bilişim STK'ları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilişim STK'ları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Temmuz 2011

Oyunun Kuralı - “Bilgi otoyolları” kasislerle dolu!

e-Dönüşüm girişiminin kamu ağırlıklı yapısını dengeleyebilmek için ekonomik ve sosyal hayatın aktörlerinin karar verme mekanizmalarına etkin katılımıyla geliştirilecek bir “Bilgi Toplumu Eş Stratejisi”ne ihtiyaç var...


8. e-TR ödül töreninde konuşan Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, strateji belgesi ile "ülkemizi bilim ve teknoloji üretiminde odak noktası haline gelmiş, bilgi ve teknolojiyi etkin bir araç olarak kullanan, bilgiye dayalı karar alma süreçleriyle daha fazla değer üreten, küresel rekabette başarılı ve refah düzeyi yüksek bir ülke seviyesine çıkarma taahhüdümüzü kayıt altına aldık" demiş.


TBV Başkanı Faruk Eczacıbaşı, BM İnsani Geliştirme Endeksi'nde ise 169 ülke arasında 83. sırada, BM 2010 E-Devlet Raporu'nda 183 ülke arasında 69. sırada olduğumuzu; OECD Eğitim Raporu'nda 35 ülke arasında Türkiye'nin 33. sırada bulunduğunu aynı törende hatırlatmış neyse ki. Ben buna 2009 Avrupa İnovasyon Skorbord’unda AB 27 ortalamasının dibinde olduğumuzu, Dünya Ekonomik Forumu 2010 Rekabetçilik İndeksi'nde 133 ülke arasında 61. sırada bulunduğumuzu da ekleyeyim. Bu endeks örneklerini çoğaltmak mümkün... Hepsinde ortalamanın oldukça altındayız. Demek, “taahhüdü kayıt altına almak” yetmiyormuş!


Bu köşede söz konusu strateji belgesinin katılımcı yapıda hazırlanmamasını ve bilgi toplumunu e-devlete indirgemesini defalarca eleştirdim. İşin kötü tarafı belge e-devlet konusunda da işe yaramadı. Yıldırım, Strateji Belgesi’nin konumladığı 111 eylemden 22‘sinin bitirildiğini de bildirmiş. Ama belgenin ömrünün 2010’da dolduğunu söylemeyi unutmuş! Yani, yaklaşık %20‘lik bir “başarı” dan söz ediyor. Ayrıca “tamamlandığı” söylenen eylemlerin performans değerlendirmesi uluslararası ölçütlere göre yapılsa, orada da sorun çıkacağından eminim.


O zaman Binali Yıldırım, hangi başarıdan söz ediyor? Henüz “torba yasa”sı çıkmadı, ama bence kendisini “Ulaştırma, Bilgi ve İletişim Bakanı” olmaya hazırlıyor. Birisi kendisine “bilgi toplumu” denilen kompleks yapıyı teşvik etmenin, interneti dinlemek ve sansürlemeye, filli tekelin kasislerle doldurduğu “bilgi otoyolları” inşa etmeye benzemediğini, “milli internet” diye bir şeyin hayal olduğunu söylese iyi olacak.


2011‘e girerken bir kez daha tekrarlayalım: e-Dönüşüm girişiminin kamu ağırlıklı yapısını dengeleyebilmek için ekonomik ve sosyal hayatın aktörlerinin karar verme mekanizmalarına etkin katılımıyla geliştirilecek bir “Bilgi Toplumu Eş Stratejisi”ne ihtiyaç var...


Bunun için 2023’ü mü bekleyeceğiz?


BThaber, 3 - 9 Ocak 2011 / s:802

10 Ağustos 2010

Oyunun Kuralı - Bilişim STK’ları ne yapmıyor?

STK’ların birer “çıkar grubu” olması doğaldır; ancak bu STK’lar yönetimle ilişkilerinde konjonktürel bir paylaşıma girmeyi yeğleyip söz konusu “çıkar”ı sürdürülebilir faydaya dönüştürmeyi başaramadılar.

Geçen yazımda “bilişim STK’ları ne yapıyor” diye sormuştum. Bu sefer ne yapmadıklarını sorgulayalım ki yapmaları gereken ortaya çıksın. Burada, TBV, TBD, TÜBİSAD gibi ana akım STK’ları kastettiğimi tekrar hatırlatayım.

Aslında bu soruyu yine bu köşede, Eylül 2006’da da sormuştum: “Ülkemizde merkezi yönetsel paradigmaların hakimiyeti dolayısıyla sivil toplum alanı yeterli bir gelişme dinamiği yakalamakta gecikti. Ekonomik ya da sosyal alanlarda faaliyet gösteren STK’lar, çoğunlukla kendi yönetsel mekanizmalarında merkezi yönetim paradigmasını yansılayıp işlevsiz kaldılar. STK’ların birer “çıkar grubu” olması doğaldır; ancak bu STK’lar yönetimle ilişkilerinde konjonktürel bir paylaşıma girmeyi yeğleyip söz konusu “çıkar”ı sürdürülebilir faydaya dönüştürmeyi başaramadılar. En temel işlevleri bilgi akışını yöneterek, görüşlerini yeterli iletişim düzeyine taşıyarak temsil ettikleri kesimlerin demokratik katılımını sağlamak, yani “izleme ve baskı grubu” kurmak olan STK’lar, hükümetler ve bürokrasiyle aralarındaki konjonktürel “çıkar ilişkisi” nedeniyle bu işlevi yerine getirmekte zorlandılar. Bunun doğal sonucu ise, ekonomik ve sosyal politikaların oluşturulması sürecinin bir yönetişim düzenine dönüştürülmesinde etkisiz kalmaları oldu. Kamu yönetiminde STK katılımı bir imaj operasyonuna indirgendi. Politikasızlığın boşluğunu “eylem planları”yla doldurmaya çalışan hükümet ve bürokrasi gibi, STK’larımız da katılımsızlığın ve etkisizliğin avuntusunu projelerde, raporlarda, zirvelerde, şuralarda arıyor.” (BThaber, S: 588) Herhalde isim vermediğim için o zaman bu satırları kimse üzerine alınmadı.

O günden bu güne bilişim STK’ları için her şey daha da kötüye gitti. 2008’e kadar e-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu’nda belli bir etkinlik gösterdiler, izleme, değerlendirme raporları yayınladılar, sektörün sorunlarını iletmeye çalıştılar. Ama Ulaştırma Bakanı’nın operasyonu sonucunda İcra Kurulu ve DPT atıl kalınca, kendileri de sansür yasasıyla kurulmuş İnternet Kurulu’nda etkisizleşince, bu etkinlik söndü. Şu anda tek yaptıkları bir türlü çözülemeyen, bu gidişle çözümüne katkıda da bulunamayacakları “sektörün sorunlarını” anlatmak ve Ulaştırma Bakanı’na dezenformasyon malzemesi vermek.

Geçen yazıma bir çok olumlu tepki aldım. Bu örgütlerin tabanı da durumdan rahatsız. Yazıma olumsuz tepkiler de aldım, ama dolaylı yoldan. Umarım bu dolaylı tepkiler kendini açıklama çabasına dönüşür. Çünkü sivil toplum kuruluşunun asli özelliği sorumluluk, hesap verebilirlik ve şeffaflıktır.

28 Temmuz 2010

Oyunun Kuralı - Bilişim STK’ları ne yapıyor?

Güçlü bir sivil toplum faaliyeti, on yıllardır denene denene başarısız olduğu kanıtlanmış pazarlıklarla, güdümlü faaliyetlerle, suskunlukla yapılamaz. Bilişim STK'ları sansür kanunuyla kurulmuş, atıl bir “İnternet Kurulu’nda temsilci barındırmanın “etki göstermek” olduğunu sanıyor. Oysa bu oluşumların etkisi iki yıldır dramatik bir biçimde “sönüyor”!

Ne zamandır “ana akım” bilişim STK’larından umudu kesmiştim. Ama yaşadığımız son “Google skandalı” ve Ulaştırma Bakanı’nın uluslararası bir şirkete savaş ilan ederek unutturmaya çalıştığı, devletin internete ve temsil ettiği her şeye karşı olumsuz yaklaşımına karşı tavırları, benim için bir eşiği temsil ediyor.

(İNETD, LKD, TZV, PKD, BİLTEDER gibi örgütleri tenzih ederek) “ana akım” bilişim STK’larımız derken, TBD, TBV, TÜBİSAD gibi oluşumları kastediyorum. Söz konusu kuruluşlar bu badirede gerçekten kötü bir sınav verdi. Bir kısmı tamamen sessiz kaldı (TBV gibi). Bir kısmı durumu kısık sesle eleştirdi, fakat “Google da şöyle” gibi söylemler kullanarak Bakan’ın dezenformasyon kampanyasına kurban gitti (TÜBİSAD gibi). Bir diğer kısmı ise çok daha talihsiz bir tavır sergileyerek söz konusu dezenformasyon kampanyasını daha da geliştirdi (TBD gibi). Yöneticileri, söz konusu olanın internet sansürü ve buna yol açan 5651 sayılı yasa olduğunu, Google’ın veya YouTube’un sözde “suçunun” buna bahane olarak kullanılamayacağını, üstelik bu söylemlerin hukuki hiç bir gerekçesinin olmadığını en az benim kadar bilmelerine rağmen...

Sorumluluk sadece bu kuruluşların yöneticilerinde mi, ondan da emin değilim. Hepsini aynı torbaya koymak da pek mümkün değil. Birisi meseleye iş dünyası odaklı yaklaşırken diğeri kamuya aşırı yakınlığının etkisinde kalıyor. Ama tümü sansür kanunuyla kurulmuş, atıl bir “İnternet Kurulu’nda temsilci barındırmanın “etki göstermek” olduğunu sanıyor. Oysa bu oluşumların etkisi iki yıldır dramatik bir biçimde “sönüyor”!

Artık şapkayı önlerine koyup düşünmeleri gerekiyor. Çünkü güçlü bir sivil toplum faaliyeti, on yıllardır denene denene başarısız olduğu kanıtlanmış pazarlıklarla, güdümlü faaliyetlerle, suskunlukla yapılamaz. Başka ülkelere bir bakın: Bırakın STK’ları, sektörün tepesindeki isimler bile lobi faliyeti yürütmekten, hukuku kullanmaktan, sivil inisiyatifleri desteklemekten geri durmuyor.

Hadi sivil hak ve özgürlüklerden geçtim; bu tavırlarınızla “sektörün” önünü de kapattığınızı, stratejik bir aktör gibi davranmadığınızı, küresel ekonomiye entegre olma fırsatını kaçırdığınızı, çünkü olumsuz düzenlemelerin ülkeyi (sizin asla “oyuncu” olamayacağınız) bir “pazar” olmaya mahkum ettiğini de mi göremiyorsunuz?

09 Nisan 2010

Oyunun Kuralı - Yeni bir bakanlığımız oldu!

TBMM’ne sunulan “E-Devlet ve Bilgi Toplumu Yasa Tasarısı”, e-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu ve DPT’nin, bu arada göstermelik de olsa orada bulunan sivil toplum kuruluşlarının sürecin tamamen dışına itilerek etkisizleştirildiğinin; Bilgi Toplumu Stratejisi’nin iflas ettiğinin; BİT alanının katılımsız ve yönetişimsiz bir merkeziyetçi yönetsel modelin insafına bırakıldığının resmidir.

Daha önce bu köşede bir çok kez söz ettiğim (BtHaber, S: 738, 740, 746, 758, 762), e-dönüşüm projesiyle ilgili operasyonun yeni bir aşaması gerçekleşiyor: Geçtiğimiz hafta TBMM’ne sunulan “E-Devlet ve Bilgi Toplumu Yasa Tasarısı”nın e-devlet hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin usul ve esasları belirleyen 19’uncu maddesi, Ulaştırma Bakanlığı’nı bilgi ve iletişim teknolojileri alanının “patronu” haline getiriyor. Başbakanlık bünyesinde kurulması planlanan Bilgi Toplumu Ajansı, bu tasarıyla rafa kalktı. Ulaştırma Bakanlığı tüm devlet birimlerinin e-devlet uygulaması için başvuracağı tek adres olacak. Bu görevi, 2003 yılında çıkartılan Başbakanlık Genelgesi ile ve e-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu’nun sekreteryası kimliğiyle DPT yürütüyordu. Yeni kanunlar için düzenleme yapmak ve diğer kamu kurumlarını izlemekle görevlendirecek Bakanlık bilişimde en yetkili kurum olacak. Böylece Bakanlık, BTK aracılığıyla kontrol ettiği telekomünikasyon hacmine yaklaşık 5 milyar dolarlık bir hacmi temsil eden bilişim projelerini de ekleyerek ciddi bir ekonomik büyüklüğün idaresine geçecek.

Bu yasa, İcra Kurulu ve DPT’nin, bu arada göstermelik de olsa orada bulunan sivil toplum kuruluşlarının sürecin tamamen dışına itilerek etkisizleştirildiğinin; Bilgi Toplumu Stratejisi’nin iflas ettiğinin; BİT alanının katılımsız ve yönetişimsiz bir merkeziyetçi yönetsel modelin insafına bırakıldığının resmidir. Bu yasayla, henüz yetkilendirilmemiş bile olsa (ki çok geçmeden bu da gerçekleşecektir), Bakanlık fiili olarak Ulaştırma ve BİT Bakanlığı’na dönüşmüş oluyor.

Bakanlığın BİT alanına nasıl baktığı internet’e bakışından anlaşılabilir. İnternet konusundaki konumumuz ise AB İlerleme Raporu ve AGİT Raporu’ndaki açık eleştirilerden ve Sınır Tanımayan Gazeteciler’in son “İnternet Düşmanları Raporu”ndaki “gözetim altındaki ülkeler” ligine girmemizden belli. Salt kamu odaklı ve merkeziyetçi yönetsel modelle “millileştirilmiş” bir internet ve BİT alanı hayali kuruyorlar. Oysa artık “e-devlet” terimi bile kadük kaldı, onu yerine “bağlantılı yönetişim” deniyor! Bu gelişmeler karşısında dönüp yönetişimin etkili tarafı olması gerekenlere bakıyoruz: Heyhat! Sivil toplum kuruluşlarımız, İcra Kurulu’nda gösteremedikleri katılımı 5651 kod adlı sansür yasasıyla kurulmuş İnternet Kurulu’nda konumlandıkları müphem “danışmanlık” statüsüyle gösterebileceklerini sanıyorlarsa çok yanılıyorlar!

23 Şubat 2010

Oyunun Kuralı - “e-Dönüşüm”e ne oldu?

Olumsuz düzenlemeler, merkeziyetçi yönetim, denetim ve gözetim saplantısı, uluslararası teamüllerden koparak içe kapanma eğilimi, yönetişim fobisi, vergilendirme ve millileştirme odaklı bir ekonomik zihniyet... İşte e-Dönüşümü yönetmeye soyunan anlayışın portresi!


e-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu’nun son toplantısını yaptığı ve Bilgi Toplumu Stratejisi Eylem Planı’nın acı bilançosunun açıklandığı 15 Temmuz 2009‘dan bu yana, yaprak kımıldamıyor. Son zamanlarda Bilgi Toplumu Dairesi’nin internet sitesine göz attınız mı? DPT bile e-Dönüşümden umudu kesmiş görünüyor!

İcra Kurulu’nun statüsü ve geleceği hakkındaki belirsizlik sürerken, Başbakanlık’ı e-Devlet çalışmalarının merkezine yerleştirecek Bilgi Toplumu Ajansı yasa tasarısı da rafa kalktı. Ajansın yönetişim kaçkını, merkeziyetçi ve bürokratik yapısı düşünülürse, bu hayırlı bir gelişme olarak da okunabilir. Ama Bakanlar Kurulu’na sevkedilen torba kanun da bir sırlar kitabı gibi. Anlaşıldığı kadarıyla DPT ile Ulaştırma Bakanlığı arasında çekişme sürüyor. “E” öneki ile başlayan her konuda Ulaştırma Bakanlığı açıklama yaptığına göre, ibre ikincisinden yana ağır basacak gibi görünüyor.

Daha önce bu köşede Ulaştırma Bakanlığı’nı bilgi ve iletişim teknolojileri bakanlığı olarak da görmeye alışmamız gerektiğini yazmıştım. Son gelişmeleri de bu operasyonun aşamaları olarak yorumluyorum. Muhtemelen BTK içinde kurulacak bir birim önce e-devlet çalışmalarının koordinasyonundan sorumlu olacak; sonra BTK İcra Kurulu’nu tamamen kadük kılacak; Bakanlık yeni işlevlerini yasallaştırdığında da bu operasyon tamamlanmış olacak. Daha şimdiden Bakanlık, yetkisi olmamasına rağmen bu alandaki tek düzenleyici otorite gibi davranmaya alıştı. 5651 kod adlı internet sansürü yasasından beri bu operasyon adım adım ilerliyor.

Bu yapının internete ve genelde BİT ile ilgili konulara yaklaşımı ise ortada: Olumsuz düzenlemeler, merkeziyetçi yönetim, denetim ve gözetim saplantısı, uluslararası teamüllerden koparak içe kapanma eğilimi, yönetişim fobisi, vergilendirme ve millileştirme odaklı bir ekonomik zihniyet... Bu yaklaşımın giderek karmaşıklaşan küresel ağ kapitalizmi koşullarında bizi neye dönüştüreceğini sorgulamamız ve tartışmamız gerekiyor.

BİT ile dolaylı ya da dolaysız olarak ilgili tüm sivil toplum kuruluşlarının, meslek kurumlarının, iş çevrelerinin, akademi dünyasının acilen odaklanması gereken konu bu. Bu tartışmanın da İnternet Kurulu’nda yapılamayacağı açık! Gerçekten sivil, yani devletin yer almadığı bir platform gerekiyor. Artık taraf olmanın zamanı gelmedi mi?

23 Ekim 2009

Oyunun Kuralı - Ulaştırma Bakanlığı, Ulaştırma ve Bilgi İletişim Teknolojileri Bakanlığı mı oluyor?

Bilişim Bakanlığı yok diye dövünenlere müjde! Alın size bakanlık... Ulaştırma Bakanlığı çok geçmeden, önce BTK'nın yetkilerini genişleten bir yasa tasarısı, sonra da bakanlığın adını değiştirip kapsama alanını genişletecek bir başka yasa tasarısı gündeme getirecektir.

Bayrama Myspace ve Lastfm’in erişime engellenmesi ile girdik. 2001‘den beri engellenen 6000 siteye yenileri katıldı. Gizlenmeye çalışılan bu ciddi istatistikle “internet sansürcüsü” ülkeler liginde şampiyonluğa oynamaya başladık.
Bu yazıda internet sansüründen değil, onu da yaratan daha tehlikeli bir gelişmeden söz edeceğim. Çünkü içinde bulunduğumuz olumsuz durum, siyasi partilerin değil, merkeziyetçi, hantal, atıl yönetsel modelin bir eseri...
Ömrünü tüketmiş bu sistem hayatta kalmak için yeni bir strateji deniyor ve operasyonun merkezi Ulaştırma Bakanlığı. Son zamanlarda bilgi ve iletişim teknolojileriyle (BİT) ilgili her şey Ulaştırma Bakanı’ndan soruluyor. Yeni bilişim suçları kanun tasarısı mı çıkacak, Başbakan veya Adalet Bakanı değil, Ulaştırma Bakanı açıklıyor. Bilgi toplumu hedefleri ve yol haritası Ulaştırma Şurası’nda açıklanıyor. Telekomda serbestleşme sağlasın diye yaratılmış Telekomünikasyon Kurumu, Bilgi Teknolojileri Kurumu adını alarak, internet ve BİT ile ilgili herşeyle ilgilenen bir denetim, düzenleme ve müdahale mekanizması haline getirildi.
Operasyon 2006’da başladı...Ulaştırma Bakanlığı Adalet Bakanlığı'nı by-pass ederek 5651 sayılı yasayı çıkarıp interneti kendisine bağladı. Sonra TK'yı BTK yapıp tüm BİT sektörünü benden sorulur dedi. 5651 kapsamında oluşturulan İnternet Kurulu'na STK'ları da alıp bir tampon oluşturdular. Bu arada Bilgi Toplumu Stratejisi yönetişim fobisi nedeniyle başarısız oldu, e-Dönüşüm İcra Kurulu ve DPT etkisizleşti. Başbakanlığa bağlı Danışma Kurulu’nun hazırladığı son e-devlet startejisi de kurumsal yapı ve adresleme dışında yeni bir şey söylemediği için bence ölü doğdu. Nitekim Ulaştırma Bakanı “kabul edip etmeyeceğimiz belli değil, öneriden ibaret” açıklamaları yapıyor.
Bilişim Bakanlığı yok diye dövünenlere müjde! Alın size bakanlık... Ulaştırma Bakanlığı çok geçmeden, önce BTK'nın yetkilerini genişleten bir yasa tasarısı, sonra da bakanlığın adını değiştirip kapsama alanını genişletecek bir başka yasa tasarısı gündeme getirecektir. Bakanlığın yeni adı da muhtemelen” Ulaştırma ve Bilgi İletişim Teknolojileri Bakanlığı” olacaktır. Bakanlığın internet ve sektörün önünü açacağını düşünenler, bugüne kadarki icraatlarına baksınlar!.
Gerçek bir kamu yönetim reformu gerçekleşmeden her gün daha da geriye gideceğiz. Tedavi: AB süreci ve sivil inisiyatifler...

BThaber, s:740, 12 - 18 Ekim 2009

14 Eylül 2009

Oyunun Kuralı - "e-Devlet ve Bilgi Toplumu Kanun Tasarısı Taslağı": Yönetişim fobisi...

"e-Devlet ve Bilgi Toplumu Kanun Tasarısı Taslağı", başarısız olan "Bilgi Toplumu Stratejisi ile aynı yönetişim kaçkını tavırla, aynı hantal, merkeziyetçi yönetim saplantısıyla mekanik süreçler ve kurumlar icat etmekten başka bir şey yapmıyor.

“Politika”, kavramsal olarak herhangi bir organizasyonun karşı karşıya bulunduğu “olumsuz” bir durumla baş etmek ve bu durumdan “olumlu” kazanımlar elde etmek veya “olumlu” bir durumu daha iyi yöneterek faydayı sürekli ve sürdürülebilir kılmak için bir eylemsel çerçeve geliştirmek üzere yapılır. Bu, organizasyonu oluşturan tarafların tamamını ilgilendirir. İlgili tüm tarafların katılımı olmaksızın sorun yönetilemez ve daha çok sorun doğurur. Devlet bu taraflardan yalnızca biridir. Ama politika ve strateji belirlemenin devletin işi, bunların sonuçlarına katlanmanın da diğer kesimlerin görevi olduğu düşüncesi ülkemizde köklüdür.
Bu düşüncenin yeni bir örneğiyle daha karşılaştık: "e-Devlet ve Bilgi Toplumu Kanun Tasarısı Taslağı", ilgili bakanlıklara gönderildi ve ilgilenenlerin inceleyip değerlendirebilmesi için Başbakanlık web sitesinde yayınlandı. Bu taslak, mekanik bir şekilde e-devlet stratejisine indirgenmiş 2006 tarihli “Bilgi Toplumu Stratejisi”nin, e-devlet alanında bile başarısız olduğu tescillendikten sonra derde deva olsun diye yapıldı.
“En azından dürüstçe e-devleti başlığa taşıyıp ‘bilgi toplumu’nu onun arkasına takmışlar” diye düşündüm. Çünkü Bilgi Toplumu Stratejisi e-devletten başka bir açılım sunamadan haksız bir biçimde başlığında “bilgi toplumu” ibaresini taşıyordu. Bu yeni taslağın hangi derde deva olacağı belli değil, çünkü yeni bir şey söylemiyor. Aynı yönetişim kaçkını tavırla, aynı hantal, merkeziyetçi yönetim saplantısıyla mekanik süreçler ve kurumlar icat etmekten başka bir şey yapmıyor. Kalabalık ve sadece kamu birimlerinden mürekkep bir Bilgi Toplumu Ajansı kurulacak. Siyasetçiler ve bürokratlar bizi bize rağmen “bilgi toplumuna” taşıyacaklar! Ne STK’lara, ne iş dünyasına, ne akademiye ne sivil inisyatiflere hiç bir şey sormayacaklar. Bugüne kadar ne yaptılarsa aynı şeyi bu kez farklı adlar taşıyan kurumlarla yapmaya ve taktiği strateji zannetmeye devam edecekler...
BİT sivil inisiyatiflerinin öncülüğünde, ekonomik ve sosyal hayatın önemli aktörlerinin katılımıyla geliştirilecek bir “Bilgi Toplumu Eş Stratejisi”ni, bu kanun taslağının ve temsil ettiği yönetişim fobisinin karşısına dikmek zorundayız. Artık kaybedecek zamanımız kalmadı!

BThaber, s:736, 7 – 13 Eylül 2009

16 Temmuz 2009

Oyunun Kuralı - Google Sites da engellendi: "sansüresansür"

Blog dünyasında etkin ve sosyal ağları iyi kullanan bir grup reklamcının bir yıl önce başlattığı ve hızla kitleselleşen "sansüresansür" hareketi, viral karakteri ve gerilla iletişim etkisiyle kısa zamanda oldukça etkili oldu.

İnternet sansüründe bir adım daha atıldı ve "Wordpress", "Geocities", "Blogspot", "Google Groups", "Alibaba", "Youtube", "Dailymotion"'dan sonra, bir başka geniş paylaşım platformu olan "Google Sites"a erişim engellendi. Her zamanki gibi bu kararın gerekçesi kamuoyuna açıklanmasa da, bu kez nedenin Atatürkçü Düşünce Derneği'nin Atatürk'e hakaret gerekçesiyle açtığı bir dava olduğu tahmin ediliyor.

Kullanıcı katkısının dönüştürdüğü internet, çok sayıda insanın kullandığı, bilgi paylaştığı, proje geliştirdiği, çalıştığı, topluluklar kurduğu web platformlarını daha değerli kılıyor. Dolayısıyla, şikayet konusu olan bir içerik yüzünden bunca kullanıcının mağdur edilmesi de tepki yaratıyor. Bu durum başta 5651 sayılı internet yayıncılığı kanunu olmak üzere olumsuz düzenlemelerin ve uygulamaların doğrudan sansüre yol açtığı savını da doğruluyor.

Şimdiye kadar yaklaşık 2700 sitenin engellendiğini biliyoruz. Yetkililerin açıklamalarına göre bunların sadece %30'u çocuk pornografisi gerekçesiyle engellenmiş. Geri kalanı, müstehcenlik, fuhuş, Atatürk'e hakaret, intihara yönlendirme, sağlık için tehlikeli madde temini gibi, oldukça muğlak ve göreli gerekçelerle, kimi zaman da gerekçesiz olarak engellenmiş bulunuyor. Çocuk pornografisi ilgili davalarda onca beraatle karşılaştıktan sonra bu gerekçenin de nesnel olarak değerlendirildiğinden kuşku duyuyoruz.

İnternet sansürüne yönelik tepkiler şimdiye kadar özellikle bilişim STK'ları tarafından çeşitli biçimlerde dile getirildi veya hukuki girişimlerde bulunuldu. Ama bu tepkiler özellikle kamuoyu baskısı yaratmak bakımından pek işe yaramış görünmüyor. Blog dünyasında etkin ve sosyal ağları iyi kullanan bir grup reklamcının bir yıl önce başlattığı ve hızla kitleselleşen "sansüresansür" hareketi ise, viral karakteri ve gerilla iletişim etkisiyle kısa zamanda çok daha fazla iş başarmış durumda (www.sansuresansur.org). Blogların kendi kendilerini kapatmasıyla başlayıp, kullanıcıların oluşturduğu malzemenin sergilenmesiyle, sticker'lar, afiş çalışmalarıyla ve son olarak da "yay!" hareketi ve bir dizi iletişim filminin yayılımyla devam eden hareket giderek büyüyor. Özellikle sosyal ağların ve medyanın etkin kullanımı ve internetten fiziksel dünyaya doğru yayılımcı karakteri bu hareketi farklılaştırıyor. İnternet sansürüyle mücadele etmek için yeni politik katılım teknoloilerini kullanmak iyi bir fikir.

BThaber, s:728, 12- 18 Temmuz 2009

30 Mart 2009

Oyunun Kuralı - Yazılım ve hizmet politikası

Türkiye’nin BİT sektöründe rekabet avantajı yaratabileceği tek alan olan yazılım ve hizmetler segmentinde bir politikamız yok. Oysa BİT sektörünün kriz sonrası rekabet avantajı yaratması buna bağlı.

Türkiye BİT sektöründe, donanım pazarındaki hacimler daha çok ithalat ve montaj ürünlerinin dağıtım ve satış kanallarındaki hareketlerden oluşuyor ve kar marjları oldukça düşük. BİT hizmetleri alanında Türkiye potansiyelinin çok altında bir performans gösteriyor. Yazılımda da durum farklı değil ve yeterli ürün çeşitlemesi, yeterli Ar-Ge ve inovasyon hareketi yaratılamaması bu segmentin rekabet avantajı sağlamasının önüne geçiyor. Bu durumun en önemli nedeni yazılım ve hizmetler alanında ne ulusal ne de sektörel bir stratejimizin olmaması ve bu segmentlerin ana akım ekonomiyle yeterli düzeyde ilişki kuramıyor olması.
Yazılım ve hizmet sektörlerinin yüzde 30’lar civarında büyümesi mümkün ve bu ancak KOBİ’lerin, kamu kurum ve kuruluşlarının ve son kullanıcıların pazara daha çok dâhil edilmesiyle gerçekleşebilir. Bu sektörlerin teşvik edilmesi için kısmi destekler mevcut, ama sektörün bütününe yönelik bir gelişimin izini göremiyoruz. Teşviklerin belli bir politika uyarınca sağlanmaması etkiniklerini azaltıyor. Türkiye’nin BİT sektöründe rekabet avantajı yaratabileceği tek alan olan yazılım ve hizmetler segmentinde bir politikamız yok. Etkili bir politika olmaksızın, rekabet avantajı odaklı, yeterli Ar-Ge yoğunluğuna sahip, verimli kümelenme yapılarını oluşturabilmiş, gerek kamu gerekse özel sektörde öncelikli tercih dinamiklerini oluşturabilen ve dış ticaretin geliştirilmesi için gerekli inovasyon kapasitesine sahip yazılım ve hizmet sektörlerinin gelişimi teşvik edilemiyor.
Bilgi Toplum Stratejisi’nin e-devlet odaklı olması, yazılım-hizmet segmentleriyle ilgili müphem ifadeler dışında herhangi bir açılım getirmemesi, BİT ile ilgili ufuksuzluğun göstergesi. E-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu’nda, başta YASAD ve TÜBİSAD olmak üzere BİT STK’larının konuyu defalarca gündeme getirdiğini biliyorum. Çeşitli strateji önerileri de geliştirdiler. Ama İcra Kurulu’nda anlık bir ilgiden fazlasını bulamadılar. BİT STK’larının sorunu artık kamuoyunun ve özellikle iş dünyasının gündemine taşımaları ve etkin bir lobi faaliyeti yürütmeleri gerekiyor. BİT sektörünün kriz sonrası rekabet avantajı yaratması buna bağlı.

BThaber, s:712, 22 – 28 Mart 2009

28 Ekim 2008

Oyunun Kuralı - STK'larınızdan ısrarla isteyin!

Kalite, hizmet, bilgi, güvenlik, proje, inovasyon, yatırım, performans, risk ve denetim yönetiminde yeni yönetişim kriterlerine uyum sorunu ancak BİT sektörünün geliştireceği çözümlerle aşılabilecek.

Malum, zirveler, kurultaylar, konferanslar dönemi geldi ve herkes "işine" bakacak. "Bilişim Zirvesi '08", teknolojideki gelişmelerle ortaya çıkan yeni iş alanlarına, özellikle Telekom, güvenlik ve sağlık konularına, TBD'nin "Bilişim '08" etkinliği se "yakınsama" meselesine odaklanacak. Bunlar sektörü kısa vadede etkileyecek önemli inovasyon trendleri ve çözümlenmeyi hak ediyor. Ama finans sektöründe yaşananlar başta olmak üzere küresel ekonominin paradigma dönüşümü sancılarının BİT sektörünü etkilememesi düşünülemeyeceğine göre, en az inovasyon kadar önemli bir konu daha var demektir: "yönetişim"…
G7 zirvesi, küresel finansal sistemin risk yönetimi ve performans denetimi başta olmak üzere birçok konuda yeni bir yönetişim dönüşümü yaşayacağının işaretlerini verdi. Finansal yapıdaki bu sistemik dönüşüm reel sektörü kaçınılmaz olarak etkileyecek. Basel II kriterleriyle başlayan ve orada durmayacağı belli olan yapılanma sadece büyük şirketleri değil KOBİ'leri ve kamu sektörünü de değiştirecek. Bu toplam dönüşüm ancak yoğun BİT kullanımıyla mümkün olduğuna göre, sektörün önünde çok ciddi bir fırsat var demektir. Bu, hem yeni iş alanları, hem finans sektörü, reel sektör ve kamu sektörüyle daha yoğun bir entegrasyon, hem de "stratejik sektör" konumunun daha açık bir biçimde tescil edilmesi fırsatı…
Çünkü kalite, hizmet, bilgi, güvenlik, proje, inovasyon, yatırım, performans, risk ve denetim yönetiminde yeni yönetişim kriterlerine uyum sorunu ancak BİT sektörünün geliştireceği çözümlerle aşılabilecek. Mevcut BİT hizmetleri yetersiz kalacağından, sektörün inovasyonu bakımından da önemli bir fırsat sunuyor bu. Ancak fırsatları rekabet avantajına dönüştürerek atılım yapabilmesi için, sektörün yönetişim meselesine kendi içinde de ağırlık vermesi gerekecek: sadece kurumsal yönetişim değil, ciddi bir aktör olarak algılanabilmek için sektörel boyutta da yönetişim. Dolayısıyla "işinize bakarken" işinizin gereğini unutmayın: bir sektörel yönetişim politikası sizi geleceğe daha güvenli ve avantajlı bir biçimde ulaştırabilir… STK'larınızdan ısrarla isteyin!

BThaber, s:690, 29 Eylül - 5 Ekim 2008

01 Haziran 2008

Oyunun Kuralı - Gençlik, bayram ve saf akıl

Bir yanda "gençlik bayram"ını genç işsizlik, eğitimsizlik, güvensizlik ve umutsuzluk rakamlarıyla karşılayan gençler, öte yanda iktidarsız muktedirlerin kavgası...

İnternette "dünyaya örnek" olduğumuzu iddia eden yöneticilerimiz var. Hem de "internet düzenlemeleri" alanında! İnternetin ülkeye ekonomik ve sosyal faydasını artıracak; katma değer, iş kalitesi, eğitim kalitesi, kaliteli istihdam, rekabet avantajı, bilgi dağılımı ve yönetimi araçları, refahın adil ve yaygın paylaşımı, bilgi ekonomisine ve bilgi toplumuna dönüşüm, demokrasi ve egemenlik açısından sunduğu imkânları toplumun her kesimine açacak; kalkınma ve gelecek yönetimi hedefli "düzenleme ve uygulamalar" resmi saf aklınızın ortak zemininde durur. Ama durum aklı izlemiyor!
Dünya anayasalarının çoğuna göre düşünce ve ifade özgürlüğüne aykırı olarak interneti ulusal sınırlar içinde tutma hayaline dizginlenmiş 5651 kod adlı internet düzenlemesinin, hayal ufku ortak iktidarlara "örnek" teşkil edeceğini bilmeniz ufkunuzu karartır. Sonra başınızı ekrandan kaldırıp bakar, "ufuk üstüme geliyor" dersiniz!
BİT sektörünün ülkemizde de "öncü", ama krizde öncü olduğunu görürsünüz. Bayiler işlerin "bıçakla" kesildiğini anlatırlar. Sektör yöneticilerinden iptal edilen satışlar, durdurulan projeler, işten çıkarma hikâyeleri dinlersiniz. STK'lar kesilen kaynaklardan, seslerinin duyulmaz olduğundan dem vurur. Arada bir rapor başlığına takılırsınız. "İnovasyon", "bilgi politikası", ulusal vizyon" gibi kavramların göz kırptığı kapaklar şaka gibi gelir.
Gençlik bayramını genç işsizlik, eğitimsizlik, güvensizlik ve umutsuzluk rakamlarıyla karşılayan gençlerle karşılaşırsınız. İktidarsız muktedirlerin kavgasını seyredersiniz. Tarafsız, yani gençliğe ve geleceğe taraf olması gerekenlerin, postuna, çadırına, koltuğuna, mülküne, yani "devletine" taraf olduğunu görüp, sabah, hukuksuz yetki bağımsızlığının "kapalı toplum" kâbusuna uyanmaktan korkarak gözlerinizi ekrana çevirirsiniz.
"Türk gençliğine emanet ettiğiniz demokratik, laik, sosyal ve hukuk devleti Türkiye Cumhuriyeti ilelebet var olacaktır" satırlarının Anıtkabir defterine yazıldığını okursunuz.

BThaber, s:672, 26 Mayıs -1 Haziran 2008

18 Mayıs 2008

Oyunun Kuralı - İnternetin MGK'sı!

İnternet gibi gayri merkezi ağ yapısında gelişimi açık ve sınırsız bir alanın bütünü üzerinde belirleyicilik iddiasıyla bir kurul oluşturmak ve "meşruiyet oyunu"na kurban giden STK'larımız…

5651 hayatımıza sadece "internet sansürünü" katmadı, kanunun 10. Maddesi ile "e-muzır" kurulu TİB dışında yeni bir kuruma da kavuştuk: İnternet Kurulu… Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım bu kurum için "hoş" bir benzetme yapmış: "İnternetin MGK'sı"!
"Dünyaya örnek olmayı" seviyoruz, kurulları da. İnternete basılı yayın muamelesi yapan, sansürü yargısız infaza dönüştüren, uluslararası yer ve içerik sağlayıcıları ulusal faaliyet belgesi almaya zorlayıp "Türkiye çapında internet"in yolunu açan 5651, internete bir de "milli güvenlik" şapkası geçirmiş meğerse.
İnternetin bırakın MGK'sı, merkezi bir kurulu olur mu sorusunu bir yana bırakıp, bu benzetmeyi de bakanın "hasreti" olarak görürsek, olup biten pek de yeni değil aslında.
1998'de Ulaştırma Bakanlığı bünyesinde "İnternet Üst Kurulu" adıyla faaliyete geçmiş olan, "üst" sıfatı tepki çektiğinden yoluna "İnternet Kurulu" adıyla devam eden, sonra da rapor yayınlamaktan başka işe yaramadığı gerekçesiyle sessizce dağıtılan bir kurulumuz vardı. Bakan bu yeni kurulun farkını "kanunla kurulması" olarak açıklıyor.
Kurulun tanımında, "internetin tüm boyutları ile hedeflerini belirlemek sürecinde danışmanlık" gibi 1998'deki "iddialı" hedefler aynen korunmuş. Ama görev yine danışmanlık ve niteliği belirsiz bir koordinasyon ile sınırlı. Kamu kurum ve kuruluşlarının yanı sıra internet altyapı sağlayıcıları ve sivil toplum kuruluşlarından da hatırı sayılır katılım var. Bir önceki kurul da böyle geniş katılımlıydı ve zamanında katılımın etkinlik anlamına gelmediğini söyleyerek eleştirmiştik. Kanunla kurulmak etkinlik sağlıyor mu onu da göreceğiz.
İnternet gibi gayri merkezi ağ yapısında gelişimi açık ve sınırsız bir alanın bütünü üzerinde belirleyicilik iddiasıyla bir kurul oluşturmak, kuruluş kanununun mantığıyla tutarlı elbette. Tutarsız olan, "gayrı sivil" anayasamızın bile koruduğu "ifade ve iletişim özgürlüğü" ile açıkça çelişen yapısı gereği acilen iptal edilmesi gereken bir kanunla kurulan bu kurula katılım vererek "meşruiyet oyunu"na kurban giden STK'larımız…

BThaber, S: 670, 12 - 18 Mayıs 2008

26 Kasım 2007

Toplum devlete, bilgi toplumu da e-devlete kurban olsun!

Güncelleme indiremiyoruz, işletim sistemi kökü dışarıda diye kabul etmiyor. Küresel ağlarla bağlantımız kesiliyor, yazılımlar anlaşamıyor, güvenlik duvarı izin vermiyor… Cumhuriyetin 1. sürümünde takılıp kalmışız!

Bilgi ve iletişim teknolojileri ile ilgili politikaların "geleneksel gündem" oluşturduğu aylardayız. Zirveler, kongreler, konferanslar birbirini izliyor. Mesela, "İnternet Konferansı"nın on ikincisi yapıldı. Gündem gelenekselleşti, ama konuşulanlara ve taleplere bakılırsa çözümsüzlük de gelenekselleşti. Hala "bilgi toplumuna nasıl yöneleceğiz" diye soruyoruz! Hala "bu işin bir bakanlığı mı olsa" diye tartışıyoruz! Bu soruların, tartışmaların muhatapları her zaman olduğu gibi günü kurtarmaya çalışıyor. Aralarındaki iktidar mücadelesinden fırsat bulduklarında aldıkları e-devlet ödülleriyle övünmekten de çekinmiyorlar. Toplumu devlete kurban etme ezberlerini bilgi toplumunu e-devlete indirgeyerek gösteriyorlar. Faaliyette bulundukları bu tek alanda bile OECD, AB karnelerinde düşük notlar alıyorlar, ama kimin umurunda?

Bu arada bizler de her sonbahar aynı konuları tartışıp sesimizi duyurmak için cebelleşiyoruz. Ama kime konuştuğumuz da pek belli değil. Hükümete mi, bürokrasiye mi konuşacağız? Nerde bu iktidar! Nerde bu iktidar! Belki de hep beraber toplanıp, bütün çatışmalı iktidar odaklarının bir arada olduğu bir platforma, yani Milli Güvenlik Kurulu'na başvurmalıyız! İşe yarar mı dersiniz? Dinlerler mi? Emir demiri keser mi?

Cumhuriyetin 1. sürümünde takılıp kalmışız. Yamalar açıkları artırıyor, güncelleme indiremiyoruz, işletim sistemi kökü dışarıda diye kabul etmiyor. Küresel ağlarla bağlantımız sık sık kesiliyor, ya yazılımlar anlaşamıyor ya da güvenlik duvarı izin vermiyor…

Bu absürd sayıklamalar bir yana, bunca yıldır bir arpa boyu yol gidememişsek, bu meseleyi doğal olarak dert edinmiş olan taraflarda, sektörde, bilişim sivil toplum kuruluşlarında, meslek örgütlerinde, akademilerde hiç mi kabahat yok? Bir sektörün "stratejik" olabilmesi için öyle davranması gerekir! Haydi, "iş dünyası" işini şu ya da bu şekilde görmeye odaklanmış, stratejiyle "işverenlerini" ürkütmek istemiyor, diyelim; peki STK'lar, akademi ne yapıyor? Zirve, konferans düzenliyor, rapor yazıyor, demeç veriyor…

Ama olmuyor işte! Eylem gerekiyor. Birlik gerekiyor, katılım gerekiyor, yüksek ses gerekiyor, "muhatap" olmak gerekiyor! Madem bu sektörün stratejik olduğuna inanıyoruz, o zaman sektör dışındaki güçlerle konuşup anlaşmak gerekiyor… Başka türlü kim dinler ki sizi? "Hacminiz kadar konuşun" derler, diyorlar da. Hacmimizin ne kadar olduğu da malum! Oysa hayatın her alanına sirayet etmiş durumdayız. Gücümüz buradan geliyor. Güçle konuşsak, o zaman dinlerler.

Şimdi durup, bir araya gelip kendi stratejilerimizi gözden geçirmenin zamanı. Yoksa bir on beş yılı daha böyle tüketiriz…

BThaber, s:646, 19 - 25 Kasım 2007

09 Ekim 2007

Bilişim Zirvesi'07: "Stratejiden vazgeçtik, işimize bakalım!"

Keyfinizi kaçırmak istemem, ama sonra ne yazık ki burada, bu coğrafyada uyanacağınızı da unutmayın.

Bu yıl "Bilişim Zirvesi" ve "Forum@Bilişim", "işini büyüt, dünyayı küçült" temasıyla özellikle iş çözümlerine odaklanmış durumda. Zirvenin yıldızları gurularla CEO'lar, Başbakan, bakanlar ve bürokratlar değil. Bilgi toplumu stratejisinin bir yılının değerlendirileceği bir forum öngörülmüş gerçi, ama katılımcıları bilişim STK'larının başkanlarıyla sınırlı. Gerek şirketlerde gerekse ilgili STK'larda, "politikadan, stratejiden umudu kestik, bari işimize bakalım" tarzı bir yaklaşım hâkim. Nitekim, 14-16 Kasım arasında gerçekleştirilecek ve bünyesinde 24. Ulusal Bilişim Kurultayı'nı da barındıran "Bilişim'07" etkinlikleri de aynı şekilde iş odaklı bir çerçeve çiziyor. Geçen yıl sektörün göreli bir büyüme yaşamasının da verdiği gazla, bu etkinliklerde kendimizi fena halde "küresel", rekabet avantajıyla dopdolu hissedeceğiz!

Keyfinizi kaçırmak istemem, ama sonra ne yazık ki burada, bu coğrafyada uyanacağınızı da unutmayın. Türkiye'de bilişim sektörünün hala ithalata bağımlı ve tüketim odaklı olacağını, en büyük müşterisinin kamu olduğunu, inovasyon yeteneğini geliştirmeden ihracat atılımı yapamayacağını, vergi yükü başta olmak üzere iş yapma maliyetinin rekabet avantajını sıfırlayacak ölçüde yüksek olduğunu unutmayın. Ne yazık ki bu sorunları çözümlemenin yolu sadece ulusal politika ve stratejilerden geçiyor. Tamam, çok sıkıldınız, hayal kırıklığına uğradınız, ben de… Ama ne yapalım ki başka yol yok!

Hâlbuki Başbakan'ın bir televizyon programında ağzından kaçırdığı "bilim ve teknoloji bakanlığı kurulacak" sözü hepinizi ne kadar da heyecanlandırmıştı değil mi? "Nihayet, demiştiniz, bütün bu işler tek elden icracı bir bakanlıkla yürütülecek, bilgi ve iletişim teknolojileri hak ettiği değere kavuşacak". Sonra bakanlar kurulu açıklandı ve bir de baktık ki, güçlükle tamamlamaya uğraştığımız yapboz dağılmış, hatta bazı parçaları da kaybolmuş. "Bilgi ve teknoloji faaliyetlerinin koordinasyonu" bir bakana, koordinasyondan sorumlu DPT başka bir bakana, teknopark vs. bir başkasına bağlanmış. E-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu'nun kaderi belli değil. Muhtemelen yeni bir bakanlık kurulması fikri Maliye Bakanlığı'ndan dönmüştür, ama zaten sorunlarımızın yeni bir bakanlıkla çözüleceğini ummak da fazla iyimserlik olurdu.

Peki, ne yapacağız? Dönüp işimize mi bakacağız? O zaman işimiz de dönüp bize bakar, karşılıklı bakışırız. Bilgi toplumu olmaktan vazgeçtik, bari bilgi pazarı olalım mı diyeceğiz? Maalesef öyleyiz zaten. Bizi gurular kurtaracak da değil, küreselleşme dinamiklerini iyi bilmek o dinamiklere hâkim olma yeteneği kazandırmıyor. Bunun için gerçek bir güç gerekiyor.

Sıkılsak da, usansak da bilgi toplumu ve bilgi ekonomisi dönüşümüne yönelik ulusal politika ve stratejiler geliştirmek ve uygulamak durumundayız. Her türlü demokratik yolu kullanarak taleplerimizi hükümete ve kamu otoritelerine dayatmak zorundayız. Bunu sadece sektör içinde değil, ekonominin tüm öncü güçleriyle, akademilerle ve sivil inisiyatiflerle güçbirliği oluşturarak yapmak zorundayız. Keyfinizi kaçırdım, kusura bakmayın…

BThaber, S:640, 1 - 7 Ekim 2007

21 Haziran 2007

Sansür ve Cumhurbaşkanı

"İnternet içerikleriyle ilgili düzenlemenin bulunmaması kuşkusuz bir kaos yaratmıştır. Ancak, internetin gücü bu kaostan kaynaklandığı gibi, Anayasa'nın koruduğu düşünceyi açıklama hürriyetimiz de bu kaosa dayanmaktadır."


Nur topu gibi bir sansür yasamız oldu! "İnternet ortamında yapılan yayınların düzenlenmesi ve bu yayınlar yoluyla işlenen suçlarla mücadele edilmesi hakkında kanun tasarısı", TBMM'de 04.05.2007 tarihinde 5651 no ile kabul edilerek yasalaştı ve Cumhurbaşkanı tarafından da onaylanarak yürürlüğe girdi. Aynı Cumhurbaşkanı, 18.06.2001 tarihinde internet ile ilgili düzenlemeleri de kapsayan RTÜK yasasını veto ederken şu gerekçeyi öne sürmüştü: "İletişim teknolojisinde bir devrim niteliğindeki internet yayıncılığının en baskın yönü, düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün, özgün kanaat oluşumunun günümüzdeki en etkin kullanım alanı olmasıdır. İnternet ortamındaki yayıncılıkta; hukukun üstün kılınması, kişilik haklarının korunması ve bunun yanında da yayın yoluyla düşünce ve ifade özgürlüğü gibi duyarlı alanların dengelenmesi sorunu ortaya çıkmaktadır. Bu sorunlar ancak, ifade özgürlüğü esas alınarak ve yayınlar üzerindeki denetim yargıya bırakılarak sağlanabilir. Dolayısıyla, internet yayıncılığına ilişkin ilkelerin ve öteki düzenlemelerin özel bir yasa ile yapılması en doğru yol olacaktır. Bu yola gidilmeyerek, yayınların düzenlenmesinin tümüyle kamu otoritelerinin takdirine bırakılması ve Basın Yasası'na bağlı kılınması internet yayıncılığının özelliği ile bağdaşmamaktadır."

Mevcut yasa internetin sansür edilmesi bakımından, özellikle yargı denetiminden bağımsız bir sansür kurulu oluşturulması, anayasaya aykırı olarak internet erişiminin genel olarak filtrelenmesi gibi konularda RTÜK yasasından çok daha ağır hükümler içeriyor. Peki, ne değişti de 2001'de tavrını hukuk devletinden yana koyan Cumhurbaşkanımız bu yasayı veto etmedi? Demokrasiyi cumhuriyet için tehdit olarak algılamak, iktidarın erozyonuyla açıklanabilir belki de. Şu sıralar Cumhurbaşkanının bir beş yıl daha görevde kalması tartışılıyor. Belki de tam tersine bu süreyi azaltmak gerekiyordur…

Bizimkine çok benzeyen bir yasa, "İletişim edep yasası" adıyla ABD'de 1996'da çıkarılmıştı. Sivil toplum kuruluşlarının yoğun çabaları sonucu yasa 1997 yılında Birleşik Devletler Yüksek Mahkemesi tarafından anayasaya aykırı bulunarak iptal edildi. Yargıç Dalzell'in gerekçesi bu alanda bir ilke oluşturmaktaydı: "Bir kitle iletişim aracı olarak internetin, hükümetin müdahalesine karşı en büyük korumaya ihtiyacı vardır. İnternet içerikleriyle ilgili düzenlemenin bulunmaması kuşkusuz bir kaos yaratmıştır. Ancak, internetin gücü bu kaostan kaynaklandığı gibi, Anayasa'nın koruduğu düşünceyi açıklama hürriyetimiz de bu kaosa dayanmaktadır."

Sansür yasamız için acilen Anayasa Mahkemesi'nde iptal davası açılması gerekiyor. Bu mekanizmayı işletmek için öncelikli görev de bilişim STK'larımıza düşüyor.

BThaber, 11 - 17 Haziran 2007 / s:624

01 Mayıs 2007

"Ne Yapmalı?"

[Yaklaşık bir yıl önce dizi halinde yayınlanan bu yazıları, tam da seçim arifesinde derli toplu bir biçimde yayınlamak yerinde olur. Belki o zaman son yazılarımdaki rahatsız ton yerine oturur....]

----------------------------------------------------------

Politikasızlık = İktidarsızlık


“Açık ekonomi” mi, “açık ekonomisi” mi? Bilgi toplumu mu, bilgi pazarı mı? Bilginin paylaşımı iktidarın paylaşımı. Paylaşılmayan iktidar iktidarsızlık...

Bu toplumda, bir bankanın hortumlandığı, batıp mezata düşmesinin yakın olduğu, bilanço ve para hareketlerinin izlenmesinden değil de yönetim sekreterlerinin sosyetik/estetik cerrah kartviziti gibi dolaşmalarından anlaşılıyorsa; tarımdan sağlığa, savunmadan finansa zorunlu yatırım ve yönetim işlerinde ufuksuzluğun ve konjonktür tutsağı politikasızlığın maliyeti toplam IMF kredilerinin on katından fazlaysa; kamu yönetimini yeniden yapılandırıp verimli kılacağız derken iş dünyası, iş gücü ve sivil toplum örgütlenmelerini de hantallaştırıp asli işlevlerini yapamaz hale getiriyorsak; yönetişimsizliğin bedeli sadece sorumluluk, şeffaflık ve hesap verebilirliği beceremememiz değil de en temel sosyo-ekonomik değer kodlarının ortadan kalkması ise; bölgesel kalkınma sağlayacağız derken, her bölgeye bir merkezi devlet şubesi açıp, toplumu bir arada tutması gereken bağları gözümüz görmüyorsa; dünyanın en büyük ekonomileri arasına gireceğiz diye kendimizi kandırırken, sürdürülemezliği politikanın yerine ikame etmeyi sürdürüp ekonomik ve insani sermayeyi harcıyorsak; bilgi ekonomisi, yani “açık ekonomi” dururken “açık ekonomisi” olmayı kendimize yediriyorsak; bilgiyi üreten, işleyen, paylaşan ve dolaşıma sokan, öğrenen topluluklar, yani bilgi toplumu olacağımıza, bilgi pazarına dönüşmeyi içimiz kaldırıyorsa; ülkeyi deniz bilip, okyanusu kurutacak bir kendini bilmezlikle kaynaklarımızı sömürmeye devam ediyorsak; ve bütün bunlardan, siyaset, ekonomi, kültür, ülkedeki her “taraf” şu ya da bu şekilde sorumluysa….

Bu cümlelerin her biri eşit ölçüde vahim bin bir örneğini sıralamak hiç zor değilse… “Ne yapmalı”? Yönetmediğimiz küresel, bölgesel, ulusal bir ajandanın içindeyiz. Kendi rolümüzü biraz olsun belirleyemezsek, ne fırsat kalacak ne rekabet avantajı. Oyuncu olmak zorundayız, oyuncak değil. Yani geleceğimizi belirleyeceği kesin alanlarda politika üretmek ve uygulamak zorundayız. Ancak tüm tarafların katılımı ve uzlaşısı ile üretilmiş politikalar uygulanabileceğinden, her taraf kendi iktidarını paylaşmak zorunda. Ağlar kurmamız gerek…

Bilginin paylaşımı iktidarın paylaşımıdır. Paylaşılmayan iktidar iktidarsızlıkla sonuçlanır.

“Ne yapmalı?”

Ey”taraf”lar, böyle davranmaya devam ederseniz, ortada kazanç da kalmayacak fayda da. Oturup anlaşın, yoksa faturayı ödemeye kimsenin gücü yetmeyecek …

Piyasa sallantısıyla yaklaşık 21 milyar dolar kayba uğradığımız, cari açık bakımından henüz kısa ve orta vadeli etkilerini ölçmesek de, yaklaşık maliyetini içimiz acıyarak hesaplayabildiğimiz zor bir haftaydı. Elbette buna “bütçesel” olmayan değerleri, yanlış oyun teorileriyle şiddete kurban ettiğimiz insani değerleri eklemiyorum. Çünkü söz konusu “matematik” kaybın kökeninde zaten bu pahalı gerilim oyunu yatıyordu. Yerine koyamayacağımız sosyal değerleri kaybettik. Hep olduğu gibi.

Daha on beş gün önce “büyük ekonomi” olacağız diye şişiniyorduk.

“Açık ekonomi” olmak yerine “açık ekonomisi” olmayı içimiz kaldırıyor işte. Ama bu durumu değiştirmek elimizde. Ekim Devrimi’nin ünlü sorusuna verilen cevapta olduğu gibi, hepimiz üzerimize düşeni yapmak zorundayız. Çünkü yapmadığımızda ne olabileceğini biliyoruz.

Oyuncak değil, oyuncu olmamız gerekiyor. Yaptığım saptamaların her birinin matematik bir karşılığı, temsil ettiği bir toplumsal “bedel” var; ama “taraflar” sorumluluklarını anlamamış olabilir diyerek, bundan sonraki birkaç bölümü bu tarafların “yapmadıklarıyla ortak oldukları günahlara” ayıracağım. Sözü dolandırmadan.

Artık “geri dönüşü olmayan” bir limandayız. Ne yaptık yaptık, bir yıl içerisinde yapmak zorundayız. Ya oyunumuzu kurar, oynarız; ya da torunlarımız arkamızdan rahmet okutur.

Bir araya gelip konuşmak ve anlaşmak zorundayız, ey taraflar! Hiç birimizin bu ülkeyi heba etmeye hakkı yok! Ey kamu sektörü ve hükümet, ey iş dünyası kuruluşları ve özel sektör, ey emek örgütleri, ey sivil toplum kuruluşları, ey akademi, ey “eğitilmişler”, ey eğitilmemiş de olsa yaşayacak başka ülkesi olmayanlar, hatta ey yabancı sermaye… Böyle davranmaya devam edersek ortada kazanç da kalmayacak fayda da… Oturup anlaşalım… Bir an önce. Yoksa doğacak maliyeti ödemeye kimsenin gücü yetmeyecek…

Bürokrasi ne yapmıyor?

Bürokrasi ülkemizde olduğu gibi geçen yüzyılın paradigmalarıyla yaşıyorsa, bilgi yönetilemez, politika yapılamaz, strateji geliştirilemez oluyor.

Gerginleşen siyasi ortam: artan toplumsal huzursuzluk; işsizlik, cari açık, enflasyon artışı ve ihracatçı sektörlerin bunalımı ile yüksek perdeden öten ekonomi alarmları. Sorumluluk “ilgili” tüm taraflarda. Ama asıl sorun taraflar arasında etkin yönetişim düzeninin kurulamamasında. Peki bu tarafların “yapmadıklarıyla ortak oldukları günahlar” neler?

Taraflardan kasıt ortada: bürokrasi ve hükümet, iş dünyası kuruluşları ve özel sektör, emek örgütleri, sivil toplum kuruluşları, akademi ve inisiyatifsiz vatandaş … İlkinden başlayalım, ama kamu sektörü ve hükümeti birbirinden ayırarak. Hükümet bürokrasinin direncinden, bürokrasi hükümetin bilinçsiz ya da kötü niyetli uygulamalarından şikayet ettiğine göre, bu ayrım doğal.

Bilinen şeyleri tekrarlamak istemiyorum, ama durum neyse onu tarif etmek lazım. Bürokrasi, artık varolmayan bir merkezi iktidar yanılsaması yaşıyor. “Kamu kaynağı”nın ulvi bir devlet malı olduğunu zannediyor. Örgütlü sivil toplum ile zoraki ve salt imaja dayalı bir ilişki kuruyor. Ulusal politikanın oluşturulmasında taraflardan sadece biri olduğunu ısrarla unutmak istiyor. Planlamayla stratejiyi, politikayla statüko yönetimini birbirine karıştırıyor. Sonuç ortada: israf ve yolsuzluk ekonomisiyle heba olan yatırımlar; aciliyet taşıyan adımların mehter yürüyüşüyle tökezletilmesi; küresel oyuncu olmanın kuralları olan açıklık, şeffaflık, uzlaşma ve kazan-kazan stratejilerine, yani yönetişim düzenine karşı direnç ve ulusal değerlerimizin, rekabet avantajlarımızın erozyonu…

Bürokrasi aslında yönetsel mekanizmanın bilgi yönetimi ihtiyacının ortaya çıkardığı bir sınıf. Ama bu sınıf ülkemizde olduğu gibi geçen yüzyılın paradigmalarıyla yaşıyorsa, bilgi yönetilemez, politika yapılamaz, strateji geliştirilemez oluyor. Bu köhnemişlik, bürokrasi piramidinin tepelerinde daha da yıkıcı oluyor. Kamu kurumlarında işine ve ülkesine bağlı, küresel gelişmeleri izlemeye ve kurumuna uyarlamaya çalışan çok sayıda başarılı genç bürokrat var. Ama bu insan kaynağı sistemin çarklarında hızla öğütülüp atıl hale getiriliyor. Bu vatana ihanete eşdeğer bir suç.

Bürokratik düzenin yeni paradigmalar karşısında hiç şansı yok. Ama eğer bu sistem dış etkenler tarafından ortadan kaldırılırsa, bıraktığı boşluk ülke yararını hiçe sayan küresel oyuncularca dolduruluyor ve olan hepimize oluyor. Yapılacak tek şey, diğer tüm tarafların bu sistemle demokratik zor kullanarak etkin bir mücadele yürütmesi. Yani sorumluluk sivil toplum başta olmak üzere tüm taraflarda…

Özel Sektör ne yapmıyor?

Özel sektör, nitelikli toplumsal sermaye ve kamusal-özel yönetişim ağı sayesinde refahın oluştuğunu bilmeli ve görevini yapmalı. Ya oyuncu ya oyuncak, ya pazarcı ya pazar…


Özel sektör, ulusal ekonominin dinamizmini tetiklemek için makro ve mikro düzeyde üzerine düşen rolü oynayamıyor.

Statüko ve konjonktür tutsağı, salt arz odaklı bir paylaşım hesabıyla yatırım yapan “karar” mercilerinin önemli kısmı; girişimci ruhu kaybetmiş; “risk” almaya yanaşmayan; küresel bilgi dolaşımını ıskalayan; inovasyonu hesaba katmayan; eğitim başta olmak üzere sosyal sorumluluklarının aslında kendi işine yatırım yapmak anlamına geldiğinin farkında olmayan; insan kaynağını kalıcı, nitelikli ve etkili hale getirmeyi “tanrılardan” bekleyen; marka yaratamayan; ar-ge yapmayan; tersine-taklit-mühendisliği bile “ithal” eden; taktik ve rantiye yatırım tuzağına batan; stratejik yatırımı kendi faaliyetinden büyük bir etkinin sinerjik parçası olarak görmekten aciz halde… İş ortamının iyileştirilmesi; küme mekanizmalarıyla KOBİ standartlarının yükseltilmesi; toplam kazan-kazan etkinliğini artırarak küresel ihracat payının büyütülmesi gibi asli konuları, günü çevirmeye koşullu kobayın avara kasnak dolabında unutmuş çoğu…

Ulusal ekonomimizin önemli bir bölümü, bilgi ekonomisi hareketleriyle oyun-etki katsayısı artarak “şansı dönen” bir iki “marka”mızın rüzgarıyla kımıldama hayalindeki atıl oyuncaklardan oluşuyor. Bilgisiz = kararsız = atıl… Oyuncu olmazsan oyuncak, pazarcı olmazsan pazar olursun…

Özel sektörümüz tüm faaliyet alanlarında ancak %10’luk bir küresel rekabet avantajı üretebiliyor. İş dünyası sektörler arası veya içi güçbirlikleri geliştiremiyor. Ne kendi içinde, ne de STK, akademi, uluslararası örgütler vb. doğal müttefikleri ile etkin bir yönetişim ağı kurabiliyor. Muhatabı olan hükümet, AB, TSK, emek örgütleri vb. düğümlerle de ağ ilişkisi geliştiremiyor; “muhatap” olamıyor.

Çünkü iş dünyası politika üretemiyor. Ulusal politikaların oluşturulması için yönetişim dinamosu olma misyonunu yerine getiremiyor. Mevcut pazarın paylaşımı ve “muhatap” bile olamadığı iktidar odaklarından gelmesi muhtemel kazancın taktik hesabından ötesine geçemiyor. Tıpkı popülerlerin oyununa arka sokaktan sızmış ezik çocuk gibi kısa sürede oyun dışı kalıyor. Her an öz kaynakları heba ediyor. Bu kaynaklar ulusal; hepimizin. Katma değer üreterek kazanan bir özel sektör, nitelikli toplumsal sermaye ve kamusal-özel yönetişim ağı sayesinde refahın oluştuğunu bilir ve üzerine düşeni yapar. Öyle değil mi?

Emek örgütleri ne yapmıyor?

Sendika, taraf olma üzerine kurulu bir örgütlenme fikri. Gerçekten taraf olmayan sendika ne işe yarar?


İşçi ve işveren örgütleri çalışma hayatının örgütlenmesinde temel yapı taşları. Emek örgütleri sanayi devriminden bu yana çeşitli aşamalardan geçmiş, etkinliklerinin içerik ve düzeyi değişmiş olsa da, üretim sürecinin onsuz edilemez parçası olmayı sürdürüyor. Küreselleşme, artan ağ etkisi ve bilgi ekonomisinin gelişmesi işgücü talebini de dönüştürerek, bilgi temelli iş kollarını istihdamın en hızlı büyüyen kesimi haline getiriyor. Yeni iş kolları ortaya çıkarken bazıları yok oluyor, çalışmanın kapsamı ve kalitesi, işyerinin coğrafi/fiziksel özellikleri, iş sözleşmelerinin doğası, gerekli beceriler ve onları kazanma yolları, çalışmanın örgütlenmesi, işçi ve işveren örgütlenmelerinin işleyişi ve etkililiği, ekonominin yeni kurallarıyla dönüşüme uğruyor.

Emek örgütleri bu değişime uyum sağladıkları ve çalışma düzenini çalışanlar lehine yönetmek için etkin taraf olma kimliğini kazandıkları ölçüde işlevsel olabilir.

Türkiye’de emek örgütlerinin bilgi ekonomisine geçiş ve bilgi toplumuna dönüşüm sürecinde kendi işlevlerine uygun rol yüklenmediği açık. Bilgi ekonomisinin dinamiklerini, özellikle de üretimde teknolojinin artan ağırlığını bir tehdit olarak algılamaları anlaşılabilir. Ama tam da bu yüzden, çalışanların haklarını korumak ve bilgi becerilerine sahip işgücünün oluşumunda taraf olarak yer almak için sürece daha etkin bir biçimde katılmaları beklenmez miydi?

Emek örgütlerimiz de, tıpkı bürokrasi gibi, geçen yüzyılın paradigmalarıyla yaşamıyor mu? Bu örgütler içinde aklı başında stratejiler öneren kesimler var, ama yönetsel mekanizmalar üzerinde etkili olamıyorlar. Sendikalar, işverenlerle istihdam üzerinde yapısal etkileri olamayacak, sadece çalışanların gelirlerinde ve kazanılmış haklarında göreli iyileşmeler için mücadele ediyorlar. Hükümet karşısındaki konumları da ya kalıcı olmayan konjonktürel düzenlemelerle ilgili, ya da özelleştirme karşıtı müdahalelerle sınırlı.

Emek güçlerinin, istihdamın değişen doğasına, işgücü eğitimine, tarım başta olmak üzere giderek atıl hale gelen niteliksiz işgücünün nitelikli hale getirilerek yeniden üretime kazandırılmasına, oluşmaya başlayan bilgi temelli işgücünün hak düzenine, küresel sermaye akışıyla dengesizleşen ekonomik sistemi rekabet avantajı yaratarak istikrara kavuşturacak ve korumasız kesimlere yönelik değer üretmesini sağlayacak stratejilere odaklanan politikalar üretmesi ve bu politikaların uygulanmasında geleneksel yaptırım güçlerini kullanması gerekmez miydi? Sendika, taraf olma üzerine kurulu bir örgütlenme fikri. Gerçekten taraf olmayan sendika ne işe yarar?

Akademi ne yapmıyor?

Akademi asli işlevine kavuşturulmazsa sonuç belli: bilgiyi yönetemediği için bilgi pazarına dönüşmüş toplum, sürekli açık vermeye mahkum, değer üretemeyen ekonomi…


Rönesans ve Aydınlanma ile ortaya çıkan ve Sanayi Devrimi sonrası bilim ve teknolojinin artan değeri ile etkinliğini artırarak bugünkü otonom yapısına kavuşan Akademi, ekonomi, siyaset ve kültür alanlarının bileşkesini temsil ettiği ölçüde işlevselleşiyor. Çünkü insani ve ekonomik kalkınmanın dinamikleri bu üç alanın etkin sinerjisiyle oluşuyor. Akademi konumu itibarıyla bu dinamizmin öncü gücünü temsil ediyor. Akademi, kalkınmanın motoru inovasyonun ateşleyicisi.

Ülkemizde inovasyon dinamiklerinin kısırlığı, bilim ve teknoloji politikalarının ataleti ve kalkınmanın sürdürülemezliği ortada olduğuna göre, Akademi’nin ne yapmadığı da açık. 60’ların sonundan bu yana siyasi gerilimlerin bedelini otonomisini kaybederek ödeyen Akademi, merkezi yönetim zaafıyla yönetilemez hale gelmiş durumda. YÖK bir akademik kuruldan çok siyasi güç odağı işlevi görüyor. Otonomisi olmayan Akademi de “olmuyor” tabii.

Bu yönetsel zaafın bedeli her alanda ortaya çıkıyor: inovasyon ve Ar-Ge jeneratörü olması gereken Akademi, bilgiyi üretip yönetecek zihinsel ve finansal kaynaklara sahip olamıyor; üniversite – sanayi işbirliği için gerekli esnek yapıyı oluşturamadığı için özel sektörle yönetişim ilişkisi geliştiremiyor, sanayiye bilgi ve nitelikli insan sermayesi transferinde bulunamıyor; küresel modellerden devşirilmiş teknopark tarzı yapılanmaları asli işlevlerini hiçe sayarak rant alanı olarak kullanıyor ve kendi bindiği dalı kesiyor; orta öğrenim sistemi ile arasındaki rasyonel geçişi sağlamak için üzerine düşeni yapmadığı gibi, eğitim kalitesini düşürerek niteliksiz insan kaynağı üretimine katkıda bulunuyor; ulusal eğitim, bilim ve teknoloji, inovasyon politikalarının tarafı olma işlevini ataleti ve etkisizliği yüzünden yerine getiremiyor; böylece bilgi ekonomisi ve bilgi toplumunun temel eksenlerinden biri olan “yaşamboyu öğrenim” ortamının oluşmasında en önemli taraf atıl kalıyor. Bu arada inovasyon da Akademi gibi merkezi yapılarla yönetilmeye çalışıldığı için ulusal kaynaklar heba oluyor.

Türkiye’de Akademi asli işlevine yoğunlaşacağına, siyasi konjonktürün ve giderek gerginleşen gerilim oyununun sahnesi olmaya indirgeniyor. Biz türban sorununu tartışırken, olan geleceğimize, gençlerimize, rekabet avantajlarımıza ve kalkınma kapasitemize oluyor. Beyinler göçüyor, bilgi kaçıyor, değerler eriyor.

Kamusal ve özel üniversiteler asli işlevlerine kavuşturulmaz ise sonuç belli: bilgiyi yönetemediği için bilgi pazarına dönüşmüş toplum, sürekli açık vermeye mahkum, değer üretemeyen ekonomi…

Vatandaş ne yapmıyor?

Öğrenmek, bilmek istemiyoruz. Bu durum sürsün istiyoruz sadece. Sanki yarın hiç olmayacakmış gibi davranıyoruz.


Madem bu yazıda ülkenin geleceğini hazırlaması gereken tarafların yapmadıklarıyla ortak oldukları günahları ele alıyorum, sıranın görünüşte en “masum” tarafa, yani vatandaşa gelmesi de doğal… Vatandaşın soyut bir kavram, toplumun şekilsiz bir yığın olup, ancak oyları ve örgütlendiği sivil toplum kuruluşları aracılığıyla kendisini ifade edebileceği ileri sürülerek bir “taraf” olduğu savına karşı çıkılabilir. Ancak “vatandaş inisiyatifleri”nin örgütlenmenin temelinde olduğu düşünülürse, inisiyatifsiz bir toplumun bedeli kolaylıkla anlaşılabilir.

Bir toplum atasözleriyle değerlendirilebilir. Örneğin tarihi boyunca sömürgecilikle uğraşan Latin Amerika toplumlarında atasözleri direnişin yansıması gibidir. Hiç sömürge olmamış ama hep kul statüsüne indirgenmiş toplumumuzun atasözleri ise birer atalet aynasıdır: “azıcık aşım kaygısız başım”, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” gibi.. Bazıları daha da ileri giderek statükoyu onaylar: “devletin malı deniz, yemeyen domuz” misali… Bizde atasözleri sanki birer pasifize etme aracı.

Vatandaşın ancak hak ettiği yönetimle yönetilebileceği demokrasinin başından beri dile getirilir. Ulus-devletin zaafı, temsili demokrasinin krizi ve doğrudan demokrasi arayışları vatandaş inisiyatiflerinin ulusal politikalarda giderek daha ağırlıklı olmasını sağlıyor. Ülkemizde sivil toplum kuruluşlarının rolü henüz çok yeni olduğu ve her zaman gerçek vatandaş inisiyatiflerinden kaynaklanmadığı için, çıkar grubu olma işlevleri ön plana çıkıyor ve yönetsel mekanizmaları merkezi yönetim paradigmalarını aynen yansıtıyor.

Fransız düşünürü ve eylemcisi Guy Debord, “Gösteri Toplumu” adlı başyapıtında, giderek toplumun varlığının yalan hakikatinin de gösteri haline geldiğini, bunun herkesi atıl bir seyirciler topluluğuna indirgediğini söyler. Bu durum ülkemize oldukça uyuyor. Biz de her şeyi giderek artan bir arena yamyamlığıyla izliyor, geleceğimizin kendi ellerimizde olduğunu unutuyoruz. İnisiyatif gösteremiyoruz. Medyaya bakın, ilgi duyduğumuz şeylere bir bakın. İlgimiz sansasyonel, geçici, konjonktürel durumlarla sınırlanmış. Öğrenmek, bilmek istemiyoruz. Bu durum sürsün istiyoruz sadece. Sanki yarın hiç olmayacakmış gibi davranıyoruz. Her seçimde tam bir balık hafızasıyla davranıyor, ancak gündelik ekmeğimizle oynandığında sesimizi çıkarıyoruz. Bu kadarı da bizi gerçekten “vatandaş” ve toplum yapmaya yetmiyor.

Türk toplumunu geleceği hakkında inisiyatif almaya yönlendirmek gerçekten zor, farkındayım. Çok eski bir atalet heyulasıyla boğuşmak gerekiyor. Ama içimizden bazılarının, durumun farkında olanların bunu yapmasının zamanı gelmedi mi?

Hükümet ne yapmıyor?

Geleceği yönetme hedefi olmadan bugünü yönetmeye kalkarsanız geleceği gerçekten yönetenlerin oyuncağı olursunuz.

Yaklaşık bir yıldır, hükümetin öncelikleri toplumun önceliklerinden kopmuş, hatta ters düşmüş durumda: AB süreci, ekonomik ve sosyal atılım, küresel rekabet avantajları… Şimdiye kadar hep olduğu gibi, hükümet avara kasnak bir mekaniğin tutsağı olmuş görünüyor: Seçim yaklaşıyor!

Ülkemizde hükümetin seçim kazanması hayati konularda ürettiği stratejilerin ve devraldığı ulusal politikaların başarısına değil de farklı dinamiklere bağlandığı için, her dört yılda bir bazı şeylere yeniden başlamak zorunda kalıyoruz. Hükümetler süreklilik kültüründen pay almadıkları için, geleceğimizi ilgilendiren ve ulusal seferberlik gerektiren konularda atıl kalıyor. Hükümetin meşruiyet nedeni, yani gelecek yönetiminin yerini ideolojik kavga veya bir grubun çıkarı alıyor. Hükümetin işlevi ise sürdürülemez statükoyu koruma karşılığında siyasi rant elde etme mücadelesine indirgeniyor.

Hükümetler, sosyo-ekonomik yönlendirme etkilerini gösterebilmek için iktidarı paylaşmak zorunda. Toplumun çeşitli eksenlerini temsil etme yeteneği olan örgütlü güçlerle girilen bu paylaşım ilişkisi etkin bir yönetişim düzenine evrildiği ölçüde ulusal güçbirliğine dönüşür ve hayati atılımlar bu güç olmaksızın gerçekleştirilemez. Bizde hükümetler iktidarlarını toplumun örgütlü kesimleriyle değil, ulusal faydayı temsil ettiği müphem bir merkezi yönetim makinesiyle paylaşıyor.

Uluslararası ve bölgesel ilişkilerden makro ekonomiye, bilgi ekonomisi ve bilgi toplumuna dönüşmekten sosyal adaleti sağlamaya, inovasyondan kriz yönetimine, hayati konularda üretilen stratejiler süreklilik sağlanamadığı için ulusal politikaya dönüşemiyor. Hükümetlerin “eylem planları”na olan merakı da buradan geliyor: politika olmadan stratejik planlama yanılsaması yaratmak için bire bir! Durumu kurtarmakla yetiniyor ve aslında kaybediyoruz.

Bizler, özellikle bilgi ve iletişim teknolojilerine yakın olanlar, yıllardır hükümetlerin bilgi ekonomisi ve bilgi toplumu hedeflerini yeterince önemsemediğinden yakındık. Yanıldığımız nokta şuydu: hükümetler aslında öncelik verir göründükleri dış politika, makro ekonomik istikrar, sürdürülebilir büyüme gibi konuları da yönetmiyorlar. Geleceği yönetme hedefi olmadan bugünü yönetmeye kalkarsanız geleceği gerçekten yönetenlerin oyuncağı olursunuz.

Sivil toplum kuruluşları ne yapmıyor?

Politikasızlığın boşluğunu “eylem planları”yla doldurmaya çalışan hükümet ve bürokrasi gibi, STK’larımız da etkisizliğin avuntusunu projelerde, zirvelerde, şuralarda arıyor.


Şimdiye kadar sırasıyla bürokrasi, özel sektör, emek örgütleri, akademi, vatandaş ve hükümetin ne yapmadığını ele aldım. Sıra konumu itibarıyla kritik önem taşıyan tarafa geldi: sivil toplum kuruluşları…

Ekonominin küreselleşmesi, ulus-devletin etkinliğinin azalması ve temsili demokrasinin meşruiyet krizi sivil toplumun yönetsel süreçlerde giderek daha büyük bir rol oynaması sonucunu doğurdu. Bilgi ve iletişim teknolojilerinin hızlı gelişimiyle toplumların giderek ağ biçimi yapılanmalara evrildiği, bilginin paylaşımının iktidarın paylaşımı anlamına geldiği bir çağda, sivil toplum kuruluşları (STK) farklı toplumsal kesimlerin örgütlenmesinin, dolayısıyla da demokratik katılımın asli öznesi haline geldiler. Bu katılım, özellikle “politika alanı” için olmazsa olmaz bir koşula dönüştü. Bugün ulusal politikaların oluşturulması ve başarısında, iş dünyasından işgücüne, tüketicilerden hizmet sağlayıcılara, eğiticilerden öğrencilere toplumu kuran farklı kesimleri temsil eden STK’ların rolü belirleyici oluyor. Daha doğrusu, “olmalı”!

Ülkemizde merkezi yönetsel paradigmaların hakimiyeti dolayısıyla sivil toplum alanı yeterli bir gelişme dinamiği yakalamakta gecikti. Ekonomik ya da sosyal alanlarda faaliyet gösteren STK’lar, çoğunlukla kendi yönetsel mekanizmalarında merkezi yönetim paradigmasını yansılayıp işlevsiz kaldılar. STK’ların birer “çıkar grubu” olması doğaldır; ancak bu STK’lar yönetimle ilişkilerinde konjonktürel bir paylaşıma girmeyi yeğleyip söz konusu “çıkar”ı sürdürülebilir faydaya dönüştürmeyi başaramadılar. En temel işlevleri bilgi akışını yöneterek, görüşlerini yeterli iletişim düzeyine taşıyarak temsil ettikleri kesimlerin demokratik katılımını sağlamak, yani “izleme ve baskı grubu” kurmak olan STK’lar, hükümetler ve bürokrasiyle aralarındaki konjonktürel “çıkar ilişkisi” nedeniyle bu işlevi yerine getirmekte zorlandılar. Bunun doğal sonucu ise, ekonomik ve sosyal politikaların oluşturulması sürecinin bir yönetişim düzenine dönüştürülmesinde etkisiz kalmaları oldu. Kamu yönetiminde STK katılımı bir imaj operasyonuna indirgendi. Politikasızlığın boşluğunu “eylem planları”yla doldurmaya çalışan hükümet ve bürokrasi gibi, STK’larımız da katılımsızlığın ve etkisizliğin avuntusunu projelerde, raporlarda, zirvelerde, şuralarda arıyor. Ama olmuyor işte!

Peki ne yapmalı?

Bilgiyi ve iktidarı paylaşmadan, gerçek bir yönetişim düzenine geçmeden ülkenin geleceğini kuramazsınız.

Katma değer üreterek rekabet avantajı sağlamak, insani ve ekonomik kalkınmayı demokratik ve adil paylaşım temelinde sürdürülebilir kılmak için, bilgi ekonomisine geçiş ve bilgi toplumuna dönüşüm hedeflerine yönelik olarak Türkiye’nin seferberlik içine girmesinden sorumlu tarafların ne yapmadıkları üzerinde duruyorum bir süredir… Çünkü, hükümet, bürokrasi ve kamu sektörünün, özel sektör ve kuruluşlarının, emek örgütlerinin, akademinin, STKların ve inisiyatif gösteremeyen vatandaşın yapmadıkları, yapmaları gerekenin ne olduğunu ortaya koyuyor. Diziyi birlikte yapmaları gerekeni vurgulayarak kapatmak yerinde olacak.

Öncelikle bu kesimlerin kendi kurumsal yapılarında merkezi güç yanılsamasından kurtulup, faaliyet alanlarına özgü bir yönetişim modelini uygulama niyetini göstermeleri gerekiyor ki, diğer taraflarla meşru bir paydaşlık ilişkisine girebilsinler. Sonra tümü etkin ve geniş bir uzlaşma çerçevesinde olmak üzere; şimdiye kadar şu ya da bu kesim tarafından üretilmiş ancak üzerinde uzlaşılamadığı için raf ömrünü doldurmuş politika, strateji, eylem planlarından kurtulup, öncelikli hedefleri konumlayan gerçek bir ulusal politika oluşturmaları; sonra bu politikayı küresel koşullara uyumlu bir yol haritasına dönüştürecek stratejiyi belirlemeleri; sonra farklı kesimler ve hedefler bağlamında ayrımlaştırılmış stratejik sürecin koordinasyon ve uygulama düzeneğini yönetişim temelinde ve meşru bir zeminde kurmaları; sonra strateji bağlamında önceliklendirilmiş projelerin hayata geçirilmesine yönelik eylem planını, fizibilite ve risk analizi çalışmalarıyla birlikte oluşturmaları; daha sonra, küresel, bölgesel ve ulusal koşulların değerlendirilmesi ve politika doğrultusunda projeksiyonlar yapılmasıyla bu sürecin denetlenmesi ve iyileştirilmesi için katılımcı bir üst yapıyı kurmaları; bununla da yetinmeyip, STK ve akademi katılımlı bağımsız izleme mekanizmaları kurgulamaları gerekiyor.

Bu sürecin atılıma dönüşmesinin koşulu, etkin katılım, şeffaf yönetim, adil paylaşım ve en geniş uzlaşma zemini… Yani bilgiyi ve iktidarı paylaşmadan, gerçek bir yönetişim düzenine geçmeden ülkenin geleceğini kuramazsınız. Evet, yeni bir “Ulusal Seferberlik”, bunun için de meşru ve bağlayıcı bir “Ulusal Sözleşme” gerekiyor!

Yazı Dizisi:

BThaber, Haftalık Bilgi Teknolojileri Gazetesi

15 - 21 Mayıs 2006 / s:570
29 Mayıs - 4 Haziran 2006 / s:572
12 - 18 Haziran 2006 / s:574
26 Haziran - 2 Temmuz 2006 / s:576
10 - 16 Temmuz 2006 / s:578
24 - 30 Temmuz 2006 / s:580
7 - 13 Ağustos 2006 / s:582
21 - 27 Ağustos 2006 / s:584
18 - 24 Eylül 2006 / s:588
2 -8 Ekim 2006 / s:590