolojik “kopma”lar, ancak Dijital Ekosistem oyuncuları arasındaki etkileşim haritası ile anlam kazanabilir. Yaşadığımız dönüşüm anında bu kılavuza ihtiyacımız var.
BThaber, s:724, 15 - 21 Haziran 2009
17 Şubat 2009
Oyunun Kuralı - Kriz ve BİT Sektörü - 2
02 Şubat 2009
Oyunun Kuralı - Kriz ve BİT Sektörü - 1
28 Ekim 2008
Oyunun Kuralı - STK'larınızdan ısrarla isteyin!
Kalite, hizmet, bilgi, güvenlik, proje, inovasyon, yatırım, performans, risk ve denetim yönetiminde yeni yönetişim kriterlerine uyum sorunu ancak BİT sektörünün geliştireceği çözümlerle aşılabilecek.
Malum, zirveler, kurultaylar, konferanslar dönemi geldi ve herkes "işine" bakacak. "Bilişim Zirvesi '08", teknolojideki gelişmelerle ortaya çıkan yeni iş alanlarına, özellikle Telekom, güvenlik ve sağlık konularına, TBD'nin "Bilişim '08" etkinliği se "yakınsama" meselesine odaklanacak. Bunlar sektörü kısa vadede etkileyecek önemli inovasyon trendleri ve çözümlenmeyi hak ediyor. Ama finans sektöründe yaşananlar başta olmak üzere küresel ekonominin paradigma dönüşümü sancılarının BİT sektörünü etkilememesi düşünülemeyeceğine göre, en az inovasyon kadar önemli bir konu daha var demektir: "yönetişim"…
G7 zirvesi, küresel finansal sistemin risk yönetimi ve performans denetimi başta olmak üzere birçok konuda yeni bir yönetişim dönüşümü yaşayacağının işaretlerini verdi. Finansal yapıdaki bu sistemik dönüşüm reel sektörü kaçınılmaz olarak etkileyecek. Basel II kriterleriyle başlayan ve orada durmayacağı belli olan yapılanma sadece büyük şirketleri değil KOBİ'leri ve kamu sektörünü de değiştirecek. Bu toplam dönüşüm ancak yoğun BİT kullanımıyla mümkün olduğuna göre, sektörün önünde çok ciddi bir fırsat var demektir. Bu, hem yeni iş alanları, hem finans sektörü, reel sektör ve kamu sektörüyle daha yoğun bir entegrasyon, hem de "stratejik sektör" konumunun daha açık bir biçimde tescil edilmesi fırsatı…
Çünkü kalite, hizmet, bilgi, güvenlik, proje, inovasyon, yatırım, performans, risk ve denetim yönetiminde yeni yönetişim kriterlerine uyum sorunu ancak BİT sektörünün geliştireceği çözümlerle aşılabilecek. Mevcut BİT hizmetleri yetersiz kalacağından, sektörün inovasyonu bakımından da önemli bir fırsat sunuyor bu. Ancak fırsatları rekabet avantajına dönüştürerek atılım yapabilmesi için, sektörün yönetişim meselesine kendi içinde de ağırlık vermesi gerekecek: sadece kurumsal yönetişim değil, ciddi bir aktör olarak algılanabilmek için sektörel boyutta da yönetişim. Dolayısıyla "işinize bakarken" işinizin gereğini unutmayın: bir sektörel yönetişim politikası sizi geleceğe daha güvenli ve avantajlı bir biçimde ulaştırabilir… STK'larınızdan ısrarla isteyin!
BThaber, s:690, 29 Eylül - 5 Ekim 2008
21 Nisan 2008
Oyunun Kuralı - Oyuncu mu oyuncak mı?
Yavaş değil hızlı, izole değil bağlı, statik değil dinamik, merkezi değil dağıtık olmak zorundasınız. Bu, bireyler, örgütler, şirketler ve uluslar, yani tüm oyuncular için geçerli...
Artık bu köşenin bir adı var: "Oyunun Kuralı"… Hem saf matematik olarak, hem de ekonomi, insan ilişkileri, savaş, dış ilişkiler gibi alanlara uyarlandığı biçimiyle "oyun teorisi"nde bir oyunun oynanabilmesi için kuralları olması gerekir. Nasıl dilbilimde taraflar arasında bir anlam ve dil birliği iletişimin koşuluysa, oyunda da oyuncular arasında uzlaşılmış bir kurallar bütünü gerekir. Ama dil de oyun da çok boyutlu ve dinamiktir. Yani zaman içinde oyun alanı ve kurallar değişir. Ama taraflar arasındaki uzlaşma değişemez.
Peki, kuralı ihlal ederek kazanmak mümkün değil midir? Bir oyunu kuralına göre oynamadan kazanmanın tek yolu diğer oyunculara kuralı dayatacak güce sahip olmaktır. Bu durumda da kazandığınız, başladığınız oyun değildir artık; yalnızca "oyun kurma" hakkını ele geçirirsiniz. Ama üzerinde bulunduğunuz zemin de kayganlaşır. Çünkü kuralı ihlal ederek oyunu "güç oyununa" dönüştürürsünüz ve güç her zaman el değiştirebilir. Bunun dışında oyunu kuralına göre oynamamanın sonucu oyundan atılmaktır.
Küresel oyunun kuralları değişti. Dışarıdan bakıldığında bu oyun saf bir "güç oyunu" gibi görünse de, oyunun karmaşıklığı, katmanlar ve boyutlar arasındaki dinamik ilişkiler, taraflar arasında sürekli değişen işbirliği ve çatışma rolleri, oyunun kuralını kavramayı zorunlu hale getiriyor. Yeni oyunun adı "bilgi" ve ekonomi, dış ilişkiler, yönetim sanatı ve elbette güç bu değer kaynağı ile olan ilişkilerinize göre belirleniyor. Artık yavaş değil hızlı, izole değil bağlı, statik değil dinamik, merkezi değil dağıtık olmak zorundasınız. Bu, bireyler, örgütler, şirketler ve uluslar, yani tüm oyuncular için geçerli.
Türkiye oyunu kuralına göre oynamıyor. Refahını bilgiye bağlamış değil. Hantal ve merkezi bir biçimde yönetiliyor. Ülkeyi izole, sınırlı ve statik bir konumda sabitlemek için küçük güç oyunları oynanıyor. Bu ihtiras oyununun adı "cumhuriyeti korumak". Dünya demokratik olmayan cumhuriyetlerle dolu. Onlara "oyuncu" değil "oyuncak" diyorlar…
BThaber, s:666, 14 - 20 Nisan 2008
11 Nisan 2008
Bedava Ekonomisi: Bedava baldan tatlıdır!
(Turkishtime Dergisi'nin Nisan 2008 sayısında kısaltılarak yayınlanan röportajın tamamı)
- Wired Dergisi genel yayın yönetmeni Chris Anderson'un tezine göre şirketlerin internetten daha fazla faydalanmaları onların bu ürün ve hizmetleri ücretsiz sunmasına yardımcı oluyor. Bu nasıl mümkün olabiliyor? İnternet şirketlere rekabet gücü anlamında neler katıyor?
Chris Anderson, ünlü Moore Yasası'nı depolama ve bant genişliği başta olmak üzere internet teknolojisine uyarlayarak, çevrimiçi iş yapma maliyetinin sıfıra yaklaşacağını ileri sürüyor. Bedava çevrimiçi hizmet, aslında paha biçilmez bir pazarı hedefliyor: giderek artan internet nüfusunu kendine bağlayarak yeni ve devasa bir bilgi pazarı yaratmak. Şimdilik bedava hizmetin para kazandırması internete yönelen reklam bütçelerini avlayarak oluyor. Ama internet kullanıcısının kendisi, davranışları ve eğilimleri ile ilgili olarak ürettiği bilgiyi toplayıp sektörlere paylaştırmanın sahip olduğu potansiyel değerleri düşününce, bu modelin daha da gelişeceğini tahmin etmek mümkün. Buna, artan mobilite, açık kaynak trendinin güçlenmesi ve şekillenmeye başlayan "paylaşım ekonomisi"ni ("wikinomics"-Don Tapscott) ekleyin, denklem asıl o zaman belirmeye başlar.
- Yahoo, Google gibi birçok firma birçok hizmeti ücretsiz sunuyorlar. Fakat yine de bu şirketler dünyanın en karlı şirketleri. Bu nasıl gerçekleşebiliyor? Bu başarının arkasındaki iş modeli nedir?
Ücretsiz hizmet ve hızla yükselen borsa değeri, "dotcom krizi"nden sonra finans analistlerinin yeni korkulu rüyası bu ve simgesi de Google. Google aslında, bedava içerikle izleyici yaratıp bu izleyiciye erişim imkânını reklam verenlere satmak olarak özetlenebilecek geleneksel medya iş modelini uyguluyor. Ama farkı, bu modeli geleneksel olmayan bir ortama, internetin etkileşimli dünyasına uyarlaması. Google'ın yaptığı, arama kaynaklı hedeflenmiş reklam mecrası ile bir tür "toplu pazarlama reklamcılığı". Hem internete yeni giren birçok şirketi tam da onların ürün ve hizmetlerini arayan kitlelerle buluşturan devasa bir mecraya, hem de reklamcıların kendilerini pazarlamasına izin vererek (açık kaynaklı reklam endeksleme, adsense, reklam/mecra ortaklıkları vb.) bir paylaşım ekonomisi ortamına dönüşüyor. Üstelik hantal değil esnek bir yapı. Ekonomik durgunlukla düşen reklam gelirlerine cevabı, Doubleclick gibi "şaibeli" bir reklam ağını satın almak oldu.
- Türkiye'de de dijital ortamda birçok girişim bulunuyor. Bu girişimlerin de bu şekilde ücretsiz hizmetlere yönelmesi beklenebilir mi? Türkiye'de dijital iş dünyasının önümüzdeki dönemde hangi trendleri takip edeceğini düşünüyorsunuz?
Türkiye de küresel iş trendlerini ister istemez izleyecek elbette. "İster istemez" diyorum, çünkü maalesef ülkemiz bırakın Moore yasasını fizik yasalarına bile geç tepki veriyor. Benzersiz bir "serbestleşme düşmanı özelleştirme" sonucu bant genişliği hayli pahalı. 3G ihalesi gecikiyor. Donanımda tamamen dışa bağımlıyız. Yazılım sektörümüz için bir politika geliştirmemiz gerektiğini daha yeni konuşmaya başladık. Bırakın teşviki, sektörde mantıksızca ağır bir vergi yükü var. Ağ ekonomisine uygun bir iş yapma ortamı ne hukuku ne de kurumlarıyla mevcut değil. Üstüne bir de ağır kriz tehdidi ve kronikleşmiş siyasi istikrarsızlık eklendiğinde tablo bulanık. İş dünyası buna rağmen ve zorunlu olarak küresel ekonomiye uyum sağlamaya çalışıyor. Dolayısıyla bu konuda da er veya geç sözü edilen iş modellerinin hayata geçirildiğini göreceğiz. Ama özellikle ağ ekonomisi söz konusu olduğunda, hız değer yaratmak için koşul. Gecikiyoruz. Böyle giderse, paylaşım ekonomisini iflas koşullarına uyarlayıp "takas ekonomisine" döneceğiz. Eh, bu da bir tür "freeconomics" sayılır!
Sosyalleşmenin Cazibesi-Z Kuşağı
(Turkishtime dergisinin Ağustos 2007 sayısında bir kısmı kullanılan röportajın tamamı)
- Sosyal neywork sitelerinin yaşları oldukça genç olan müdavimleri bugün pazarlama dünyasında ayrı ve kendine özgü tüketici grubu olarak ele alınıyor. Bu tüketiciyi tarif eden karakteristik özellikler nelerdir sizce? Detaylı şekilde gözlemlerinizi aktarabilir misiniz?
Önce nüfus kuşağına bağlı "tüketici grubu" meselesini biraz aydınlatmak lazım. Toplumsal katmanları toptancı bir şekilde kuşaklarla tanımlamak, önce demografi (nüfus bilim) uzmanları, sonra da pazarlama araştırmacıları tarafından başımıza sarılan bir bela. Başlangıçta "büyük buhran", "ikinci dünya savaşı", "soğuk savaş" gibi küresel belirleyicilerin etkisi altında kalan ve çocuk doğum oranlarıyla karakterize olan nüfus kuşaklarıyla sınırlıydı bu. ABD'de bebek doğumlarının patladığı 1940-1960 arası "Baby boomers" kuşağı, pazarlamacıların nüfus kuşaklarının farklılıklarını stratejiye dönüştürmelerinin de başlangıcı oldu. Ama tüketim eğrilerinin segmentler boyunca "davranış" olarak okunması ana akım ekonomide yayıldıkça, üretim yönetimi de tüketim kültürüyle yoğruldukça, arzın talebi sürüklediği toplumlarda insanlar giderek kendilerini bu "marketing" dilinin popüler versiyonlarıyla tanımlamaya başladılar. "X Kuşağı", marka ile kimliğin birbirine geçtiğini gördü, "Y Kuşağı"na gelindiğinde ise pazarlama araştırması ve onun ardında iş gören yönetsel kültür, araştırma evrenini yönlendirme gücünü artırdıkça "başarılı" oldu. Tıpkı "kamuoyu araştırması"nın "kamuoyu"nu konumlama gücü oranında başarılı olması kadar paradoksal bir durum yani. Artık alfabenin her harfinin gelip yapıştığı bu kuşaklardan kurtulmamıza imkan yok. Şimdi de "Z Kuşağı"nın günü geldi. 2000'lerin gençliği genelde böyle anılıyor (aslında "yeni yetmeleri" demek daha doğru olur, çünkü artık gençlik kuşakları giderek çocukluğun önemli bir kısmına da yayılıyor). Kuşakların yüzyılda bir döngü yaşadığına inanan nüfusbilimcilerin tercih ettiği "Z" harfi yüzyıl döngüsüne referansta bulunuyor. Buna göre bir sonraki kuşak "Alfa" olacak. Z Kuşağı için başka bir çok harf de kullanılıyor: "C" (community / communication - topluluk / iletişim ya da cynical - içten pazarlıklı), "i" (internet, interactivity, i-Pod vb.), "e-" (elektronik), "D" (dijital), "M" (mobil, millenial - binyıl veya "Me" - "Ben" kuşağı), "H" (Hip Hop) vb.. Bazen harf de yetmiyor: "Net", "Mypod" (MySpace ile i-Pod karışımı), "Google", "YouTube", "SMS", "wiki" (Wikipedia), "screen" (ekran), "scenesters" (gösteri(ş)ci) gibi medya tüketimiyle ilgili kavramlar (ki biz buna "tiki", "ekşi" (Ekşi Sözlük), "yonja" gibi katkılarda bulunabiliriz!) da bu kuşağı tanımlamak için kullanılıyor, "9/11" (11 Eylül saldırıları) da… Kuşak döngüsü hesabına göre, Z Kuşağı, geçen yüzyılın "Suskun Kuşağı"na (1925-1942) denk geliyor; bu yüzden "Yeni Suskun Kuşak" terimini kullananlar da var. "Suskun Kuşak küresel krizi ve teknoloji (özellikle ulaşım ve telekomünikasyon) patlamasını yaşamıştı, bu kuşak da 11 Eylül saldırılarını ve dijital devrimi yaşadı" diyorlar. Suskun kuşağın bol miktarda daha kolay yönetilebilir muhafazakâr bireyler, kolayca ölüme giden vatansever askerler, tüketim hayallerini linç kültürüyle bastıran "cumartesi çılgınları" ürettiğine bakarsak, umarım yanılıyorlardır!
Bu girizgâhtan sonra "topluluk şebekesi" (social network) müdavimi yeni kuşağın "tüketim davranışları"na bakabiliriz, tabii bu davranışları neyin belirlediğini unutmadan. Tam da bu konuyla ilgili bir internet taraması yaparken "Ekşi Sözlük"te bir önceki "Y Kuşağı" ile ilgili aydınlık bir espriye rastladım: "sanırım bu nesil ilk defa pazarlamacıların özene bezene, itinayla, bilimsel metotlarla yetiştirdiği bir nesil olacaktır." Doğru olsaydı pazarlamacılara gerek kalmazdı, ama bir biçimde de doğruluk payı var: Artık pazarlama dili popüler kültür haline geldi. Söz konusu kitlenin marka bağlılıklarına ve eğlence olarak reklam tüketimine bakmak yeterli (Eğlence olarak reklam tüketimi reklamcıların kâbusu olsa gerek, çünkü etkisi deforme oluyor)
Z Kuşağı bireyi genç, hem de çok genç. Çünkü artık çocuklar da "tüketici grubu". Yani 10 ila 20 yaş arası bir segmentten söz ediyoruz. Medya yoğun bir çevrede yaşıyor. Ekran bağımlısı (cep telefonu ekranı, bilgisayar ekranı, hatta demode olsa da TV ekranı -ya da plazma veya LCD ve mümkünse HDTV uyumlu- klip izlemek veya konsol oyunu oynamak ve tabii internete de girmek için). Aynı anda birden fazla faaliyette bulunabiliyor (cepten SMS atarken, bilgisayar ekranında hem MSN'de yazışıp hem ödevini (tabii ki Google ve Wikipedia eşliğinde) yapabiliyor, bu arada winamp'ta indirdiği MP3'leri dinliyor, üstüne de gözü TV ekranındaki kliplere takılıyor). Tükettiği her şeyin hızlı bir şekilde tüketilebilmesi gerekiyor. Çünkü insan algısını dönüştüren enformasyon hızının içine doğmuş. Dolayısıyla her şey bölünüp parçalanıp küçük lokmalar halinde yutulabilmeli (ve dışarı atılabilmeli): tek şarkılar (hatta şarkının bir bölümü), mini videolar, kısa mesajlar, TV dizileri, internet şakaları, dilde kısaltmalar… Bu kuşak "atıştırıyor" ve maymun iştahlı. Ama pazarlamacıların o kadar da korkmasına gerek yok. Çünkü kolay etki altında kalabiliyor: yani tam "viral marketing"e (virüs misali kendini kopyalayarak yayılan pazarlama) göre bir kitle! Dedikodu çok işe yarıyor. İnternetin anonimleştirici etkisi ve etkileşimin kopyalama kapasitesi sayesinde etkisi küreselleşen bir dedikodu evreni pazarlamacıların emrine amade; üstelik çok da ucuz bir mecra bu (işin bu tarafı reklamcıların pek işine gelmiyor!). Bu kuşak giderek mahremiyet duygusunu kaybediyor. Biraz fazla ahlaklı olanları annelerine, daha serbest yetişmiş olanları da arkadaşlarına söyleyebilecekleri/gösterebilecekleri her şeyi tüm dünyaya da söyleyebiliyor/gösterebiliyorlar (bkz. YouTube ve envai çeşit blog). "Topluluk" (cemaat) kutsal bir kavram… Hatta herhangi bir topluluğa kısa süreli de olsa dahil olmama durumunda bunalıma girebiliyorlar. Kimliklerini topluluk üzerinden konumluyorlar; ancak topluluk ilişkileri de kimlik konumlamaları da çok kısa süreli; ama süreğen, bir topluluktan diğerine flaş geçişler halinde yaşıyorlar. Dolayısıyla kişisel iletişim içindeyken bile, yani iki kişi konuşurken sanki bir topluluğa hitap ediyormuşçasına anonim bir dil kullanıyorlar. Bu, değişken ruh hallerini açıklıyor. Y Kuşağı'ndan farklı olarak korkuyla tanışmış bir kitle bu. Deprem, fırtına, tsunami gibi doğal felaketlere, bombalara, teröre, yasal veya yasadışı şiddete, farklı olana karşı duyulan nefrete yabancı değiller. Bu yüzden gelecek korkusu başta olmak üzere korkunun reddi üzerine kurulu bir eğlence ve kültür ihtiyaçları var. Tüketim için kaynak bulmaları gerektiğini biliyorlar, dolayısıyla borsada oynamak, kısa yoldan zengin olmak, bir "fikir" bulup yırtmak saplantılarını "Y Kuşağı" ile paylaşıyorlar (bu yüzden bazıları bu son iki kuşağı "yaratıcı" olarak adlandırıyor!).
Elbette bütün bunları "kuşak klişesi"nin dışında da düşünmek gerek. Çünkü bu konumlama ABD başta olmak üzere İngilizce konuşan dünya kökenli ve dünya her ne kadar küresel de olsa henüz o kadar küçülmedi. Ama tüketim odaklı konuştuğumuzda maalesef neredeyse hepimiz İngilizce konuşuyoruz. Hatta "tüketici kitle" bile! Yoksa aynı yaş grubunda olup da Afrika'da savaşan, Latin Amerika'da sniperlar tarafından vurulan, Çin'de oyuncak üreten, Asya'da seks turizmine "hizmet veren", Türkiye'de evlenip çoluğa çocuğa karışan hayli kalabalık bir kitle de var, ama onlar "tüketmiyor".
- Z kuşağı adı verilen bu tüketici aslında daha çabuk tüketilebilir ürünlere yönelmiyor mu? Artık daha kısa süreli videolar, tek şarkılık downloadlar, ringtone'lar bu tüketim grubunun tercihleri arasında göze çarpıyor. Z kuşağının "iri" olmayan "snack" ürünleri tercihi üretim ve pazarlamada ne gibi devrimsel değişikliklere yol açar?
"Hız", içinde yaşadığımız "bilgi çağı"nın ana karakteristiği. Hız, yani veri iletiminin hızı, başta mekan algımız olmak üzere tüm duyusal dünyamızı dönüştürüyor. Düşünür Paul Virilio'nun dediği gibi "hızın mekansızlığının stratejik değeri, mekanın stratejik değerinin yerini almış durumda". Douglas Coupland'ın ünlü "X Kuşağı" kitabının alt başlığı da aydınlatıcıdır: "Hızlandırılmış bir kültür için masallar"… 20. Yüzyıla dair herhangi bir hafızası olmayan yeni kuşak bu zaten dönüşüme uğramış algıyla bakıyor dünyaya. Hız her şeyde olduğundan daha da çok tüketimde geçerli. Zaten her şeyi tüketiyoruz. Aslında bilgilenmiyoruz, bilgi tüketiyoruz (bu durumda tüketilen bilgi oluyor mu, orası ayrı). Haber tüketiyoruz, müzik tüketiyoruz, eğitim tüketiyoruz, sağlık veya güvenlik hizmeti tüketiyoruz, mekan tüketiyoruz. Sosyal ilişki de tüketiliyor. Tüketerek eğleniyor, tüketerek yaşıyoruz. Bu yüzden bunların hepsini mümkünse aynı anda tüketmemiz gerekiyor. Üretim de buna göre biçimleniyor elbette. Üretim bilgisinin üretimden daha değerli olmasının nedeni de bu. Hızlı tüketime uygun, parçalı, esnek, çok çeşitli ya da farklılık yanılsaması yaratan bunca ürünün nedeni de… Dolayısıyla pazarlamada bir devrim yaşanacağını sanmıyorum. Bu devrim çoktan oldu. Pazarlama son üç kuşaktır üretimin önünde zaten. Bunun adı da "inovasyon" (bkz. iPod)… Bir yandan da "yavaş kültür", "yavaş yemek" tarzı karşıt akımların ortaya çıkması doğal, böylece hızın pazarlanmasında daha yaratıcı olasılıklar da ortaya çıkıyor.
- Z kuşağı tüketicisi ciddi biçimde medya ve eğlence sektörü ürünlerini tüketiyor. Z kuşağı tüketicisinin belirleyici olduğu bir dünyada bu sektörlerde bu tüketiciyi çekebilecek ne gibi stratejiler önem kazanabilir?
Medya tüketimi doğası gereği "kalıcı olmayan" bir tüketimdir ve hızlı, dolayısıyla da değişkendir. Medya tüketimi zamanın tüketimidir. Tümüyle medya bağımlı yeni kuşaklar için pazarlama da yeni mecraların keşfine odaklanacak elbette (bkz. Youtube). Pazarlama guruları yeni kuşağı ele geçirmek için öğütlerini sıralarken,"onlar neredeyse siz de orada ve onlar gibi olmalısınız" derken, "o medyada olmalısınız" demek istiyorlar. Sorun şu ki, bu yeni medyalar çok kısa ömürlü ve bir sonrakini "hissetmek" için gerçekten "onlar gibi" olmalısınız! Burada "etkileşim" yanılsaması yaratan kazanıyor. Çünkü yanılsama ve gerçeklik zaten birbirine girmiş durumda. Bütün mesele sanal kitlenin ardındaki gerçek bireyleri iyi gözlemekte. Burada anahtar sözcük "gözlemek", izlemek ve hiç peşini bırakmamak. Nasılsa kitlenin mahremiyet saplantısı da bertaraf edilmişken bunu yapmak daha kolay (bkz. Çin internet polisi ve çokuluslu şirketler).
- Diğer sektörler için Z kuşağına karşı strateji geliştirme ihtiyacı doğmuş mudur?
Her sektör bu kuşağı karşılamaya kendince hazırlanıyor. Bu "bilgi çağı çocukları" için de büyülü bir değnekleri var: "database"… Gurular, "yaptığınız her şeyin içine bir izleme cihazı koyun" diyor. Bugün RFID yarın lazerle çip boyama derken, hepimiz "bilgi saçan" mutantlar olacağız. Nasıl olsa küresel ısınma bile iyi bir pazarlama içeriği sayılıyor. Bilgi kutsaldır!
09 Ekim 2007
Bilişim Zirvesi'07: "Stratejiden vazgeçtik, işimize bakalım!"
Keyfinizi kaçırmak istemem, ama sonra ne yazık ki burada, bu coğrafyada uyanacağınızı da unutmayın.
Bu yıl "Bilişim Zirvesi" ve "Forum@Bilişim", "işini büyüt, dünyayı küçült" temasıyla özellikle iş çözümlerine odaklanmış durumda. Zirvenin yıldızları gurularla CEO'lar, Başbakan, bakanlar ve bürokratlar değil. Bilgi toplumu stratejisinin bir yılının değerlendirileceği bir forum öngörülmüş gerçi, ama katılımcıları bilişim STK'larının başkanlarıyla sınırlı. Gerek şirketlerde gerekse ilgili STK'larda, "politikadan, stratejiden umudu kestik, bari işimize bakalım" tarzı bir yaklaşım hâkim. Nitekim, 14-16 Kasım arasında gerçekleştirilecek ve bünyesinde 24. Ulusal Bilişim Kurultayı'nı da barındıran "Bilişim'07" etkinlikleri de aynı şekilde iş odaklı bir çerçeve çiziyor. Geçen yıl sektörün göreli bir büyüme yaşamasının da verdiği gazla, bu etkinliklerde kendimizi fena halde "küresel", rekabet avantajıyla dopdolu hissedeceğiz!
Keyfinizi kaçırmak istemem, ama sonra ne yazık ki burada, bu coğrafyada uyanacağınızı da unutmayın. Türkiye'de bilişim sektörünün hala ithalata bağımlı ve tüketim odaklı olacağını, en büyük müşterisinin kamu olduğunu, inovasyon yeteneğini geliştirmeden ihracat atılımı yapamayacağını, vergi yükü başta olmak üzere iş yapma maliyetinin rekabet avantajını sıfırlayacak ölçüde yüksek olduğunu unutmayın. Ne yazık ki bu sorunları çözümlemenin yolu sadece ulusal politika ve stratejilerden geçiyor. Tamam, çok sıkıldınız, hayal kırıklığına uğradınız, ben de… Ama ne yapalım ki başka yol yok!
Hâlbuki Başbakan'ın bir televizyon programında ağzından kaçırdığı "bilim ve teknoloji bakanlığı kurulacak" sözü hepinizi ne kadar da heyecanlandırmıştı değil mi? "Nihayet, demiştiniz, bütün bu işler tek elden icracı bir bakanlıkla yürütülecek, bilgi ve iletişim teknolojileri hak ettiği değere kavuşacak". Sonra bakanlar kurulu açıklandı ve bir de baktık ki, güçlükle tamamlamaya uğraştığımız yapboz dağılmış, hatta bazı parçaları da kaybolmuş. "Bilgi ve teknoloji faaliyetlerinin koordinasyonu" bir bakana, koordinasyondan sorumlu DPT başka bir bakana, teknopark vs. bir başkasına bağlanmış. E-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu'nun kaderi belli değil. Muhtemelen yeni bir bakanlık kurulması fikri Maliye Bakanlığı'ndan dönmüştür, ama zaten sorunlarımızın yeni bir bakanlıkla çözüleceğini ummak da fazla iyimserlik olurdu.
Peki, ne yapacağız? Dönüp işimize mi bakacağız? O zaman işimiz de dönüp bize bakar, karşılıklı bakışırız. Bilgi toplumu olmaktan vazgeçtik, bari bilgi pazarı olalım mı diyeceğiz? Maalesef öyleyiz zaten. Bizi gurular kurtaracak da değil, küreselleşme dinamiklerini iyi bilmek o dinamiklere hâkim olma yeteneği kazandırmıyor. Bunun için gerçek bir güç gerekiyor.
Sıkılsak da, usansak da bilgi toplumu ve bilgi ekonomisi dönüşümüne yönelik ulusal politika ve stratejiler geliştirmek ve uygulamak durumundayız. Her türlü demokratik yolu kullanarak taleplerimizi hükümete ve kamu otoritelerine dayatmak zorundayız. Bunu sadece sektör içinde değil, ekonominin tüm öncü güçleriyle, akademilerle ve sivil inisiyatiflerle güçbirliği oluşturarak yapmak zorundayız. Keyfinizi kaçırdım, kusura bakmayın…
BThaber, S:640, 1 - 7 Ekim 2007
01 Mayıs 2007
"Ne Yapmalı?"
[Yaklaşık bir yıl önce dizi halinde yayınlanan bu yazıları, tam da seçim arifesinde derli toplu bir biçimde yayınlamak yerinde olur. Belki o zaman son yazılarımdaki rahatsız ton yerine oturur....]
----------------------------------------------------------
Politikasızlık = İktidarsızlık
“Açık ekonomi” mi, “açık ekonomisi” mi? Bilgi toplumu mu, bilgi pazarı mı? Bilginin paylaşımı iktidarın paylaşımı. Paylaşılmayan iktidar iktidarsızlık...
Bu toplumda, bir bankanın hortumlandığı, batıp mezata düşmesinin yakın olduğu, bilanço ve para hareketlerinin izlenmesinden değil de yönetim sekreterlerinin sosyetik/estetik cerrah kartviziti gibi dolaşmalarından anlaşılıyorsa; tarımdan sağlığa, savunmadan finansa zorunlu yatırım ve yönetim işlerinde ufuksuzluğun ve konjonktür tutsağı politikasızlığın maliyeti toplam IMF kredilerinin on katından fazlaysa; kamu yönetimini yeniden yapılandırıp verimli kılacağız derken iş dünyası, iş gücü ve sivil toplum örgütlenmelerini de hantallaştırıp asli işlevlerini yapamaz hale getiriyorsak; yönetişimsizliğin bedeli sadece sorumluluk, şeffaflık ve hesap verebilirliği beceremememiz değil de en temel sosyo-ekonomik değer kodlarının ortadan kalkması ise; bölgesel kalkınma sağlayacağız derken, her bölgeye bir merkezi devlet şubesi açıp, toplumu bir arada tutması gereken bağları gözümüz görmüyorsa; dünyanın en büyük ekonomileri arasına gireceğiz diye kendimizi kandırırken, sürdürülemezliği politikanın yerine ikame etmeyi sürdürüp ekonomik ve insani sermayeyi harcıyorsak; bilgi ekonomisi, yani “açık ekonomi” dururken “açık ekonomisi” olmayı kendimize yediriyorsak; bilgiyi üreten, işleyen, paylaşan ve dolaşıma sokan, öğrenen topluluklar, yani bilgi toplumu olacağımıza, bilgi pazarına dönüşmeyi içimiz kaldırıyorsa; ülkeyi deniz bilip, okyanusu kurutacak bir kendini bilmezlikle kaynaklarımızı sömürmeye devam ediyorsak; ve bütün bunlardan, siyaset, ekonomi, kültür, ülkedeki her “taraf” şu ya da bu şekilde sorumluysa….
Bu cümlelerin her biri eşit ölçüde vahim bin bir örneğini sıralamak hiç zor değilse… “Ne yapmalı”? Yönetmediğimiz küresel, bölgesel, ulusal bir ajandanın içindeyiz. Kendi rolümüzü biraz olsun belirleyemezsek, ne fırsat kalacak ne rekabet avantajı. Oyuncu olmak zorundayız, oyuncak değil. Yani geleceğimizi belirleyeceği kesin alanlarda politika üretmek ve uygulamak zorundayız. Ancak tüm tarafların katılımı ve uzlaşısı ile üretilmiş politikalar uygulanabileceğinden, her taraf kendi iktidarını paylaşmak zorunda. Ağlar kurmamız gerek…
Bilginin paylaşımı iktidarın paylaşımıdır. Paylaşılmayan iktidar iktidarsızlıkla sonuçlanır.
“Ne yapmalı?”
Ey”taraf”lar, böyle davranmaya devam ederseniz, ortada kazanç da kalmayacak fayda da. Oturup anlaşın, yoksa faturayı ödemeye kimsenin gücü yetmeyecek …
Piyasa sallantısıyla yaklaşık 21 milyar dolar kayba uğradığımız, cari açık bakımından henüz kısa ve orta vadeli etkilerini ölçmesek de, yaklaşık maliyetini içimiz acıyarak hesaplayabildiğimiz zor bir haftaydı. Elbette buna “bütçesel” olmayan değerleri, yanlış oyun teorileriyle şiddete kurban ettiğimiz insani değerleri eklemiyorum. Çünkü söz konusu “matematik” kaybın kökeninde zaten bu pahalı gerilim oyunu yatıyordu. Yerine koyamayacağımız sosyal değerleri kaybettik. Hep olduğu gibi.
Daha on beş gün önce “büyük ekonomi” olacağız diye şişiniyorduk.
“Açık ekonomi” olmak yerine “açık ekonomisi” olmayı içimiz kaldırıyor işte. Ama bu durumu değiştirmek elimizde. Ekim Devrimi’nin ünlü sorusuna verilen cevapta olduğu gibi, hepimiz üzerimize düşeni yapmak zorundayız. Çünkü yapmadığımızda ne olabileceğini biliyoruz.
Oyuncak değil, oyuncu olmamız gerekiyor. Yaptığım saptamaların her birinin matematik bir karşılığı, temsil ettiği bir toplumsal “bedel” var; ama “taraflar” sorumluluklarını anlamamış olabilir diyerek, bundan sonraki birkaç bölümü bu tarafların “yapmadıklarıyla ortak oldukları günahlara” ayıracağım. Sözü dolandırmadan.
Artık “geri dönüşü olmayan” bir limandayız. Ne yaptık yaptık, bir yıl içerisinde yapmak zorundayız. Ya oyunumuzu kurar, oynarız; ya da torunlarımız arkamızdan rahmet okutur.
Bir araya gelip konuşmak ve anlaşmak zorundayız, ey taraflar! Hiç birimizin bu ülkeyi heba etmeye hakkı yok! Ey kamu sektörü ve hükümet, ey iş dünyası kuruluşları ve özel sektör, ey emek örgütleri, ey sivil toplum kuruluşları, ey akademi, ey “eğitilmişler”, ey eğitilmemiş de olsa yaşayacak başka ülkesi olmayanlar, hatta ey yabancı sermaye… Böyle davranmaya devam edersek ortada kazanç da kalmayacak fayda da… Oturup anlaşalım… Bir an önce. Yoksa doğacak maliyeti ödemeye kimsenin gücü yetmeyecek…
Bürokrasi ne yapmıyor?
Bürokrasi ülkemizde olduğu gibi geçen yüzyılın paradigmalarıyla yaşıyorsa, bilgi yönetilemez, politika yapılamaz, strateji geliştirilemez oluyor.
Gerginleşen siyasi ortam: artan toplumsal huzursuzluk; işsizlik, cari açık, enflasyon artışı ve ihracatçı sektörlerin bunalımı ile yüksek perdeden öten ekonomi alarmları. Sorumluluk “ilgili” tüm taraflarda. Ama asıl sorun taraflar arasında etkin yönetişim düzeninin kurulamamasında. Peki bu tarafların “yapmadıklarıyla ortak oldukları günahlar” neler?
Taraflardan kasıt ortada: bürokrasi ve hükümet, iş dünyası kuruluşları ve özel sektör, emek örgütleri, sivil toplum kuruluşları, akademi ve inisiyatifsiz vatandaş … İlkinden başlayalım, ama kamu sektörü ve hükümeti birbirinden ayırarak. Hükümet bürokrasinin direncinden, bürokrasi hükümetin bilinçsiz ya da kötü niyetli uygulamalarından şikayet ettiğine göre, bu ayrım doğal.
Bilinen şeyleri tekrarlamak istemiyorum, ama durum neyse onu tarif etmek lazım. Bürokrasi, artık varolmayan bir merkezi iktidar yanılsaması yaşıyor. “Kamu kaynağı”nın ulvi bir devlet malı olduğunu zannediyor. Örgütlü sivil toplum ile zoraki ve salt imaja dayalı bir ilişki kuruyor. Ulusal politikanın oluşturulmasında taraflardan sadece biri olduğunu ısrarla unutmak istiyor. Planlamayla stratejiyi, politikayla statüko yönetimini birbirine karıştırıyor. Sonuç ortada: israf ve yolsuzluk ekonomisiyle heba olan yatırımlar; aciliyet taşıyan adımların mehter yürüyüşüyle tökezletilmesi; küresel oyuncu olmanın kuralları olan açıklık, şeffaflık, uzlaşma ve kazan-kazan stratejilerine, yani yönetişim düzenine karşı direnç ve ulusal değerlerimizin, rekabet avantajlarımızın erozyonu…
Bürokrasi aslında yönetsel mekanizmanın bilgi yönetimi ihtiyacının ortaya çıkardığı bir sınıf. Ama bu sınıf ülkemizde olduğu gibi geçen yüzyılın paradigmalarıyla yaşıyorsa, bilgi yönetilemez, politika yapılamaz, strateji geliştirilemez oluyor. Bu köhnemişlik, bürokrasi piramidinin tepelerinde daha da yıkıcı oluyor. Kamu kurumlarında işine ve ülkesine bağlı, küresel gelişmeleri izlemeye ve kurumuna uyarlamaya çalışan çok sayıda başarılı genç bürokrat var. Ama bu insan kaynağı sistemin çarklarında hızla öğütülüp atıl hale getiriliyor. Bu vatana ihanete eşdeğer bir suç.
Bürokratik düzenin yeni paradigmalar karşısında hiç şansı yok. Ama eğer bu sistem dış etkenler tarafından ortadan kaldırılırsa, bıraktığı boşluk ülke yararını hiçe sayan küresel oyuncularca dolduruluyor ve olan hepimize oluyor. Yapılacak tek şey, diğer tüm tarafların bu sistemle demokratik zor kullanarak etkin bir mücadele yürütmesi. Yani sorumluluk sivil toplum başta olmak üzere tüm taraflarda…
Özel Sektör ne yapmıyor?
Özel sektör, nitelikli toplumsal sermaye ve kamusal-özel yönetişim ağı sayesinde refahın oluştuğunu bilmeli ve görevini yapmalı. Ya oyuncu ya oyuncak, ya pazarcı ya pazar…
Özel sektör, ulusal ekonominin dinamizmini tetiklemek için makro ve mikro düzeyde üzerine düşen rolü oynayamıyor.
Statüko ve konjonktür tutsağı, salt arz odaklı bir paylaşım hesabıyla yatırım yapan “karar” mercilerinin önemli kısmı; girişimci ruhu kaybetmiş; “risk” almaya yanaşmayan; küresel bilgi dolaşımını ıskalayan; inovasyonu hesaba katmayan; eğitim başta olmak üzere sosyal sorumluluklarının aslında kendi işine yatırım yapmak anlamına geldiğinin farkında olmayan; insan kaynağını kalıcı, nitelikli ve etkili hale getirmeyi “tanrılardan” bekleyen; marka yaratamayan; ar-ge yapmayan; tersine-taklit-mühendisliği bile “ithal” eden; taktik ve rantiye yatırım tuzağına batan; stratejik yatırımı kendi faaliyetinden büyük bir etkinin sinerjik parçası olarak görmekten aciz halde… İş ortamının iyileştirilmesi; küme mekanizmalarıyla KOBİ standartlarının yükseltilmesi; toplam kazan-kazan etkinliğini artırarak küresel ihracat payının büyütülmesi gibi asli konuları, günü çevirmeye koşullu kobayın avara kasnak dolabında unutmuş çoğu…
Ulusal ekonomimizin önemli bir bölümü, bilgi ekonomisi hareketleriyle oyun-etki katsayısı artarak “şansı dönen” bir iki “marka”mızın rüzgarıyla kımıldama hayalindeki atıl oyuncaklardan oluşuyor. Bilgisiz = kararsız = atıl… Oyuncu olmazsan oyuncak, pazarcı olmazsan pazar olursun…
Özel sektörümüz tüm faaliyet alanlarında ancak %10’luk bir küresel rekabet avantajı üretebiliyor. İş dünyası sektörler arası veya içi güçbirlikleri geliştiremiyor. Ne kendi içinde, ne de STK, akademi, uluslararası örgütler vb. doğal müttefikleri ile etkin bir yönetişim ağı kurabiliyor. Muhatabı olan hükümet, AB, TSK, emek örgütleri vb. düğümlerle de ağ ilişkisi geliştiremiyor; “muhatap” olamıyor.
Çünkü iş dünyası politika üretemiyor. Ulusal politikaların oluşturulması için yönetişim dinamosu olma misyonunu yerine getiremiyor. Mevcut pazarın paylaşımı ve “muhatap” bile olamadığı iktidar odaklarından gelmesi muhtemel kazancın taktik hesabından ötesine geçemiyor. Tıpkı popülerlerin oyununa arka sokaktan sızmış ezik çocuk gibi kısa sürede oyun dışı kalıyor. Her an öz kaynakları heba ediyor. Bu kaynaklar ulusal; hepimizin. Katma değer üreterek kazanan bir özel sektör, nitelikli toplumsal sermaye ve kamusal-özel yönetişim ağı sayesinde refahın oluştuğunu bilir ve üzerine düşeni yapar. Öyle değil mi?
Emek örgütleri ne yapmıyor?
Sendika, taraf olma üzerine kurulu bir örgütlenme fikri. Gerçekten taraf olmayan sendika ne işe yarar?
İşçi ve işveren örgütleri çalışma hayatının örgütlenmesinde temel yapı taşları. Emek örgütleri sanayi devriminden bu yana çeşitli aşamalardan geçmiş, etkinliklerinin içerik ve düzeyi değişmiş olsa da, üretim sürecinin onsuz edilemez parçası olmayı sürdürüyor. Küreselleşme, artan ağ etkisi ve bilgi ekonomisinin gelişmesi işgücü talebini de dönüştürerek, bilgi temelli iş kollarını istihdamın en hızlı büyüyen kesimi haline getiriyor. Yeni iş kolları ortaya çıkarken bazıları yok oluyor, çalışmanın kapsamı ve kalitesi, işyerinin coğrafi/fiziksel özellikleri, iş sözleşmelerinin doğası, gerekli beceriler ve onları kazanma yolları, çalışmanın örgütlenmesi, işçi ve işveren örgütlenmelerinin işleyişi ve etkililiği, ekonominin yeni kurallarıyla dönüşüme uğruyor.
Emek örgütleri bu değişime uyum sağladıkları ve çalışma düzenini çalışanlar lehine yönetmek için etkin taraf olma kimliğini kazandıkları ölçüde işlevsel olabilir.
Türkiye’de emek örgütlerinin bilgi ekonomisine geçiş ve bilgi toplumuna dönüşüm sürecinde kendi işlevlerine uygun rol yüklenmediği açık. Bilgi ekonomisinin dinamiklerini, özellikle de üretimde teknolojinin artan ağırlığını bir tehdit olarak algılamaları anlaşılabilir. Ama tam da bu yüzden, çalışanların haklarını korumak ve bilgi becerilerine sahip işgücünün oluşumunda taraf olarak yer almak için sürece daha etkin bir biçimde katılmaları beklenmez miydi?
Emek örgütlerimiz de, tıpkı bürokrasi gibi, geçen yüzyılın paradigmalarıyla yaşamıyor mu? Bu örgütler içinde aklı başında stratejiler öneren kesimler var, ama yönetsel mekanizmalar üzerinde etkili olamıyorlar. Sendikalar, işverenlerle istihdam üzerinde yapısal etkileri olamayacak, sadece çalışanların gelirlerinde ve kazanılmış haklarında göreli iyileşmeler için mücadele ediyorlar. Hükümet karşısındaki konumları da ya kalıcı olmayan konjonktürel düzenlemelerle ilgili, ya da özelleştirme karşıtı müdahalelerle sınırlı.
Emek güçlerinin, istihdamın değişen doğasına, işgücü eğitimine, tarım başta olmak üzere giderek atıl hale gelen niteliksiz işgücünün nitelikli hale getirilerek yeniden üretime kazandırılmasına, oluşmaya başlayan bilgi temelli işgücünün hak düzenine, küresel sermaye akışıyla dengesizleşen ekonomik sistemi rekabet avantajı yaratarak istikrara kavuşturacak ve korumasız kesimlere yönelik değer üretmesini sağlayacak stratejilere odaklanan politikalar üretmesi ve bu politikaların uygulanmasında geleneksel yaptırım güçlerini kullanması gerekmez miydi? Sendika, taraf olma üzerine kurulu bir örgütlenme fikri. Gerçekten taraf olmayan sendika ne işe yarar?
Akademi ne yapmıyor?
Akademi asli işlevine kavuşturulmazsa sonuç belli: bilgiyi yönetemediği için bilgi pazarına dönüşmüş toplum, sürekli açık vermeye mahkum, değer üretemeyen ekonomi…
Rönesans ve Aydınlanma ile ortaya çıkan ve Sanayi Devrimi sonrası bilim ve teknolojinin artan değeri ile etkinliğini artırarak bugünkü otonom yapısına kavuşan Akademi, ekonomi, siyaset ve kültür alanlarının bileşkesini temsil ettiği ölçüde işlevselleşiyor. Çünkü insani ve ekonomik kalkınmanın dinamikleri bu üç alanın etkin sinerjisiyle oluşuyor. Akademi konumu itibarıyla bu dinamizmin öncü gücünü temsil ediyor. Akademi, kalkınmanın motoru inovasyonun ateşleyicisi.
Ülkemizde inovasyon dinamiklerinin kısırlığı, bilim ve teknoloji politikalarının ataleti ve kalkınmanın sürdürülemezliği ortada olduğuna göre, Akademi’nin ne yapmadığı da açık. 60’ların sonundan bu yana siyasi gerilimlerin bedelini otonomisini kaybederek ödeyen Akademi, merkezi yönetim zaafıyla yönetilemez hale gelmiş durumda. YÖK bir akademik kuruldan çok siyasi güç odağı işlevi görüyor. Otonomisi olmayan Akademi de “olmuyor” tabii.
Bu yönetsel zaafın bedeli her alanda ortaya çıkıyor: inovasyon ve Ar-Ge jeneratörü olması gereken Akademi, bilgiyi üretip yönetecek zihinsel ve finansal kaynaklara sahip olamıyor; üniversite – sanayi işbirliği için gerekli esnek yapıyı oluşturamadığı için özel sektörle yönetişim ilişkisi geliştiremiyor, sanayiye bilgi ve nitelikli insan sermayesi transferinde bulunamıyor; küresel modellerden devşirilmiş teknopark tarzı yapılanmaları asli işlevlerini hiçe sayarak rant alanı olarak kullanıyor ve kendi bindiği dalı kesiyor; orta öğrenim sistemi ile arasındaki rasyonel geçişi sağlamak için üzerine düşeni yapmadığı gibi, eğitim kalitesini düşürerek niteliksiz insan kaynağı üretimine katkıda bulunuyor; ulusal eğitim, bilim ve teknoloji, inovasyon politikalarının tarafı olma işlevini ataleti ve etkisizliği yüzünden yerine getiremiyor; böylece bilgi ekonomisi ve bilgi toplumunun temel eksenlerinden biri olan “yaşamboyu öğrenim” ortamının oluşmasında en önemli taraf atıl kalıyor. Bu arada inovasyon da Akademi gibi merkezi yapılarla yönetilmeye çalışıldığı için ulusal kaynaklar heba oluyor.
Türkiye’de Akademi asli işlevine yoğunlaşacağına, siyasi konjonktürün ve giderek gerginleşen gerilim oyununun sahnesi olmaya indirgeniyor. Biz türban sorununu tartışırken, olan geleceğimize, gençlerimize, rekabet avantajlarımıza ve kalkınma kapasitemize oluyor. Beyinler göçüyor, bilgi kaçıyor, değerler eriyor.
Kamusal ve özel üniversiteler asli işlevlerine kavuşturulmaz ise sonuç belli: bilgiyi yönetemediği için bilgi pazarına dönüşmüş toplum, sürekli açık vermeye mahkum, değer üretemeyen ekonomi…
Vatandaş ne yapmıyor?
Öğrenmek, bilmek istemiyoruz. Bu durum sürsün istiyoruz sadece. Sanki yarın hiç olmayacakmış gibi davranıyoruz.
Madem bu yazıda ülkenin geleceğini hazırlaması gereken tarafların yapmadıklarıyla ortak oldukları günahları ele alıyorum, sıranın görünüşte en “masum” tarafa, yani vatandaşa gelmesi de doğal… Vatandaşın soyut bir kavram, toplumun şekilsiz bir yığın olup, ancak oyları ve örgütlendiği sivil toplum kuruluşları aracılığıyla kendisini ifade edebileceği ileri sürülerek bir “taraf” olduğu savına karşı çıkılabilir. Ancak “vatandaş inisiyatifleri”nin örgütlenmenin temelinde olduğu düşünülürse, inisiyatifsiz bir toplumun bedeli kolaylıkla anlaşılabilir.
Bir toplum atasözleriyle değerlendirilebilir. Örneğin tarihi boyunca sömürgecilikle uğraşan Latin Amerika toplumlarında atasözleri direnişin yansıması gibidir. Hiç sömürge olmamış ama hep kul statüsüne indirgenmiş toplumumuzun atasözleri ise birer atalet aynasıdır: “azıcık aşım kaygısız başım”, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” gibi.. Bazıları daha da ileri giderek statükoyu onaylar: “devletin malı deniz, yemeyen domuz” misali… Bizde atasözleri sanki birer pasifize etme aracı.
Vatandaşın ancak hak ettiği yönetimle yönetilebileceği demokrasinin başından beri dile getirilir. Ulus-devletin zaafı, temsili demokrasinin krizi ve doğrudan demokrasi arayışları vatandaş inisiyatiflerinin ulusal politikalarda giderek daha ağırlıklı olmasını sağlıyor. Ülkemizde sivil toplum kuruluşlarının rolü henüz çok yeni olduğu ve her zaman gerçek vatandaş inisiyatiflerinden kaynaklanmadığı için, çıkar grubu olma işlevleri ön plana çıkıyor ve yönetsel mekanizmaları merkezi yönetim paradigmalarını aynen yansıtıyor.
Fransız düşünürü ve eylemcisi Guy Debord, “Gösteri Toplumu” adlı başyapıtında, giderek toplumun varlığının yalan hakikatinin de gösteri haline geldiğini, bunun herkesi atıl bir seyirciler topluluğuna indirgediğini söyler. Bu durum ülkemize oldukça uyuyor. Biz de her şeyi giderek artan bir arena yamyamlığıyla izliyor, geleceğimizin kendi ellerimizde olduğunu unutuyoruz. İnisiyatif gösteremiyoruz. Medyaya bakın, ilgi duyduğumuz şeylere bir bakın. İlgimiz sansasyonel, geçici, konjonktürel durumlarla sınırlanmış. Öğrenmek, bilmek istemiyoruz. Bu durum sürsün istiyoruz sadece. Sanki yarın hiç olmayacakmış gibi davranıyoruz. Her seçimde tam bir balık hafızasıyla davranıyor, ancak gündelik ekmeğimizle oynandığında sesimizi çıkarıyoruz. Bu kadarı da bizi gerçekten “vatandaş” ve toplum yapmaya yetmiyor.
Türk toplumunu geleceği hakkında inisiyatif almaya yönlendirmek gerçekten zor, farkındayım. Çok eski bir atalet heyulasıyla boğuşmak gerekiyor. Ama içimizden bazılarının, durumun farkında olanların bunu yapmasının zamanı gelmedi mi?
Hükümet ne yapmıyor?
Geleceği yönetme hedefi olmadan bugünü yönetmeye kalkarsanız geleceği gerçekten yönetenlerin oyuncağı olursunuz.
Yaklaşık bir yıldır, hükümetin öncelikleri toplumun önceliklerinden kopmuş, hatta ters düşmüş durumda: AB süreci, ekonomik ve sosyal atılım, küresel rekabet avantajları… Şimdiye kadar hep olduğu gibi, hükümet avara kasnak bir mekaniğin tutsağı olmuş görünüyor: Seçim yaklaşıyor!
Ülkemizde hükümetin seçim kazanması hayati konularda ürettiği stratejilerin ve devraldığı ulusal politikaların başarısına değil de farklı dinamiklere bağlandığı için, her dört yılda bir bazı şeylere yeniden başlamak zorunda kalıyoruz. Hükümetler süreklilik kültüründen pay almadıkları için, geleceğimizi ilgilendiren ve ulusal seferberlik gerektiren konularda atıl kalıyor. Hükümetin meşruiyet nedeni, yani gelecek yönetiminin yerini ideolojik kavga veya bir grubun çıkarı alıyor. Hükümetin işlevi ise sürdürülemez statükoyu koruma karşılığında siyasi rant elde etme mücadelesine indirgeniyor.
Hükümetler, sosyo-ekonomik yönlendirme etkilerini gösterebilmek için iktidarı paylaşmak zorunda. Toplumun çeşitli eksenlerini temsil etme yeteneği olan örgütlü güçlerle girilen bu paylaşım ilişkisi etkin bir yönetişim düzenine evrildiği ölçüde ulusal güçbirliğine dönüşür ve hayati atılımlar bu güç olmaksızın gerçekleştirilemez. Bizde hükümetler iktidarlarını toplumun örgütlü kesimleriyle değil, ulusal faydayı temsil ettiği müphem bir merkezi yönetim makinesiyle paylaşıyor.
Uluslararası ve bölgesel ilişkilerden makro ekonomiye, bilgi ekonomisi ve bilgi toplumuna dönüşmekten sosyal adaleti sağlamaya, inovasyondan kriz yönetimine, hayati konularda üretilen stratejiler süreklilik sağlanamadığı için ulusal politikaya dönüşemiyor. Hükümetlerin “eylem planları”na olan merakı da buradan geliyor: politika olmadan stratejik planlama yanılsaması yaratmak için bire bir! Durumu kurtarmakla yetiniyor ve aslında kaybediyoruz.
Bizler, özellikle bilgi ve iletişim teknolojilerine yakın olanlar, yıllardır hükümetlerin bilgi ekonomisi ve bilgi toplumu hedeflerini yeterince önemsemediğinden yakındık. Yanıldığımız nokta şuydu: hükümetler aslında öncelik verir göründükleri dış politika, makro ekonomik istikrar, sürdürülebilir büyüme gibi konuları da yönetmiyorlar. Geleceği yönetme hedefi olmadan bugünü yönetmeye kalkarsanız geleceği gerçekten yönetenlerin oyuncağı olursunuz.
Sivil toplum kuruluşları ne yapmıyor?
Politikasızlığın boşluğunu “eylem planları”yla doldurmaya çalışan hükümet ve bürokrasi gibi, STK’larımız da etkisizliğin avuntusunu projelerde, zirvelerde, şuralarda arıyor.
Şimdiye kadar sırasıyla bürokrasi, özel sektör, emek örgütleri, akademi, vatandaş ve hükümetin ne yapmadığını ele aldım. Sıra konumu itibarıyla kritik önem taşıyan tarafa geldi: sivil toplum kuruluşları…
Ekonominin küreselleşmesi, ulus-devletin etkinliğinin azalması ve temsili demokrasinin meşruiyet krizi sivil toplumun yönetsel süreçlerde giderek daha büyük bir rol oynaması sonucunu doğurdu. Bilgi ve iletişim teknolojilerinin hızlı gelişimiyle toplumların giderek ağ biçimi yapılanmalara evrildiği, bilginin paylaşımının iktidarın paylaşımı anlamına geldiği bir çağda, sivil toplum kuruluşları (STK) farklı toplumsal kesimlerin örgütlenmesinin, dolayısıyla da demokratik katılımın asli öznesi haline geldiler. Bu katılım, özellikle “politika alanı” için olmazsa olmaz bir koşula dönüştü. Bugün ulusal politikaların oluşturulması ve başarısında, iş dünyasından işgücüne, tüketicilerden hizmet sağlayıcılara, eğiticilerden öğrencilere toplumu kuran farklı kesimleri temsil eden STK’ların rolü belirleyici oluyor. Daha doğrusu, “olmalı”!
Ülkemizde merkezi yönetsel paradigmaların hakimiyeti dolayısıyla sivil toplum alanı yeterli bir gelişme dinamiği yakalamakta gecikti. Ekonomik ya da sosyal alanlarda faaliyet gösteren STK’lar, çoğunlukla kendi yönetsel mekanizmalarında merkezi yönetim paradigmasını yansılayıp işlevsiz kaldılar. STK’ların birer “çıkar grubu” olması doğaldır; ancak bu STK’lar yönetimle ilişkilerinde konjonktürel bir paylaşıma girmeyi yeğleyip söz konusu “çıkar”ı sürdürülebilir faydaya dönüştürmeyi başaramadılar. En temel işlevleri bilgi akışını yöneterek, görüşlerini yeterli iletişim düzeyine taşıyarak temsil ettikleri kesimlerin demokratik katılımını sağlamak, yani “izleme ve baskı grubu” kurmak olan STK’lar, hükümetler ve bürokrasiyle aralarındaki konjonktürel “çıkar ilişkisi” nedeniyle bu işlevi yerine getirmekte zorlandılar. Bunun doğal sonucu ise, ekonomik ve sosyal politikaların oluşturulması sürecinin bir yönetişim düzenine dönüştürülmesinde etkisiz kalmaları oldu. Kamu yönetiminde STK katılımı bir imaj operasyonuna indirgendi. Politikasızlığın boşluğunu “eylem planları”yla doldurmaya çalışan hükümet ve bürokrasi gibi, STK’larımız da katılımsızlığın ve etkisizliğin avuntusunu projelerde, raporlarda, zirvelerde, şuralarda arıyor. Ama olmuyor işte!
Peki ne yapmalı?
Bilgiyi ve iktidarı paylaşmadan, gerçek bir yönetişim düzenine geçmeden ülkenin geleceğini kuramazsınız.
Katma değer üreterek rekabet avantajı sağlamak, insani ve ekonomik kalkınmayı demokratik ve adil paylaşım temelinde sürdürülebilir kılmak için, bilgi ekonomisine geçiş ve bilgi toplumuna dönüşüm hedeflerine yönelik olarak Türkiye’nin seferberlik içine girmesinden sorumlu tarafların ne yapmadıkları üzerinde duruyorum bir süredir… Çünkü, hükümet, bürokrasi ve kamu sektörünün, özel sektör ve kuruluşlarının, emek örgütlerinin, akademinin, STKların ve inisiyatif gösteremeyen vatandaşın yapmadıkları, yapmaları gerekenin ne olduğunu ortaya koyuyor. Diziyi birlikte yapmaları gerekeni vurgulayarak kapatmak yerinde olacak.
Öncelikle bu kesimlerin kendi kurumsal yapılarında merkezi güç yanılsamasından kurtulup, faaliyet alanlarına özgü bir yönetişim modelini uygulama niyetini göstermeleri gerekiyor ki, diğer taraflarla meşru bir paydaşlık ilişkisine girebilsinler. Sonra tümü etkin ve geniş bir uzlaşma çerçevesinde olmak üzere; şimdiye kadar şu ya da bu kesim tarafından üretilmiş ancak üzerinde uzlaşılamadığı için raf ömrünü doldurmuş politika, strateji, eylem planlarından kurtulup, öncelikli hedefleri konumlayan gerçek bir ulusal politika oluşturmaları; sonra bu politikayı küresel koşullara uyumlu bir yol haritasına dönüştürecek stratejiyi belirlemeleri; sonra farklı kesimler ve hedefler bağlamında ayrımlaştırılmış stratejik sürecin koordinasyon ve uygulama düzeneğini yönetişim temelinde ve meşru bir zeminde kurmaları; sonra strateji bağlamında önceliklendirilmiş projelerin hayata geçirilmesine yönelik eylem planını, fizibilite ve risk analizi çalışmalarıyla birlikte oluşturmaları; daha sonra, küresel, bölgesel ve ulusal koşulların değerlendirilmesi ve politika doğrultusunda projeksiyonlar yapılmasıyla bu sürecin denetlenmesi ve iyileştirilmesi için katılımcı bir üst yapıyı kurmaları; bununla da yetinmeyip, STK ve akademi katılımlı bağımsız izleme mekanizmaları kurgulamaları gerekiyor.
Bu sürecin atılıma dönüşmesinin koşulu, etkin katılım, şeffaf yönetim, adil paylaşım ve en geniş uzlaşma zemini… Yani bilgiyi ve iktidarı paylaşmadan, gerçek bir yönetişim düzenine geçmeden ülkenin geleceğini kuramazsınız. Evet, yeni bir “Ulusal Seferberlik”, bunun için de meşru ve bağlayıcı bir “Ulusal Sözleşme” gerekiyor!
Yazı Dizisi:
BThaber, Haftalık Bilgi Teknolojileri Gazetesi
15 - 21 Mayıs 2006 / s:570
29 Mayıs - 4 Haziran 2006 / s:572
12 - 18 Haziran 2006 / s:574
26 Haziran - 2 Temmuz 2006 / s:576
10 - 16 Temmuz 2006 / s:578
24 - 30 Temmuz 2006 / s:580
7 - 13 Ağustos 2006 / s:582
21 - 27 Ağustos 2006 / s:584
18 - 24 Eylül 2006 / s:588
2 -8 Ekim 2006 / s:590
03 Nisan 2007
Hem “orada” hem “burada”: Mobil Toplum?
Atom-bireyler arasında kurulan potansiyel etkileşim ağı, ciddi bir sosyo-ekonomik dönüşüme işaret ediyor. “Bilgi çağı”, “iletişim devrimi” gibi nitelemelerin en simgesel göstergelerinden biri, hemen her sözcüğün başına takılan “e” önekiydi. Artık “m” harfi baskın: m-ticaret, m-reklam, m-borsa, m-banka, m-kütüphane, m-devlet, m-eğitim, m-sanat, m-oyun, m-terör, m-seks…
Giderek ucuzlayan ve güçlenen işlemcilerle donatılmış sayısız aygıtın birbiriyle sayısal diller aracılığıyla anlaştığı devasa bir ağ ufukta beliriyor. Teknolojiler yakınlaşıyor. Bilgisayar, internet, cep telefonu, fotoğraf makinesi, video kamera vb. arasındaki sınırlar kalkıyor. Bilgi ve iletişim teknolojileri ve küresel ağların “coğrafi yer” kavramını ortadan kaldıracağı söylendi. Kızılötesi, bluetooth, WAP, GPRS, SMS, MMS, Wi-Fi, WML, telematik vb. derken, mobil iletişim teknolojilerinin hızlı gelişimiyle bu iddia artık gerçekleşme yolunda.
Son derece dinamik kullanım potansiyellerine sahip mobil iletişim teknolojileri, “uzakta” ve “burada” olmak arasındaki karşıtlığı eritiyor. Aynı anda iki yerde birden olmak mümkün hale geliyor: hem uzaktasınız hem de burada… Hem “burada” değilsiniz, hem de erişilebilirsiniz…
Artık bilgisayarlaşan ve “taşınabilir iletişim aygıtı” olarak anılan cep telefonları, “teknolojilerin yakınlaşması” (convergence) olgusunun en somut örneği: küresel enformasyon ağları, uydu teknolojileri ve genişbant radyo frekanslarına dayanan kablosuz iletişimin birlikteliğinden oluşan yeni bir teknik sentezi, telefon gibi görece eski, “sıradan” ve bir o kadar da “popüler” bir teknolojiye bağlıyor. Devasa ve anlık enformasyon akışı, metin, ses ve görüntü, yani sıfırlar ve birler halinde, fiziksel mekanın herhangi bir noktasından erişilebilir hale geliyor. Mobil iletişim, “coğrafi yer” kadar zamanın organizasyonunu da dönüştürüyor: sabit bir yerden hareketle zamanı organize etmek için gerekli iletişim ve enformasyon faaliyetlerinin zamana dayalı koordinasyonunu gereksiz kılıyor. İşte ya da evde, tümüyle bireyin isteğine bağlı, esnek bir zamanlama imkanı yaşam tarzlarını da esnetiyor. Mobil yaşamın geçirgen hale getirdiği bir başka sınır da, kamusal ve özel alan arasındaki ayrım. Kamusal alanlarda cep telefonu kullanımı, yani bireyin uzaktaki ötekilerle herkes tarafından yarısı duyulabilir konuşmaları, “özel hayat” ve “kamusallık” algımızı değiştiriyor.
Mobil iletişim ağı, artık yer ve zaman içinde fiziksel bir mevcudiyete sahip olmak zorunda olmayan bireyler arasında, akışkan ve öngörülemez bir etkileşim platformu yaratmaya başlıyor. “İletişimin gayri merkezileşmesi”, şimdiye kadar bir ölçüde ayırt edilebilir gibi görünen “sanal” ve “gündelik” yaşam arasındaki sınırda gedikler açıyor ve hiç kuşkusuz toplumsal ilişkileri de derinden dönüştürüyor.(1)
Bu yeni “toplumsallığı” belirleyen etkenler ise tamamen gerçek: üreticiler, operatörler, hizmet ve içerik sağlayıcılardan oluşan oyuncular; ekonomik ve hukuksal bağlam; aygıtların kullanılabilirlik potansiyelleri; ve “sahip olmama”yı sosyal bir ayıp haline getiren kültürel ve simgesel evren…
Atom-bireyler arasında kurulan bu potansiyel etkileşim ağı, ciddi bir sosyo-ekonomik dönüşüme işaret ediyor. “Bilgi çağı”, “iletişim devrimi” gibi nitelemelerin en simgesel göstergelerinden biri, hemen her sözcüğün başına takılan “e” önekiydi. Artık “m” harfi baskın: m-ticaret, m-reklam, m-borsa, m-banka, m-kütüphane, m-devlet, m-eğitim, m-sanat, m-oyun, m-terör, m-seks… Gerçekten de mobil iletişim teknolojileri ve mobil ağlar, bireylerin, toplulukların, iş dünyasının, ikili ilişkilerin, politik faaliyetlerin yaşamsal ve kültürel evrenini köklü bir dönüşüme uğratıyor. İş yapma, eğlenme, tüketme, örgütlenme, yönetme, eylemde bulunma tarzları ve rekabetten işbirliğine, çatışmadan taraftarlığa, arkadaşlıktan aşka her türlü sosyal ilişki, kamusallıkla özel hayat arasındaki sınırların geçirgenleşmesi ve zaman-mekan algısının bir “mobil etkileşim evreni” içinde dönüşüme uğramasıyla geri dönülmez bir biçimde farklılaşıyor. Çünkü, mobil iletişimin bilgisayarlaşma ya da internetten farkı, zengin kullanılabilirlik potansiyelleri sayesinde, kültürler, etnik kökenler, toplumsal statüler, yerleşimler vb. arasında ayrım gözetmeden yayılma eğiliminde olması.
Toplumsal ve ekonomik faaliyetlerin mobil hale gelmesi “yeni toplumsal devrim” olarak adlandırılıyor. “Mobil toplumsal ağlar/şebekeler”, internet ve mobil iletişim başta olmak üzere bilgi ve iletişim teknolojilerinin kullanımının mümkün kıldığı yeni bir “toplumsal koordinasyon biçimi”ni ortaya çıkarıyor. Yazar Howard Rheingold, bu “işbirliği teknolojileri”ni, “smart mobs” olarak adlandırıyor. (2) “Mobs”, yani “mobil”in kısaltması ve sözcüğün argo anlamı olan “çete”nin birlikte simgeselleştirdiği, yeni toplumsallık türü… Akıllı, uyanık, esnek bağlarla birbirine bağlı, bir çete gibi her an kurulup dağılabilen, mobil, yani göçebe bir toplumsal işbirliği/koordinasyon “teknolojisi”… Ama çetelerin kural tanımaz esnekliği ve ele gelmez göçebeliğinin barındırdığı karanlık anlamları da taşıyan bir toplumsal birliktelik… Rheingold’un “smart mobs” ile anlamlandırmaya çalıştığı “mobil toplumsal şebekeler”, yepyeni işbirliği ve dayanışma kültürlerini, farklı ve daha etkin demokratik eylem tarzlarını mümkün kıldığı gibi, kaotik ve öngörülemez terör organizasyonlarını ya da eşine rastlanmadık gözetim/denetim biçimlerini, her yerde hazır ve nazır mobil polis devletini de ortaya çıkarabilir.
Toplumsallığın en güçlü dinamiklerinden biri olan eğlence de farklılaşıyor. Mobil oyun dünyası devasa bir sektör haline gelme yolunda. Çevrimiçi oyun, ya da çok oyunculu oyun evrenleri, mobil iletişim teknolojileriyle aslında fiziksel mekanın içine girdi, kent sokaklarına sızdı. Şehirlerde bir takım insanlar, iki sokak ötedeki bezerlerini cep telefonları, PDA’larıyla avlıyor, takımlar (akıllı çeteler) oluşturup yeni toplumsal etkileşim tarzları geliştiriyor.
Mobil iletişim kendi yer altı kültürünü de yaratıyor. Hacker’lar, mobil iletişim patlamasıyla birlikte “whacker”lara (wireless hacker) dönüşüyor. Bisikletleri veya kay kaylarıyla, sırt çantaları ve PDA’larıyla şehirlerde mobil erişim noktası avına çıkan mobil gerillalar, kırmızı noktalarla yeni haritalar yaratıp “özgür şebekeler” (free networks) kuruyor. Şehir kertenkeleleri de, kamyon arkasına takılan uyanık çocuklar misali, gördükleri saf turistlerin cep telefonlarına bluetooth yoluyla anonim mesajlar yollayıp mobil bant genişliklerine parazit oluyor (bluejacking).
Japonya’da bir liseli kızın gün içinde gönderdiği SMS sayısı 100 ile 150 arasında değişiyor. 2001 yılında dünyada 20 milyardan fazla SMS mesajı çekildiği sanılıyor. “Metinleme” (texting) olarak mobil kültür sözlüğüne geçen SMS, multimedya özellikleriyle de donanarak (MMS, kamerafonlar ve Wi-Fi) hayatın her alanına müdahale ediyor. Hem “orada” hem “burada” olmanın sanallığını görüntü, ses ve metin kombinasyonuyla mevcudiyete büründürüyor.
Cep telefonunun ülkemizde de en bildik “kültürel” boyutlarından biri olan SMS, hükümet düşürecek kadar güçlü bir “politik eylem teknolojisi” olabiliyor. 20 Ocak 2001’de virüs gibi yayılan SMS mesajlarıyla bir araya gelen bir milyon Manila’lı, “akıllı şebeke”nin gücünü gösterdi ve Filipinler Başkanı Joseph Estrada’nın düşüşünü hazırladı. 1999’da, Seattle’da Dünya Ticaret Örgütü toplantısı, mobil iletişim ve internetin etkisiyle en geniş küreselleşme karşıtı gösterilerden birine sahne oldu. Geçtiğimiz yıl saygın sanat mekanlarından Tate Modern, kablosuz internet bağlantısı yoluyla gerçekleştirilen, bir zamanların Fluxus “posta sanatı”na benzeyen bir toplu performansı duvarları arasında konuk etti. Avrupa’nın şehirlerinde yeni bir toplumsal eğlence/performans biçimi, yani birbirini tanımayan insanların SMS mesajlarıyla örgütlenerek herhangi bir mekanda öngörülmedik bir kısa eylemde bulunup dağılması, “flash mob” adıyla kentli kültürüne sızdı bile.
Toplumsal dayanışma kültürünün kendisine yeni yollar bulduğu Brezilya’da, mobil iletişim ve kablosuz internet, işgücü eğitiminden yerel yönetimlere yurttaş katılımına, farklı doğrudan demokrasi deneyimlerinin teknolojik altyapısı haline geliyor. Ülkenin yeterli iletişim altyapısıyla donatılmaktan uzak kırsal bölgelerinde mobil teknoloji ve açık kodlu yazılımlarla donanmış gönüllüler, yoksul halkın gündelik yaşam koşullarının iyileştirilmesi için etkili “toplumsal dayanışma ağları” kuruyorlar. (3) Farklı bir “dayanışma ekonomisi”nin temsilcisi olan bu ağlar, Rheingold’un sözünü ettiği “toplumsal koordinasyon teknolojisi”nin en devrimci örnekleri arasında sayılabilir.
Teknoloji birbirine karşıt potansiyellerle yüklüdür. Trenler sevgilileri buluşturduğu gibi toplama kamplarına da gider. Mobil iletişim teknolojileri de yeni ve daha demokratik toplumsallık biçimlerinin oluşumuna yol açabileceği gibi, şimdikinden daha da köle bir tüketim toplumunun yaratılmasına, giderek tüm iletişim ve etkileşimin bu teknolojilerin mümkün kıldığı araçlarla dinlendiği ve denetlendiği bir faşizme de götürebilir. Salt tüketici mi yoksa etkin kullanıcılar mı olacakları, mobil gettolarında çokuluslu şirketler ve aynı-anda-her-yerde olan gözler/kulaklar tarafından kolonileştirilecekleri mi yoksa düşünce ve ifade özgürlüğünün toplumsal şebekelerinde yepyeni bir demokrasiyi mi yeşertecekleri, bireylerin kendi yaratıcılıklarına ve bağımsızlık duygularına bağlı…
NOTLAR:
[1] Geoff Cooper, Nicola Gren, Ged M. Murthag, Richard Harper, “Mobile Society?Technology, Distance and Presence”, Virtual Society? Technology, Cyberbole, Reality içinde, derleyen: Steve Woolgar, Oxford University Pres, 2002, sf. 286-301
[2] Howard Rheingold, Smart Mobs: The Next Social Revolution, Perseus Publishing, 2002 (H. Rheingold, “sanal topluluk” kavramını ortaya atan, sayısal devrimin Silikon Vadisi’nin ergen milyonerleriyle değil, Charles Babbage, John von Neumann gibi vizyonerlerle başladığını savunan bir yazar, editör ve bilimsel danışmandır. Yazdıkları arasında, “Sanal Topluluklar” (Virtual Communities), “Sanal Gerçeklik” (Virtual Reality), “Düşünce Araçları” (Tools for Thought) gibi siber alemin kült kitapları bulunmaktadır.
[3] Euclides André Mance, La Révolution des Réseaux, Portekizceden çev. Marjorie Yerushalmi, Descartes & Cie, Paris, 2003, sf. 96-109
(Mobimag, Şubat 2004)
31 Mart 2007
"Uçurumların üzerinde değer yaratamazsınız"
--------------------------------------------------------------------------------------
Sabah Gazetesi – İşte İnsan Eki (11.03.2007) - Röportaj
---------------------------------------------------------------------------------------
- Türkiye gibi üretim ve tarımda gelişmenin tam sağlanamadığı ülkelerde bilgi çağı ekonomisi yaratmak mümkün mü?
Türkiye yıllarca "geleneksel" üretim ve tarım sektörlerinin büyümesine, "Böyük Türkiye" olmaya odaklandı. Ama gerek aşırı merkeziyetçi yönetsel modelleri gerekse politikasızlık zafiyeti nedeniyle bu alanda kendine ait özgün yolu bulamadı. Pazar oldu. Ülkenin bir tarım, enerji, dış ticaret, eğitim, sağlık politikası yok! Bugün bilgiye dayalı ekonomik faaliyetlerin gelişimi açısından da aynı zafiyetle karşı karşıyayız. Henüz bilgi ve iletişim teknolojileri, inovasyon, yaşam boyu öğrenme politikalarımız da yok. Zaten güvenlik dışında politikamız var mı ki? İnovasyonu kurumsallaştırıp girişimci dinamiklerin önünü açarak rekabet avantajı yaratmak için, ekonomiden siyasete, kültürden bilim ve teknolojiye, yönetim modellerinden hukuki altyapıya bilgi ekonomisinin paradigmalarına uyum sağlamak gerekiyor. Tam da bu yüzden, Türkiye gibi potansiyelleri yönetilmeyen, konjonktüre teslim olmuş bir ülke için, bilgi ekonomisine geçişin imkân dâhilinde olup olmadığını tartışmak bile lüks. Bu bizim için mümkün olmanın ötesinde hayati bir zorunluluk. Yoksa en derin paranoyalarımızın gerçekleştiğini göreceğiz. Üstelik paranoyamızı ulusal faydadan üstün tuttuğumuz için olacak bu!
- İstanbul'un bilişim, Ar – Ge, mimari ve kültür – sanat üzerinden yaratıcı kesim için bir cazibe merkezi olması sağlanabilir mi?
Küresel ekonominin giderek bilgiye dayalı hale gelmesi kentlerin rolünü baskın hale getiriyor. Küresel ağa bağlı ve otonom "teknopol"ler ortaya çıkıyor. Bilgi ve iletişim işlevleri açısından yeniden tasarlanan ve yönetilen kentler bilgi ekonomisinin ekosistemi için en verimli ortamlar. Küresel sermayenin giderek daha hareketli ve esnek hale gelmesi, ağ etkisiyle artan etkileşim boyutu kentleri ekonomik faaliyetin temeline yerleştiriyor. Bu durum ister istemez uluslararası, bölgesel, ulusal ve yerel ölçekte yönetim modellerini de dönüştürüyor. İstanbul gibi, gerek coğrafi açıdan gerekse kültürel-siyasal-ekonomik etkileşim bakımından ciddi potansiyeller barındıran bir kent, küresel bilgi ve iletişim, yani değer akışının önemli düğümlerinden biri olma şansına sahip. Ancak bu şansı yakalamak kenti, kentin işlevlerini, kullanım boyutlarını, maddi ve gayrimaddi altyapısını yeniden tasarlamamıza bağlı. Önerilen mevcut modeller maalesef kentin enerji ve dinamiklerinin çok gerisinde. Bir sıçrama gerek. Yoksa İstanbul, küresel konjonktürün zoruyla, iş zekası, gayrimaddi ekonomi, çok uluslu inovasyon ortaklıkları için yine de bir çekim merkezi haline gelecek; ama bu durumu yönetmediğimiz için oluşan faydayı kalıcı rekabet avantajına dönüştüremeyeceğiz. İstanbul'u "kiralamakla" yetineceğiz. Kiracıların ürettikleri değerin kırıntılarıyla yetineceğiz. Fizik kuralları gereği her boşluk doldurulur. Siz doldurmazsanız birileri doldurur. Bir gün İstanbul'u tanıyamayacağımız kesin, ama siz asıl İstanbul'un bizi tanımayacak olmasından korkun.
- Bir ülkede ya da bölgede bilginin kullanımı ve ulaşılabilirliği homojen dağılmıyorsa, gelişim engellenir mi?
Bir ülkede bilginin kullanımının homojen olarak dağılmasına neredeyse imkân yok. Kullanım, üretim, işleme, paylaşım ağlarının yoğunluğu ülkenin tamamına her zaman eşitsiz dağılır. Ama bilgiye erişim imkânının her yerde ve herkes için eşit olarak varolması çok önemli. Çünkü nerede nasıl bir gelişim olacağını belki öngörebilirsiniz, ama öngörüleriniz asla matematik kesinliğe ulaşamaz. Yerleşimlerin iç dinamiklerine saygı göstermeniz ve teşvik etmeniz gerekir. "Bilgi uçurumu"nu önlemek için ülkeler bilgi ve iletişime erişim imkânını herkese tanımak zorundalar. Teknolojinin gelişim trendleriyle artan hareketlilik, esneklik, fiziki altyapıdan bağımsızlık ve yakınsama (convergence) artık bunu mümkün kılıyor. Ülkeyi "ekonomik havza" modelinde, yani kendine yeterlik kıstaslarına göre bölgelere ayırırsanız, her bölgede evrensel erişim prensibine göre adil bir biçimde dağıtılmış bulunan erişim imkanından kendi potansiyelleri ve girişimcilik dinamikleri ölçüsünde yararlanan, bilgi kullanımı, işlenmesi ve üretiminin yoğunlaştığı "değer adaları"nın oluştuğunu görürsünüz. Bu adalar, yarattıkları inovatif ekosistemle birbirlerini tetikleyerek bölgenin kendine yeterlik potansiyellerini geliştirip kalkınmayı doğrudan etkiler ve paylaşılan genel refah artar.
- Çok fazla sayıda insana sıradan, gündelik işler yaptırılması insan kapasitesinin boşa harcanması olarak görülüyor. Daha çok insanın yaratıcı işlere getirilmesi ve insanların yaratıcı kapasitesini kullanabilmesi için neler yapılmalıdır? Bu konuda İstanbul'u bir çekim merkezi haline getirmek mümkün müdür? Nasıl? Politik güç bunu sağlayabilir mi/sorumluluğu nedir?
Bu noktada Richard Florida'nın "yaratıcı sınıf" kavramını pek de anlamlı bulmadığımı söyleyeyim. Mantıksal açmazlarla yüklü bu kavramı ayakta tutabilmek için türettiği "yaratıcı ekonomi", "yaratıcı sermaye" vb. nitelemeler de metaforik "hoşluklar" olmaktan öte değer taşımıyor. "Yaratıcılık", ekonomik faaliyetleri açıklamak için fazla soyut, belirsiz ve çokanlamlı bir kavram. "Sanayi-sonrası toplum" tarzı "postmodern" okumalarla yeni "kent çalışmaları"nı (urban studies) harmanlayıp, gayrimaddi (intangible) değerlere dayalı inovasyon ekonomisinin iş yapma ve istihdamın doğası üzerindeki etkilerini anlamaya kalkıştığınızda benzeri hoşluklar ortaya çıkıyor ama pek de uzun ömürlü olamıyor. Üstelik "yaratıcılık" kavramını ekonomik büyümenin temeline yerleştirmek için mecburen "yetenek" gibi, hala bilişsel (cognitive) bilimlerin üzerinde anlaşamadığı bir kavrama başvurursanız ortaya hiç de hoş olmayan sonuçlar çıkıyor. "Doğal" yeteneklerine göre bölümlenen toplumlar gibi, oldukça "öjenik", "arî" bir noktaya zıplıyorsunuz. Bu kadarına "Digerati" (ileri teknoloji seçkinleri) bile gönül indirmez. Sınıf kavramı bir sosyal organizasyonda çok temel ortaklıklar gerektirir. Bu ortaklıkların ekonomik işlev üzerinde temellendiği doğrudur, ama ne olduğu belirsiz bir "yaratıcılık" işlevinden sınıf bağı türetmek de zordur. Üstelik "sınıf" kavramına artık ihtiyacımız olup olmadığı bile tartışılırken. Ama açıkçası Florida'nın özgün olmayan bir biçimde konumladığı ekonomik trendi açıklamak için "yaratıcılık" kavramına ihtiyacımızın olmadığı açık. Bunun için geçerli bir kavram zaten var: "İnovasyon", yani "hızlı bir biçimde ekonomik faydaya dönüştürülebilen yenilik"… Florida'nın yaratıcı sınıf olarak gördüğü profesyonel kesimler aslında sadece "becerikli"… Gerekli kaynakları ve işbirliği ortamını bulabilen küçük bir kısmı ise inovatif. Büyük kısmı ise, "X Kuşağı"nın yaratıcısı Douglas Coupland'ın harika deyimiyle birer "microserf" / "mikroköle"… Bilgi becerilerine sahip insanlar inovatif olabilir de olmayabilir de. Yaratıcılık, tıpkı eğitim, bilgi-iletişim-teknoloji-hukuk-kurumsallık altyapıları, kümelenme-ortaklık stratejileri gibi, inovasyonun dinamiklerinden yalnızca biri ve sanıldığı kadar "doğal" bir şey değil. Yaratıcılık "yaratılabilir" bir şey. Politikalarla, sosyal dinamiklerle, etkileşimle ve elbette esnek yaşamboyu eğitim modelleriyle üretilebilir bir şey… "Sıradan, gündelik işler" her zaman yapılacaktır ve her zaman insanların büyük bir çoğunluğunun yaptığı işleri böyle adlandırma eğiliminde olacağız! İstanbul'un bölgesel/küresel inovasyon odakları ve gayrimaddi sermaye akışı için çekim merkezi haline gelmesi ise elbette mümkün. Ama çekmek kadar "yaymak" da önemli. Bunu da ancak kendi ürettiğiniz değerle yaparsınız. Yoksa "yolgeçen hanı" olursunuz. Bu da belli bir değer sağlar tabii. Turizm önemli bir sektör. Ama gelin artık tüm anahtar sektörlerin birbirini değer üretmek için nasıl tetikleyeceğini tartışalım. Değeri nasıl kalıcı kılacağımızı konuşalım.
- İstanbul'un en yaratıcı şehirler listesinde yer almasının, ekonomide katma değere dönüşebilmesi için neler yapılmalıdır?
Bu hayali "listeyi" pek önemsemiyorum. Açıkçası benim için İstanbul'un inovasyon, rekabet, bilgi ekonomisi, insani kalkınma endekslerinde nerede olduğu daha önemli. Florida'nın tartışmalı veri değerlendirme yöntemlerine göre zaten her metropol, yapısı gereği gelişen çok kültürlülük ve etkileşim boyutu, artan küresel bağlantı, farklılaşma ve açıklık imkanları sonucu "yaratıcı" insanlar için bir çekim merkezidir. Çalışma koşulları küresel trendlere daha uyumludur, hizmet sektörü gelişir, iş merkezleri artar, yaşam kalitesi çeşitlenir vb. Bu tür kentler başka yerlerden daha "bohem"dir, bir "gay" nüfusu vardır (!), eğlencelidir, hoşgörü "yanılsaması" ile yaşar. Ama aynı kentler kanser gibi yayılıp (sprawl) yönetilemez hale de gelir, yaşam kıyılara çekilir, şiddet patlar, güvenlik saplantısı yaşam kalitesine karışır… Ekonomide katma değer yaratmak için yaratıcı nüfustan fazlası gerekir. Tüm tarafların uzlaştığı bir kent politikası, bilgi ve iletişim okuryazarı bir genel nüfus, kaynakların, işgücünün ve inovasyon dinamiklerinin kurumsallaştığı bir sistem ve elbette adalet ve demokrasi gerekir… Bunun için ne yapılmalı peki? Bir yönetişim sistemi kurmalı. Kentin tüm anahtar kesimlerini etkileşime sokan bir yönetsel yapı kurgulanmalı. Ancak böyle bir yapı kendi faydasını düşünebilir. Ancak böyle bir ortaklık zemini katma değer üretimini kalıcı kılabilir.
- Yaratıcı sınıf, herkesin rahatça uyum sağlayabileceği ve gelişebileceği ortamlarda ve organizasyonlarda yer almayı tercih ediyor, farklılığa açık ortamlarda çalışmak ve yaşamak istiyor. İstanbul bu ekosistem için uygun bir şehir mi? Sizce yaratıcı nüfusu İstanbul'a çekebilecek miyiz?
Bunlar bilgi ekonomisinin gelişmesi ve inovasyonun yerleşmesi için de gerekiyor, ama dediğim gibi yeterli değil. Farklılığa açık olmak, hoş görmek, yaratıcılığı değerlendirmek bir sonuçtur. Kültürel, ekonomik ve siyasal dinamiklerin bir sonucudur. Paradigma dönüşümüne uyum sağlamadan ve bu uyumu kurumsallaştırmadan ortamı dönüştüremezsiniz. Makyaj çalışmasıyla, ancak kent içinde "yaratıcılar" için seçkin adacıklar yaratırsınız. Bu da geçici olarak gayrimenkul piyasası için iyi olabilir! Ama unutmayın ki her güvenli ada tehdit altındadır. Tehdit yaratıcılığı geliştirir mi acaba? Niçin olmasın? Yer altı kültürü de yaratıcıdır!
- Türk iş kültürü ve toplum yapısı meritokrasi kavramı için uygun mudur?
"Meritokrası" terimini ilk kez 1958'de Michael Young, insanların IQ'larına göre kastlaştırıldığı distopik bir gelecek tasarımını nitelemek için kullanmıştı. Ben de aynen onun gibi düşünüyorum. Bu tür bir "liyakat toplumu" içimi karartıyor. Ben hiçbir toplum yapısının ve iş kültürünün böyle bir nitelemeyi hak etmediğini düşünüyorum. Sosyal darwinizm, ırk arıtımı kadar tehlikeli geliyor bana. Kimin yetenekli, kimin yaratıcı, kimin "layık", kimin "haksız" olduğuna birileri karar vermeye başladığı zaman ipin ucu kaçıyor. Eğer bu terimi, "ürettiğin değerin hak ettiği kadar al" demek için kullanırsanız, bunun da anlamı yok; çünkü binlerce yıldır zaten böyle bir "ütopya" var! İşler böyle yürümüyor tabii. Ortak kaynakları inovasyon için seferber etmenin, bunu da ölçülebilir değer analizleri ile yapmanın "meritokrasi" ile ilgisi yok. Elbette değeri üretenler ondan daha fazla pay almalı; ama bu değerin üretimi sistemik olduğuna göre, sistem de sadece yaratıcılık üzerinde temellenmediğine göre, değerin nasıl paylaşılacağına tek bir kesimin karar vermesi hiç de adil değil.
- Yaratıcı ekosistemin oluşturulabilmesi için İstanbul'a yapılması gereken yatırımlar nelerdir?
Yaratıcılığı bir kenara bırakalım. Katma değerden bahsediyorsak inovasyondan bahsediyoruz demektir. İstanbul'un bir inovasyon bölgesi olması için yapılması gereken yatırım, ekonominin kuralları gereği elbette hem fiziki hem de gayrimaddi. Yani ulaşım, enerji, bilgi, iletişim, ortak kullanım altyapısı, eğitim, kültür, güvenlik, sağlık yapıları, entelektüel sermaye dolaşımının çekilmesi, iş yapma ortamının iyileştirilmesi, dış ticaretten elde edilen payın artırılması, bunun için gerekli kurumsal yapılar, üniversite-sanayi işbirliği, karma finansman modelleri, anahtar sektörlerde küme stratejileri, yaşam kalitesinin artırılması gibi yatırımlar… Ama buna siyasal iktidarın ve devlet bürokrasisinin değil, kentin kendisinin karar vermesi gerek. Bu ikisi sadece teşvik edici olabilirler. "Kentin kendisi" derken, bu kenti ayakta tutan tüm kesimlerin temsil edildiği bir yönetişim yapısını kastediyorum. Katma değer için adaletten ve demokrasiden taviz verirseniz, bu değerleri sadece belli kesimlere açarsanız, elde edeceğiniz tek şey artık size ait olmayan bir "dünya kenti" olur. Dünyanın "geldiği" ve "geçerken" bir kısmını götürdüğü bir kent. New York'a, Hong Kong'a, Seoul'e, Dublin'e bir bakın… Bunlar da dünya kentleri, dünyaya bağlılar ama bu bağlantıyı kendileri yönettikleri için katma değer üretiyorlar.
Uçurumların üzerinde değer yaratamazsınız.
24 Şubat 2007
2023’te Nasıl Bir Cumhuriyet?
Bu gecikmiş bir Cumhuriyet Bayramı yazısı değil maalesef. Çünkü geçmiş Cumhuriyet bayramını geleceğe güven değil, bugünden korku duyarak,. bölünür müyüz, örtünür müyüz diye kamplaşarak “kutladık”.
Nedense “gelecek” deyince aklımıza gençlik gelmiyor. “Cumhuriyet”, her birimiz ve çocuklarımız için en kısa sürede özgürlük, adalet, refah ve bağımsızlık anlamına gelmez mi? Bu bayram da kimse bu sözcükleri kullanamadı, hep beraber “hayatta kalma” edebiyatına devam ettik. Çünkü cumhuriyet, güç sahibi herkesin elinde beslendiği statükoyu koruyacak, yorumu çıkara bağlı bir kavram haline geldi.
2023 bizim için “sihirli” bir sayı. Gelecek vizyonu deyince bu tarihten öteye pek geçemiyoruz. Yüzyıllık cumhuriyet neye benzeyecek acaba? 2023’te nasıl bir “Cumhuriyet” bekliyoruz? Peki, bizi nasıl bir cumhuriyet bekliyor?
Genç nüfusunun hakkını veren ve ona güvenen, yani gençlerin yaratıcı, yetenekli ve bilgili bireyler olarak yetişmesini sağlayan; yenilikçi bir bilgi dinamiğiyle oluşturulan ve adilce paylaşılan bir refahı sürekli rekabet avantajı yaratmak için kullanan; istikrarla büyüyen; hayati konularda en geniş uzlaşıyla politika ve strateji üretebilen; katılımcı, paylaşımcı, eşitlikçi, demokratik bir kalkınma ivmesini sürdürülebilir kılmış; bilgi ekonomisini kurmuş ve bilgi toplumuna dönüşmüş; tam bağımsız bir “küresel oyuncu” mu?
Yoksa mevcut atalet, politikasızlık ve ufuksuzluğun mantıksal sonucu olan bir “distopya” mı? Distopya, mevcudun alternatifi ütopyanın tersine, hakim olan durumun mantıksal sonuçlarında yaratacağı içine kapanmış, bükülmüş dünyayı ifade eder. Bizi bekleyen cumhuriyet bu bükülmüş dünya mı? Pazar olmakla hayatta kalan, kaderini belirlemekten aciz bir “küresel oyuncak” mı?
Cumhuriyetin geleceği bir “ulusal irade” konusudur. Ama bu irade bizi yönetmeye çalışanların sandığı gibi soyut, bir tür “milli magma” olan bir ulusun “ulvi” iradesi değil, ulusu oluşturan tüm kesimlerin katılımı ve paylaşımıyla, yani ortak aklıyla uzlaşarak üretilen ve sıçramaları gerçekleştirmek için onsuz edilemez somut iradedir.
Türkiye hayati bir karar anı yaşıyor. Ekonomi, sosyal yapı ve kültür eksenlerinde akan enerjinin entegre, senkronize ve koordine atılımıyla, tıpkı 1923’teki gibi ulusal bir sıçrama hareketine ihtiyacımız var.
2023 çok geç olabilir…
(BThaber, 6 – 12 Kasım 2006 / s:594)