yönetişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yönetişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Temmuz 2011

Oyunun Kuralı - “Yazılım Stratejisi” kimin stratejisi?

Yönetişim temelinde geliştirilecek “ortak bir strateji”, devleti rolünü oynamaya teşvik edecektir.


Şu sıralar, yayınlanacak bir kitap için yazılım sektörümüzün durumunu araştırıyorum. Politika ve strateji zafiyeti öncelikli bir sorun olarak karşıma çıkıyor. Sektörün, özellikle YASAD odaklı olarak, stratejik önceliğin tanındığı bir “yazılım stratejisi”nin gerekliliği konusunda devlette farkındalık yaratmaya çalıştığını biliyorum. Bu amaçla raporlar hazırlıyor, sunumlar yapıyorlar. Çabalarına karşılık alabiliyorlar mı bilemiyorum.


Önerilen stratejiler genellikle yazılımın bir dikey sektör olarak vazgeçilmez rolü, ülke ekonomisi için temsil ettiği imkanlar ve devlet teşvikleri üzerine odaklanıyor. YASAD, büyük çoğunluğu KOBİ statüsünde olan yazılım şirketlerinin sermaye yapılarının güçlendirilmesini, teşviklerin artırılmasını, vergi ve prim muafiyetlerinin getirilmesini, vergi yükünün azaltılmasını istiyor. Haksız da değil. İrlanda, İsrail gibi başarı örneklerinde ciddi bir devlet desteği mevcut. Son zamanlarda Çin de bu konuda güçlü bir devlet politikası geliştirmiş durumda. Bizde ise devlet, “teşvik isteme benden soğurum senden” diyor; vergi tabanı adaleti sağlanmadan da mevcut dolaylı vergilerden vazgeçebileceğini sanmıyorum.


Ama sektörel bir strateji için bunlar yeterli mi? Yani, kabul ettirilmeye çalışılan politika sadece “devlet” politikası” mı olacak? Devletin rolü önemli, ama bu rol ancak sektör üzerine düşenleri dinamik bir şekilde yerine getirebilirse anlam taşır. Mesela sektör küresel pazarlara entegrasyon sorununu çözmek için neler düşünüyor? Pazardaki güncel gelişmelere uygun bir ürün çeşitliliği geliştirmek için ne yapacak? Biliyorsunuz artık “saf yazılım”dan pek söz edilmiyor; insanlar “ne yazılımı” diye soruyor; biyoteknoloji mi, nanoteknoloji mi, enerji teknolojisi mi, finansal sistem yönetimi mi? Dünya finans sistemi değişiyor, Basel III geliyor, finans alanında devasa bir yazılım pazarı doğuyor; yazılım şirketlerimiz bu pazara ne kadar hazır? Üniversitelerin yazılım mühendisliği bölümlerindeki müfredatın güncellenmesi için ne gibi projeler var? Açık inovasyona yol alırken özgür yazılımda doğan fırsatlar nasıl değerlendirilecek? Mobilite ve yakınsama eğilimleri hesaba katılıyor mu?


Bu tür stratejik soruların cevabını sektörün kendisinin vermesi gerekiyor. Yönetişim temelinde geliştirilecek “ortak bir strateji”, devleti rolünü oynamaya teşvik edecektir.


BThaber, 22 - 28 Kasım 2010 / s:796

09 Nisan 2010

Oyunun Kuralı - Yeni bir bakanlığımız oldu!

TBMM’ne sunulan “E-Devlet ve Bilgi Toplumu Yasa Tasarısı”, e-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu ve DPT’nin, bu arada göstermelik de olsa orada bulunan sivil toplum kuruluşlarının sürecin tamamen dışına itilerek etkisizleştirildiğinin; Bilgi Toplumu Stratejisi’nin iflas ettiğinin; BİT alanının katılımsız ve yönetişimsiz bir merkeziyetçi yönetsel modelin insafına bırakıldığının resmidir.

Daha önce bu köşede bir çok kez söz ettiğim (BtHaber, S: 738, 740, 746, 758, 762), e-dönüşüm projesiyle ilgili operasyonun yeni bir aşaması gerçekleşiyor: Geçtiğimiz hafta TBMM’ne sunulan “E-Devlet ve Bilgi Toplumu Yasa Tasarısı”nın e-devlet hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin usul ve esasları belirleyen 19’uncu maddesi, Ulaştırma Bakanlığı’nı bilgi ve iletişim teknolojileri alanının “patronu” haline getiriyor. Başbakanlık bünyesinde kurulması planlanan Bilgi Toplumu Ajansı, bu tasarıyla rafa kalktı. Ulaştırma Bakanlığı tüm devlet birimlerinin e-devlet uygulaması için başvuracağı tek adres olacak. Bu görevi, 2003 yılında çıkartılan Başbakanlık Genelgesi ile ve e-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu’nun sekreteryası kimliğiyle DPT yürütüyordu. Yeni kanunlar için düzenleme yapmak ve diğer kamu kurumlarını izlemekle görevlendirecek Bakanlık bilişimde en yetkili kurum olacak. Böylece Bakanlık, BTK aracılığıyla kontrol ettiği telekomünikasyon hacmine yaklaşık 5 milyar dolarlık bir hacmi temsil eden bilişim projelerini de ekleyerek ciddi bir ekonomik büyüklüğün idaresine geçecek.

Bu yasa, İcra Kurulu ve DPT’nin, bu arada göstermelik de olsa orada bulunan sivil toplum kuruluşlarının sürecin tamamen dışına itilerek etkisizleştirildiğinin; Bilgi Toplumu Stratejisi’nin iflas ettiğinin; BİT alanının katılımsız ve yönetişimsiz bir merkeziyetçi yönetsel modelin insafına bırakıldığının resmidir. Bu yasayla, henüz yetkilendirilmemiş bile olsa (ki çok geçmeden bu da gerçekleşecektir), Bakanlık fiili olarak Ulaştırma ve BİT Bakanlığı’na dönüşmüş oluyor.

Bakanlığın BİT alanına nasıl baktığı internet’e bakışından anlaşılabilir. İnternet konusundaki konumumuz ise AB İlerleme Raporu ve AGİT Raporu’ndaki açık eleştirilerden ve Sınır Tanımayan Gazeteciler’in son “İnternet Düşmanları Raporu”ndaki “gözetim altındaki ülkeler” ligine girmemizden belli. Salt kamu odaklı ve merkeziyetçi yönetsel modelle “millileştirilmiş” bir internet ve BİT alanı hayali kuruyorlar. Oysa artık “e-devlet” terimi bile kadük kaldı, onu yerine “bağlantılı yönetişim” deniyor! Bu gelişmeler karşısında dönüp yönetişimin etkili tarafı olması gerekenlere bakıyoruz: Heyhat! Sivil toplum kuruluşlarımız, İcra Kurulu’nda gösteremedikleri katılımı 5651 kod adlı sansür yasasıyla kurulmuş İnternet Kurulu’nda konumlandıkları müphem “danışmanlık” statüsüyle gösterebileceklerini sanıyorlarsa çok yanılıyorlar!

Oyunun Kuralı - Politikasızlık ve “yönetişim fobisi”

Politika geliştirme sürecinin en büyük zaafının ve sonrasında strateji, taktik, eylem planı ve uygulama düzeyinde yaşanan başarısızlığın mantıksal nedeninin, “yönetişim fobisi” olduğunu düşünüyorum. Politika ulusun örgütlü tüm taraflarını ilgilendirir, o tarafların katılımıyla yapılır ve gerçekleşmesinin koşulu etkin yönetişimdir.

Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, Huawei Türkiye AR-GE Merkezi açılış töreninde yaptığı konuşmada, “ulusal bilim ve teknoloji vizyonumuz, toplumda bilim ve teknoloji kültürünün benimsenmesini sağlamak, bilim ve teknolojiyi ürüne dönüştürerek, ulusal yaşam düzeyini yükseltmektir” demiş. Bunun vizyon değil de misyon olması bir tarafa, güzel cümleler bunlar. Ama bu hedeflere nasıl ulaşılacağı konusunda bir vizyon, bir politika ve bir strateji de ortaya koymanız gerek. Yıldırım bu sorunu “sihirli sayıya”, yani 2023 Vizyonuna referansta bulunarak çözmüş! Ama bildiğim kadarıyla hazırlamak için onca emek sarfedenler başta olmak üzere herkes vizyon dokumanından umudunu kesmiş durumda ve bunun nedeni olarak da kamu yönetiminin ilgisizliğini gösteriyorlar. Bu doküman da o çok övünülen “Bilgi Toplumu Stratejisi”nin, raflarda yığılan onca politika, strateji belgesi, BTYK kararı, Şura raporunun kaderini paylaşıyor.

Tesadüf bu ya, Bakan’ın bu açıklamayı yaptığı sıralarda TÜBİTAK ULAKBİM tarafından 1981-2007 arasında Türkiye adresli olarak üretilmiş bilimsel yayınların sayısı ve etki değerini ele alan "Türkiye Bilimsel Yayın Göstergeleri (II)" adlı kitap yayınlandı. Kitabın tartışıldığı çalıştayda Türkiye’nin bir ulusal bilim-teknoloji politikası olup olmadığı konusu da masaya yatırıldı ve ortaya pek de olumlu bir sonuç çıkmadı. Çalıştayın sonuçları hükümet, YÖK, TÜBİTAK, TÜBA ve üniversiteler açısından da iç açıcı değildi. Politikamız olmadan, bilim ve teknolojiyi üreten kurumları iyileştirmeden nasıl olup da “bilim ve teknolojiyi ürüne dönüştürerek ulusal yaşam düzeyini yükseltmek hedefini gerçekleştireceğiz” sorusu ortada duruyor!

Türkiye’de politika geliştirme sürecinde yaşanan zaaflar söz konusu olduğunda, önceliği konjonktüre teslim olup geleceği öngörme yeteneğini kaybeden “siyasi irade”ye vermek adettendir. Ben “siyasi irade” de dâhil tüm taraflar için geçerli olmak üzere, politika geliştirme sürecinin en büyük zaafının ve sonrasında strateji, taktik, eylem planı ve uygulama düzeyinde yaşanan başarısızlığın mantıksal nedeninin, “yönetişim fobisi” olduğunu düşünüyorum. Politika ulusun örgütlü tüm taraflarını ilgilendirir, o tarafların katılımıyla yapılır ve gerçekleşmesinin koşulu etkin yönetişimdir.

Bu iş öyle yetki, iktidar, bakanlık hayalleri kurarak olmuyor. Güç ortada, taraflara eşit uzaklıkta, anonim bir alanda yer alıyor. Bilgiyi ve iktidarı paylaşmadan yönetemezsiniz...


23 Şubat 2010

Oyunun Kuralı - “e-Dönüşüm”e ne oldu?

Olumsuz düzenlemeler, merkeziyetçi yönetim, denetim ve gözetim saplantısı, uluslararası teamüllerden koparak içe kapanma eğilimi, yönetişim fobisi, vergilendirme ve millileştirme odaklı bir ekonomik zihniyet... İşte e-Dönüşümü yönetmeye soyunan anlayışın portresi!


e-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu’nun son toplantısını yaptığı ve Bilgi Toplumu Stratejisi Eylem Planı’nın acı bilançosunun açıklandığı 15 Temmuz 2009‘dan bu yana, yaprak kımıldamıyor. Son zamanlarda Bilgi Toplumu Dairesi’nin internet sitesine göz attınız mı? DPT bile e-Dönüşümden umudu kesmiş görünüyor!

İcra Kurulu’nun statüsü ve geleceği hakkındaki belirsizlik sürerken, Başbakanlık’ı e-Devlet çalışmalarının merkezine yerleştirecek Bilgi Toplumu Ajansı yasa tasarısı da rafa kalktı. Ajansın yönetişim kaçkını, merkeziyetçi ve bürokratik yapısı düşünülürse, bu hayırlı bir gelişme olarak da okunabilir. Ama Bakanlar Kurulu’na sevkedilen torba kanun da bir sırlar kitabı gibi. Anlaşıldığı kadarıyla DPT ile Ulaştırma Bakanlığı arasında çekişme sürüyor. “E” öneki ile başlayan her konuda Ulaştırma Bakanlığı açıklama yaptığına göre, ibre ikincisinden yana ağır basacak gibi görünüyor.

Daha önce bu köşede Ulaştırma Bakanlığı’nı bilgi ve iletişim teknolojileri bakanlığı olarak da görmeye alışmamız gerektiğini yazmıştım. Son gelişmeleri de bu operasyonun aşamaları olarak yorumluyorum. Muhtemelen BTK içinde kurulacak bir birim önce e-devlet çalışmalarının koordinasyonundan sorumlu olacak; sonra BTK İcra Kurulu’nu tamamen kadük kılacak; Bakanlık yeni işlevlerini yasallaştırdığında da bu operasyon tamamlanmış olacak. Daha şimdiden Bakanlık, yetkisi olmamasına rağmen bu alandaki tek düzenleyici otorite gibi davranmaya alıştı. 5651 kod adlı internet sansürü yasasından beri bu operasyon adım adım ilerliyor.

Bu yapının internete ve genelde BİT ile ilgili konulara yaklaşımı ise ortada: Olumsuz düzenlemeler, merkeziyetçi yönetim, denetim ve gözetim saplantısı, uluslararası teamüllerden koparak içe kapanma eğilimi, yönetişim fobisi, vergilendirme ve millileştirme odaklı bir ekonomik zihniyet... Bu yaklaşımın giderek karmaşıklaşan küresel ağ kapitalizmi koşullarında bizi neye dönüştüreceğini sorgulamamız ve tartışmamız gerekiyor.

BİT ile dolaylı ya da dolaysız olarak ilgili tüm sivil toplum kuruluşlarının, meslek kurumlarının, iş çevrelerinin, akademi dünyasının acilen odaklanması gereken konu bu. Bu tartışmanın da İnternet Kurulu’nda yapılamayacağı açık! Gerçekten sivil, yani devletin yer almadığı bir platform gerekiyor. Artık taraf olmanın zamanı gelmedi mi?

30 Kasım 2009

Oyunun Kuralı - İnternetin ekonomi-politikası

Kimi internetin suça, ahlaki çöküşe, köktenciliğe, terörizme, dilin yozlaşmasına, bilgi çöplüğüne, fikir hırsızlığına, insanların birbirlerinden yalıtılmasına yol açtığını iddia eder; kimi de demokrasi, özgürlük, refah, işbirliği, yeni işler, ekonomik büyüme, katılım, daha iyi eğitim gibi değerleri getirdiğini... Ama internet “kökten karşıt eğilimlerin bir alanı”dır ve mevcut risklerle birlikte mümkün fırsatlar sunar.

Christian Fuchs, internet ve toplum arasında, geleneksel medyanın bize anlattığının tersine tek boyutlu değil, çok boyutlu ve antagonistik bir ilişki olduğunu söyler (Internet and Society: Social Theory In the Information Age, Routledge, 2008): Tek boyutlu açıklamaya göre, internet ya suça, ahlaki çöküşe, köktenciliğe, terörizme, dilin yozlaşmasına, bilgi çöplüğüne, fikir hırsızlığına, insanların birbirlerinden yalıtılmasına yol açar; ya da demokrasi, özgürlük, refah, işbirliği, yeni işler, ekonomik büyüme, katılım, daha iyi eğitim gibi değerleri getirir. Oysa bunların tümü birlikte varolur. İnternet bu bağlamda “kökten karşıt eğilimlerin bir alanı”dır ve mevcut risklerle birlikte mümkün fırsatlar sunar.

Bu yapısal antagonizm, karşıtların karşılıklı bağımlılığını beraberinde getirdiğinden, işbirliği ve rekabet yanlızca bilgi kapitalizminin karşıt eğilimleri olmakla kalmaz, sürekli birbirlerinin alanına el uzatırlar. İşbirliğine dayalı, katılımcı bilgi toplumu henüz kurulmamıştır; ancak gelişme halindedir ve dinamikleri mevut toplum modeliyle uzlaşmaz ilişki içindedir. Bu karşıtlığın bir tarafında e-katılım ve paylaşım ekonomisi, öteki tarafında e-tahakküm ve kıtlık ekonomisi vardır. Ama hala rekabet mantığının tahakkümünde olan ulusötesi bilgi kapitalizmi, işbirliği kavramını kullanarak onu kolonize etmeyi şimdilik kaydıyla başarır. “Katılımcı” yönetim, ekip çalışması, “stratejik” ortaklıklar, kurumsal sosyal sorumluluk bunun bariz örnekleridir. Bu, disiplin toplumundan (kendini-)denetleyen bir topluma geçiş aşamasıdır.

Küresel ağ kapitalizmine entegre olmakta sorun yaşayan ulus-devletler bu karşıtlığı ısrarla tek boyutlu bir düzleme indirgemeye çalışır ve internete yönelik ciddi bir tehdit algısı geliştirir. Bu algı, yeni yönetsel paradigmalara uyumsuz doğalarının bir sonucudur. Oysa kendi sonlarını hazırlayan, internet ve temsil ettiği riskler ve fırsatlar değil, bu uyumsuzluklarıdır. Bu devletler internete yasakçı bir zihniyetle yaklaşır; tehdit olarak gördüğü bilgi akışını tamamen denetimleri altına almaya çalışır; başarısız olmaya mahkum bu yaklaşımla ne riskleri yönetebilir ne de fırsatları değerlendirebilir. Bu denklemde toplum geçici olarak kaybedendir. Ama asıl kaybeden bu uyumsuz devletler olacaktır.

Su yolunu bulur. Ekonomi-politika affetmez!

BThaber, s:744, 9 - 15 Kasım 2009

16 Kasım 2009

Oyunun Kuralı - Kriz alfabesi: “U” mu, “W” mi, “L” mi?

Bu krizin gelecekte hangi harfle anılacağı değil önemli olan. Krizden çıkışın teknoloji, inovasyon, yönetişim ve işbirliğinde olduğunun farkına varmak önemli.

Şu sıralar “U”cularla “W”ciler arasında kavga var. Krizden yavaş ve istikrarlı bir çıkış içinde olduğumuzu savunan “U”cularla, krizin çift dipli olacağına inanan “W”ciler..

Para pazarında maliyetlerin düşmesi, kurumsal fonların daralması sonucunda girişim sermayesinin yükselişe geçmesi; ABD ve İngiltere’de emlak sektörünün stabilize olması ve fiyatların yükselmesi; küresel ticaretin hızlanması; Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin’de büyüme tahminlerinin yüksek çıkması gibi veriler, ekonomik (sıkı)yönetişim reformlarının devamı koşuluyla, OECD’nin krizden çıkış beklentisini öne çekmesine neden oldu (OECD Economic Outlook Interim Report, Eylül 2009).

Krizin çift dipli olacağını savunanlar ise, ABD’de işsizlik tahminlerinin öngörülenin üstünde çıkması (%9.8 - ki bu oranın gerçekte çok daha yüksek olduğunu söyleyenler de var); yine ABD’de bütçe açığının GSYİH’nin %10‘una ulaşması; rezerv para olarak dolara karşı hızla artan küresel güvensizlik; krizin bu kez ABD başta olmak üzere gelişmiş ülkelerin küçük işletmelerini de vuruyor olması; emtia fiyatlarının Çin ve Hindistan gibi ülkelerin talepleriyle krize rağmen yükselmesi gibi verilerden hareket ediyorlar.

Adamı sevmem, ama “kahin” Roubini’nin, doların güçsüzleşmesiyle negatife dönen faizlerle borçlananların yatırımlarıyla şişmeye başlayan riskli küresel varlıklar balonunun patlamaya aday olduğu saptamasına katılmamak elde değil. Kötümser senaryoya bir de ekonomik olmayan “reel” krizlerin, yani enerji, gıda ve çevre krizlerinin belirtilerini eklersek, bu sefer “L” tipi bir grafikle karşılaşmamız da olası. Bu hanede sadece süreğen resesyon değil, savaş, terör, kıtlık, açlık ve çevre felaketleri de var...

Greenspan’dan önceki FED başkanı, eski Hazine Bakanı, Obama’nın Ekonomik İyileşme Danışma Kurulu’nun yeni başkanı “bilge” Paul Volcker, teknolojinin ve küreselleşmenin ulaştığı noktada eski günlere geri dönüşün olmadığını, bu gelişmenin bürokratik sistemin uyum kapasitesini çoktan aştığını, her krizde devletin yeni bir kurtarma paketi açmasına alışan finansal sistemin kriz yaratmaya teşne olduğunu, yeni bir sistemin doğması gerektiğini söylüyor. Bu krizin gelecekte hangi harfle anılacağını bilmem, ama çıkışın teknoloji, inovasyon, yönetişim ve işbirliğinde olduğunu biliyorum.

BThaber, s:744, 9 - 15 Kasım 2009

14 Eylül 2009

Oyunun Kuralı - "e-Devlet ve Bilgi Toplumu Kanun Tasarısı Taslağı": Yönetişim fobisi...

"e-Devlet ve Bilgi Toplumu Kanun Tasarısı Taslağı", başarısız olan "Bilgi Toplumu Stratejisi ile aynı yönetişim kaçkını tavırla, aynı hantal, merkeziyetçi yönetim saplantısıyla mekanik süreçler ve kurumlar icat etmekten başka bir şey yapmıyor.

“Politika”, kavramsal olarak herhangi bir organizasyonun karşı karşıya bulunduğu “olumsuz” bir durumla baş etmek ve bu durumdan “olumlu” kazanımlar elde etmek veya “olumlu” bir durumu daha iyi yöneterek faydayı sürekli ve sürdürülebilir kılmak için bir eylemsel çerçeve geliştirmek üzere yapılır. Bu, organizasyonu oluşturan tarafların tamamını ilgilendirir. İlgili tüm tarafların katılımı olmaksızın sorun yönetilemez ve daha çok sorun doğurur. Devlet bu taraflardan yalnızca biridir. Ama politika ve strateji belirlemenin devletin işi, bunların sonuçlarına katlanmanın da diğer kesimlerin görevi olduğu düşüncesi ülkemizde köklüdür.
Bu düşüncenin yeni bir örneğiyle daha karşılaştık: "e-Devlet ve Bilgi Toplumu Kanun Tasarısı Taslağı", ilgili bakanlıklara gönderildi ve ilgilenenlerin inceleyip değerlendirebilmesi için Başbakanlık web sitesinde yayınlandı. Bu taslak, mekanik bir şekilde e-devlet stratejisine indirgenmiş 2006 tarihli “Bilgi Toplumu Stratejisi”nin, e-devlet alanında bile başarısız olduğu tescillendikten sonra derde deva olsun diye yapıldı.
“En azından dürüstçe e-devleti başlığa taşıyıp ‘bilgi toplumu’nu onun arkasına takmışlar” diye düşündüm. Çünkü Bilgi Toplumu Stratejisi e-devletten başka bir açılım sunamadan haksız bir biçimde başlığında “bilgi toplumu” ibaresini taşıyordu. Bu yeni taslağın hangi derde deva olacağı belli değil, çünkü yeni bir şey söylemiyor. Aynı yönetişim kaçkını tavırla, aynı hantal, merkeziyetçi yönetim saplantısıyla mekanik süreçler ve kurumlar icat etmekten başka bir şey yapmıyor. Kalabalık ve sadece kamu birimlerinden mürekkep bir Bilgi Toplumu Ajansı kurulacak. Siyasetçiler ve bürokratlar bizi bize rağmen “bilgi toplumuna” taşıyacaklar! Ne STK’lara, ne iş dünyasına, ne akademiye ne sivil inisyatiflere hiç bir şey sormayacaklar. Bugüne kadar ne yaptılarsa aynı şeyi bu kez farklı adlar taşıyan kurumlarla yapmaya ve taktiği strateji zannetmeye devam edecekler...
BİT sivil inisiyatiflerinin öncülüğünde, ekonomik ve sosyal hayatın önemli aktörlerinin katılımıyla geliştirilecek bir “Bilgi Toplumu Eş Stratejisi”ni, bu kanun taslağının ve temsil ettiği yönetişim fobisinin karşısına dikmek zorundayız. Artık kaybedecek zamanımız kalmadı!

BThaber, s:736, 7 – 13 Eylül 2009

18 Ağustos 2009

Oyunun Kuralı - Siyasette inovasyon: Medyanın demokratikleşmesi

Yeni katılım teknolojileri siyaseti dönüştürmek için medyayı da dönüştürmek zorunda. Bir siyaset platformu olarak medyanın "bireylerin ve sivil yapıların" eline geçtiğini göreceğiz.

Son zamanlarda, özellikle 3G'nin hayatımıza girmesiyle birlikte, bilgi ve iletişim teknolojilerinin medyamıza neler getireceği veya götüreceğini köşe yazarları yoğun bir şekilde tartışıyor. Ben internetin gazeteleri ve televizyonu öldürüp öldürmeyeceğinden çok, yeni teknolojilerin medya ve kullanıcıları arasındaki ilişkiyi nasıl etkileyeceği konusunu sorgulamayı tercih ediyorum.

Konuyla ilgili en iyi çözümlemelerden birini Cemil Ertem, "Pentagon'un teknolojisi ve medyanın geleceği üzerine" adlı yazısında yaptı: " Bize geç gelen 3-G teknolojisi ve devamı hayatın temel dinamiklerini çok hızlı bir değişikliğe uğratacak. Devletin ve devletin yönlendirdiği medyanın 'mutlak' hâkimiyetinin sonuna geliyoruz. … Teknolojiyi elinde bulunduranlarla devlet yapılarını (iktidarları) ellerinde bulunduranlar arasındaki organik bağ giderek kopuyor. ... Bu yeni kapitalizm, şimdi bize onu karşıtına dönüştürmek için çok farklı olanaklar sunuyor. Mesela, artık medyanın, teknoloji marifetiyle devletin tekelinden çıkıp bireylerin ve sivil yapıların hâkimiyetine geçmesinin yolu açık."

Bilgi ve ağ ekonomisinin küresel ekonominin özü haline geldiği bir dönemde teknolojik gelişmeyle büyüyen "ağ etkisi" kapitalizmi dönüştürüyor. Bu paradigma dönüşümünün özünü, ağ yapılarıyla birbirine bağlanan değer "hub" ve düğümlerinin baskın hale gelmesi, yani "ağ kapitalizmi" oluşturuyor. P2P ekonomisi, "wikinomics", medya ve pazarlama sektöründeki teknolojik dönüşümler, siyasettin giderek teknoloji bağımlı hale gelmesi... Hepsi bu dönüşümün bir sonucu.

Kapitalizmi karşıtına dönüştürecek asıl aktör bu ağlara entegre olan toplulukların ta kendisi. Bu topluluklar Zapatistalardan Brezilya'daki katılımcı ağ ekonomisi deneyimlerine, viral pazarlamacılardan alter-küreselleşme taraftarlarına, Avrupa'daki Korsan Parti örgütlenmelerinden Peru'daki ağ gerillalarına, açık inovasyon topluluklarından hacker etiğini canlandırmaya çalışan yeni örgütlenmelere çok geniş bir yelpazeye yayılıyor.

Bu yazının kendisi sosyal ağın içinde, Friendfeed'de medya ve teknoloji konusunda yapılan tartışmalarda doğdu. Yeni katılım teknolojileri siyaseti dönüştürmek için medyayı da dönüştürmek zorunda. Bir siyaset platformu olarak medyanın "bireylerin ve sivil yapıların" eline geçtiğini göreceğiz. Çok yakında, "az sonra!.."

BThaber, s:732, 10 -16 Ağustos 2009

30 Haziran 2009

Oyunun Kuralı - Sosyal, ekonomik ve teknolojik bir “arayüz” olarak internet

İnternet giderek gündelik, sosyal ve ekonomik hayatımıza daha fazla "gömülü" hale geliyor. İnternetin geleceğini "kökten farklı" bir dizi teknoloji belirleyecek gibi görünüyor. Bu teknolojiler yalnızca dijital ekosistemin etkileşim haritasını belirlemekle kalmayacak, interneti bizi çevreleyen dünya ile aramızda bir "arayüz" haline de getirecek.

Bir önceki yazımda “dijital ekosistem” oyuncuları arasındaki etkileşim haritasından ve internet-iletişim pazarlarındaki tüm yatırım, büyüme, verimlilik, üretim, dağılım ve paylaşım eğilimlerinin okunmasında bu haritanın rolünden söz etmiştim. Bu sosyo-ekonomik belirleyicilerden bağımsız görünen ve belli bir “kopma yaratan”, daha çok tekno-paradigma dönüşümlerine işaret eden, “kökten farklı” (disruptive) teknoloji eğilimleri de söz konusu. Ancak bu teknolojilerin inovasyon kapasitesi, yani hızla ticarileştirilebilir fayda sunma potansiyelleri yine ekosistem oyuncularının etkileşimi ve ekonomik davranışlarıyla belirlenmekte.

Gartner, 2009-2012 arasında BİT gelişimini belirleyecek yeni tekno-paradigmaları işaretleyen on “kökten farklı” teknolojiyi şöyle sıralıyor: Çok çekirdekli ve hibrid işlemciler; sanallaştırma ve örgü bilgisayar kullanımı (fabric computing- yeni nesil, dağıtık ve tamamen özelleştirilebilir çoklu bilgisayar ağları); sosyal ağlar ve sosyal yazılım; bulut bilgisayar kullanımı (cloud computing) ve platformları; web üzerinde bir veya birden fazla farklı veri kaynağını kullanarak bütünleşik uygulamalar oluşturma (web mashups); kullanıcı arayüzü; her yerde hazır ve nazır bilgisayar kullanımı (ubiquitous computing); bağlamsal bilgisayar kullanımı (contextual computing); genişletilmiş gerçeklik (augmented reality); semantik...

Özellikle Web 2.0 ile birlikte hayatımıza giren ve esnek bağlantı imkanı, ağ etkisinin yaygınlaşması ve sosyal ağlar ile belirginleşen bu teknolojiler dijital ekosistemin gelişimini bütünleyecek. Bu genel gelişme BİT evrenini doğrudan etkileyecek. Bu gelişmede öne çıkan tekno-paradigma ise etkileşim, paylaşım, sanallaştırma, dağıtık ağ yapıları ve ortak aklın ağ mevcudiyeti olarak semantik çerçevesinde şekilleniyor. Bu yapıyı doğru okursak: mobil internet, bulut/örgü web platformları ve hizmet yönelimli mimarinin (SOA), BİT kullanımını değiştireceğini; mobil robotlar ve RFID’nin, otomasyonda ilerlemenin yönünü belirleyeceğini; internet tarafsızlığı ve yönetişimi ile ilgili tartışmaların ise sosyal ağların geleceğini etkileyeceğini öngörebiliriz. Yani internet giderek hayatımıza daha fazla “gömülü” olacak ve sosyal, ekonomik, teknolojik bir “arayüz” haline gelecek...

BThaber, ,s:726, 29 Haziran – 5 Temmuz 2009

19 Ocak 2009

Oyunun Kuralı - Yeni Ticaret Kanunu, yönetişim ve kriz

Şeffaflığın elektronik ortamda mümkün kılınması, e-güven altyapısının tesisi gibi adımlar KOBİ'ler başta olmak üzere şirketlerimizi evrensel standartlara yaklaştıracak, böylece bu kriz atmosferinde onlara küresel entegrasyonun yolunu açarak güçlendirecek. 

50 yıl önce yürürlüğe girmiş olan Türk Ticaret Kanunu bugüne kadar birçok kez değişikliğe uğradı. Nihayet tamamen değiştiriliyor. 50 yılda ticaret yapma tarzı tamamen değişti, kanunun da değişmesinin vakti çoktan gelmişti. Meclis gündeminde bulunan yeni Türk Ticaret Kanunu Tasarısı, 1999 yılından beri hazırlanıyor. Çok sayıda sivil toplum kuruluşu, akademisyen, meslek örgütleri bu tasarıya katkıda bulundu. Tasarının AB müktesebatına uyum açısından sağlayacakları bir yana, özellikle bilgi ve iletişim teknolojilerinin iş dünyasına nüfuzu bakımdan önemli katkılarda bulunması bekleniyor. Tüm sermaye şirketlerine bir web sitesi kurma zorunluluğu getirilmesi ve böylece şeffaflık, hesap verebilirlik ve sorumluluk olarak özetlenebilecek uluslararası kurumsal yönetişim ilkelerinin iş hayatına hâkim kılınması da bunların başında geliyor. Şeffaflığın elektronik ortamda mümkün kılınması, e-güven altyapısının tesisi gibi adımlar KOBİ'ler başta olmak üzere şirketlerimizi evrensel standartlara yaklaştıracak, böylece bu kriz atmosferinde onlara küresel entegrasyonun yolunu açarak güçlendirecek. 
Hal böyleyken Sermaye Piyasası Kurulu başkanı çok talihsiz bir açıklamada bulundu ve web sitesi yükümlülüğünün "küresel finansal kriz ortamında maliyetin düşürülmesi gereği tekrar gözden geçirilmesi"ni istedi. Yönetişim ilkelerine ters iş yapmanın, şeffaflık korkusunun, böylece de küresel pazarlarda sahip olunan kötü imajın maliyeti ile karşılaştırıldığında bir web sitesinin maliyeti ne kadar olabilir? Üstelik zorunluluk gereği sahip oldukları bu web siteleri kısa sürede şirketlerimizin en önemli satış ve pazarlama araçları haline gelebilir. TOBB verilerine göre, Türkiye'deki şirket sayısı 1,3 milyon civarında. Web adresine sahip şirket sayısı ise 130 bin. Büyük şirketlerin yüzde 90'ının bir sitesi bulunurken, orta ölçeklilerde bu oran yüzde 50'de kalıyor. Küçük şirketlerin ise yüzde 90'ının web sitesine ihtiyacı var. Yasa koyucu çıtayı yüksek tuttuğu için eleştirilebilir. Ama bu sıçrayışı yapmak için zaten yeterince geç kalmadık mı? 

28 Ekim 2008

Oyunun Kuralı - STK'larınızdan ısrarla isteyin!

Kalite, hizmet, bilgi, güvenlik, proje, inovasyon, yatırım, performans, risk ve denetim yönetiminde yeni yönetişim kriterlerine uyum sorunu ancak BİT sektörünün geliştireceği çözümlerle aşılabilecek.

Malum, zirveler, kurultaylar, konferanslar dönemi geldi ve herkes "işine" bakacak. "Bilişim Zirvesi '08", teknolojideki gelişmelerle ortaya çıkan yeni iş alanlarına, özellikle Telekom, güvenlik ve sağlık konularına, TBD'nin "Bilişim '08" etkinliği se "yakınsama" meselesine odaklanacak. Bunlar sektörü kısa vadede etkileyecek önemli inovasyon trendleri ve çözümlenmeyi hak ediyor. Ama finans sektöründe yaşananlar başta olmak üzere küresel ekonominin paradigma dönüşümü sancılarının BİT sektörünü etkilememesi düşünülemeyeceğine göre, en az inovasyon kadar önemli bir konu daha var demektir: "yönetişim"…
G7 zirvesi, küresel finansal sistemin risk yönetimi ve performans denetimi başta olmak üzere birçok konuda yeni bir yönetişim dönüşümü yaşayacağının işaretlerini verdi. Finansal yapıdaki bu sistemik dönüşüm reel sektörü kaçınılmaz olarak etkileyecek. Basel II kriterleriyle başlayan ve orada durmayacağı belli olan yapılanma sadece büyük şirketleri değil KOBİ'leri ve kamu sektörünü de değiştirecek. Bu toplam dönüşüm ancak yoğun BİT kullanımıyla mümkün olduğuna göre, sektörün önünde çok ciddi bir fırsat var demektir. Bu, hem yeni iş alanları, hem finans sektörü, reel sektör ve kamu sektörüyle daha yoğun bir entegrasyon, hem de "stratejik sektör" konumunun daha açık bir biçimde tescil edilmesi fırsatı…
Çünkü kalite, hizmet, bilgi, güvenlik, proje, inovasyon, yatırım, performans, risk ve denetim yönetiminde yeni yönetişim kriterlerine uyum sorunu ancak BİT sektörünün geliştireceği çözümlerle aşılabilecek. Mevcut BİT hizmetleri yetersiz kalacağından, sektörün inovasyonu bakımından da önemli bir fırsat sunuyor bu. Ancak fırsatları rekabet avantajına dönüştürerek atılım yapabilmesi için, sektörün yönetişim meselesine kendi içinde de ağırlık vermesi gerekecek: sadece kurumsal yönetişim değil, ciddi bir aktör olarak algılanabilmek için sektörel boyutta da yönetişim. Dolayısıyla "işinize bakarken" işinizin gereğini unutmayın: bir sektörel yönetişim politikası sizi geleceğe daha güvenli ve avantajlı bir biçimde ulaştırabilir… STK'larınızdan ısrarla isteyin!

BThaber, s:690, 29 Eylül - 5 Ekim 2008

22 Eylül 2008

Oyunun Kuralı - "Devlet kapitalizmi" mi?

Küresel finansal sistem, bilgiye dayalı emek, gayri-maddi sermaye ve yeni teknolojilerin ağ etkisi kapitalizmi öyle büyüttü ki, ticaret ve sermayenin serbest dolaşımından, yani liberalizmden vazgeçmesi düşünülemez.

Kriz hız kesmiyor. Küresel sıcak para, hızla emtia, hisse senedi, tahvil gibi varlıklardan nakde doğru kaçıyor ve borsalar dibi boyluyor. Küresel fonların yaklaşan "finansal tsunami"ye karşı stratejik hamlesi bu. Krizin faturası her zaman olduğu gibi vergi ödeyenlere çıkıyor. ABD'nin TMSF'si FDIC 11. bankaya el koydu. Merrill Lynch, Lehman gibi şirketlerin zararları bilançolarının taşıyamayacağı boyutlara ulaşırsa çığ etkisi büyüyecek.
ABD ve Avrupa'daki banka operasyonları ve emtia fiyatlarının artırılması kapitalizmin tarihindeki en büyük devlet müdahalelerinden biri olarak anılmaya aday. Bağımsız otoritelerin bağımsızlığının tartışılacağı ve "finansal sıkıyönetim" taleplerinin yükseleceği yeni bir döneme giriyoruz. Peki, bu liberalizmin yaralarını sarıp yeniden ivme kazanacağı bir "ara dönem" mi, yoksa yeni bir "devlet kapitalizmi"nin doğuşu mu?
Keynesçilik geri mi dönüyor? Şu sıralar ülkemizde pek popüler olan Habermas'ın dediği gibi, "tek ülkede Keynesçilik olmayacağına" göre, "ulusal" ekonomileri "küreselleşmenin zararlı etkilerinden" küresel olarak koruyacak yeni bir model mi doğuyor? "Ulus-devletin muhteşem geri dönüşü"nü ilan etmekte aceleci olmayın! Bu geçici sancı daha çok ulus-devletin erime sürecinde milliyetçiliğin patlamasına benziyor. Yani geleceği yok!
Küresel finansal sistem, bilgiye dayalı emek, gayri-maddi sermaye ve yeni teknolojilerin ağ etkisi kapitalizmi öyle büyüttü ki, ticaret ve sermayenin serbest dolaşımından, yani liberalizmden vazgeçmesi düşünülemez. Devlet müdahalesinin borç çevrimini artırarak krizi öteleyip derinleştirmekten başka işe yaramadığı ise görüldü. "Devlet kapitalizmi"nin şansı yok. Yaşanan, bilgi ekonomisi paradigmasının dönüşüm sancısı. Nasıl daha önce reel sektör döküntülerini attıysa bu sefer de kurban verme sırası finans sektöründe. Ne yazık ki, bu "küresel dedikodu"nun da desteğiyle, ülkemizde "vesayet altındaki siyaset"in payandası ekonomi bir süre daha vesayet altında kalacak. Zaten seçimler de geliyor! Ama bir düşünün: TMSF'nin batık bankalar dolayısıyla oluşan ve silinen Hazine borcu 93,3 milyar YTL. ile neler yapılabilirdi?

BThaber, s:688, 15-21 Eylül 2008

11 Ağustos 2008

Oyunun Kuralı - Politika şart!

2007 yılına kadar ivmelenerek süren büyüme süreci aslında politikaların sonucu değil. Politikasızlık, özellikle de mikroekonomik politikasızlık konjonktürel kaosla birleşince düşüşe geçmemiz de bu sonucu gösteriyor.

OECD'nin son Türkiye Raporu 17 Temmuz'da açıklandı (www.oecd.org/eco/surveys/turkey). Bu raporları şimdiye kadar "imajı bozmadan" geçiştirilmesi gereken sıkıntılar olarak görür, politika önerilerini de kafa sallayarak geçiştirirdik. Bu sefer böyle bir lüksümüz yok gibi görünüyor! Rapor, büyüme hızındaki yavaşlamanın zayıflayan rekabet gücü verimlilik dönüşümüyle artırılmadan çözülemeyeceğini, bunun da uygun makroekonomik politikalar dönüştürücü bir mikroekonomik çerçeve ile desteklenmeden mümkün olamayacağını vurguluyor.

Türkiye politika özürlü bir ülke. Kur-faiz-borsa denkleminde kıvranan bir para politikasıyla dış borç çevrimine koşullanmayı "makroekonomik politika" belleyen bir yönetime alıştık. 2001 krizinden sonra gündeme gelen makroekonomik reformlar, ivme kazanan AB süreci içinde sektörlerin küresel entegrasyonuyla desteklenmeseydi bugünleri göremezdik. Yani 2007 yılına kadar ivmelenerek süren büyüme süreci aslında politikaların sonucu değil. Politikasızlık, özellikle de mikroekonomik politikasızlık konjonktürel kaosla birleşince düşüşe geçmemiz de bu sonucu gösteriyor.

Rapora göre Türkiye emek yoğun sektörlerde rekabet gücünü kaybederken, ithal girdi kullanan sermaye yoğun sektörlerde nispeten iyi durumda. Bu denklemin sonucu, dış ticaret açığının artışı, işsizlikte patlama, yüksek enflasyon ve büyüme sürecinin kesilmesi. Yani, Türkiye'nin makroekonomik çerçeveyi siyasete kurban vermemesi için kamu mali sistemini şeffaflaştırması; Merkez Bankası'nın bağımsızlığına dokunmaması; iş yapma maliyetini düşürecek, girişimciliği destekleyecek bir hukuki düzen oluşturması; kayıtdışı ekonomiyi modern işletmeler yaratacak bir biçimde dönüştürecek, rekabet gücüne ve verimliliğe odaklı, yani inovasyon ve bilgi ekonomisi paradigmasına uygun bir mikroekonomik çerçeveyi ekonominin kalıcı gündemi kılması; ve kaliteli eğitime kaynak ayırarak işgücünü nitelikli hale getirmesi gerekiyor. Bütün bunlar politikasız olmayacak ve bu politikaların ekonomik ve "siyasal" bedeli var! Bu bedeli ödemekten çekinmeyecek bir iktidar var mı? Daha da vahimi: bir "iktidar" var mı?

BThaber, s:682, 4 - 10 Ağustos 2008

16 Temmuz 2008

Oyunun Kuralı - Nereye Türkiye?

Türkiye geriliyor ve kapanıyor. Başta sermaye olmak üzere tüm toplumsal aktörler artık rüştünü ispatlamak zorunda. Vesayetin reddinden başka yol yok. Ne kadar demokrasi, o kadar ekmek! Bürokratik "seçkinler" hariç herkes için!

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nin Türkiye hakkında kabul ettiği son karar, AKP'nin kapatılması halinde 2004 yılında çıkarıldığımız "izleme sürecine" yeniden dönmemiz anlamına geliyor. Bu, fiilen AB üyeliğinin gündemden düşmesi kadar, Türkiye'nin seksenli yılların darbe koşullarına döndüğünün uluslararası ilanı da demek oluyor.
Son zamanlarda Dünya Bankası, OECD ve AB hattında gerçekleştirilen birçok çalışma da küme düştüğümüzü tescilliyor zaten. Dünya Bankası'nın 212 ülke ve bölgeye yönelik olarak açıkladığı "Dünya Yönetişim Göstergeleri"ne göre, Türkiye, 1996 ile 2007 arasında "hukukun üstünlüğü" ve "düzenleyici kurumların kalitesi", 2005 ile 2007 arasında da "siyasal istikrar" ve "ifade özgürlüğü ve hesap verebilirlik" alanlarında gerileme kaydetti. Eurostat ve OECD, Avrupa'daki 35 ülke için "satın alma gücü"ne göre 2007 GSYH geçici tahminlerini açıkladı. Türkiye AB 27 ortalaması 100 olan kişi başına milli gelir değeri üzerinden 42 kişi başına hacim endeksi ile 29'uncu sırada yer aldı. Yani geçen yıl hesap oyunlarıyla %35 artırılan kişi başına GSYH'mızın AB-27 ortalamasından %58 düşük olduğu ortaya çıktı! Genişbant, e-hazırlık, bilgi ekonomisi göstergelerine hiç girmeyelim de umudumuz tükenmesin. Türkiye geriliyor ve kapanıyor…
Kapatma davasıyla gündemimizi işgal eden anlayışın istediği tam da AB sürecinin bitmesi ve "biz bize" "eski güzel günlere dönüş" olabilir. Ama bu zihniyete şimdiye kadar utangaç destek vermiş bazı kesimlerin, özellikle de İstanbul sermayesinin bu gidişin kendi rekabetsiz, bol teşvikli güzel günlerine dönüş imkânı sağlamayacağını, tam tersine, ihracatın zayıflaması, yabancı yatırımın kaçması ve sıcak para akışının kesilmesinden en az "rakibi" Anadolu sermayesi kadar etkileneceğini anlamaya başladığını düşünüyorum. Eğer öyleyse, nihayet "burjuva sınıfı" olmaya hak kazanıp kazanamadıklarını, "reşit "olup olmadıklarını ve ne kadar güçlü olduklarını hep birlikte göreceğiz.
Ne kadar demokrasi, o kadar ekmek! Bürokratik "seçkinler" hariç herkes için!

BThaber, s:678, 7 - 13 Temmuz 2008

29 Haziran 2008

Oyunun Kuralı - "Demokratik hukuk"

Toplumsal kesimlerin taraf olmadığı, denetimsiz bir hukuk sadece sosyal adaletsizliği yeniden üretir.

Bu başlığın ardında insan hemen "devleti" kelimesini arıyor. Öyle ya, "demokratik hukuk" ancak "devlet" öznesinin sıfatı olabilir! Bu kez öyle değil. Bu başlıkta hukuk özne, demokrasi de sıfat. Çünkü "demokratik hukuk devleti" dediğiniz zaman, alışkanlıkla araya "laik", "sosyal" gibi sıfatlar da katılıyor, devlet öne çıkıyor, demokrasi ve bu arada hukuk da güme gidiyor!

"Demokratik hukuk" önce bireyin ve toplumun ihtiyacı, devletin değil. Son dönemde hukukun giderek tartışılır olması aslında hayırlı bir süreç. Bu tartışmayı körükleyen olayların pek de hayırlı olmaması buna engel değil. "Hukuk devleti" kavramının kendi başına anlam ifade etmediğini bu tartışmalar sayesinde öğrendik. Şu ünlü "demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti" tamlamasının mantık gereği "demokratik olduğu için laik ve sosyal" diye okunması gerekirken, kendini devletin yerine koyan bir kısım "yetkilinin" "laik devleti" korumak adına hukuku anti-demokratik bir araç olarak kullandığına tanık oluyoruz. Böylece hukukun devlete özel bir egemenlik alanı olmaması gerektiğini de yavaş yavaş öğreniyoruz. Beypazarı yargıcı Orhan Gazi Ertekin'in dediği gibi, "'Hukuk devleti' kavramının sınırlarına gelmiş bulunuyoruz. Bu kavramın verimsizliği artık yeni şeyler söyleme zamanı geldiğini gösteriyor ise eğer Türkiye'de hukuk devleti talebi yerine hukuk demokratlaşmalı demeye başlamamız lazım." (Radikal İki, 08/06/2008)

Şimdilik tek tük seslerle başlamış olsa da (Etyen Mahçupyan - 2000, Ahmet Çiğdem ve O. G. Ertekin - 2008) bu tartışmanın verimli olacağı belli. Çünkü hukukun demokratikleşmesi, laik ve sosyal hukuk devletinin asıl teminatı olacak. Çünkü "bireyi dine, devlete ve piyasaya karşı ancak demokratik hukuk korur" (A. Çiğdem, Taraf, 21/04/2008). Çünkü toplumsal kesimlerin taraf olmadığı, denetimsiz bir hukuk sadece sosyal adaletsizliği yeniden üretir. Çünkü bu köşede defalarca dile getirdiğimiz gibi, "bilgi toplumunun hukuksal altyapısı" öncelikle demokratik olmak zorunda. Çünkü geleceğimiz buna bağlı… Hukuk hukukçulara bırakılamayacak kadar önemli...

BThaber, s:676, 23 - 29 Haziran 2008

03 Haziran 2008

BİLGİ EKONOMİSİ, BİLGİ TOPLUMU, MAHREMİYET VE GÜVENLİK

[Bu bildiriyi, 3 - 7 Ocak 2006 tarihinde yapılan Ankara Barosu Hukuk Kurultayı'nda sunmuştum ve Kurultay kitabında yayınlanmıştı (ANKARA BAROSU HUKUK KURULTAYI 2006, Cilt 4: Bilişim ve Hukuk - Yargılama Hukuku, sf. 25-38, Ankara Barosu Yayınları, 2006, 2. Baskı). Bildiriyi bloguma almamın nedeni, son zamanlarda sıklıkla gündeme gelen dinleme, izleme, fişleme, gözetim haberleri ile ilgili çok temel bir yaklaşımı sunuyor olması. Özellikle hukuk ve siyaset alanındaki yeni gelişmelerle bu konuda yazmayı sürdüreceğim.]


Bilgi Ekonomisi, Bilgi Toplumu ve Hukuk

20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren belirginleşen küresel ekonomik sistem toplumlar arasındaki ilişkileri ve toplumsal yaşam biçimini dönüştürmektedir. Toplumsal değişimin klasik araçları arasında yer alan ekonomi, medya, uluslararası ilişkiler ve siyaset günümüzde çok önemli bir kavramın etrafında şekillenmekte ve etkinliğini bu kavrama göre belirlemektedir. Bu kavram “bilgi”dir. Bilgi sermayenin, bilgi dolaşımı ise ekonomik faaliyetin temeline yerleşmekte, bir ağ yapılanmasıyla dünyayı kuşatan bu dolaşım, salt ekonomiyle sınırlı kalmamakta, toplumsal ilişkilerin kurduğu ağlara egemen olan etkileşim boyutunun sunduğu katma değerle birlikte gelişmektedir.

Küresel ekonominin yeni kurallarını, ekonomik değerlerin bilgi ve iletişim teknolojilerinde (BİT) yaşanan devrim niteliğindeki gelişim ile artan dolaşım yeteneği belirlemektedir. Bilginin kesintisiz, hızlı ve uluslararası ölçekte entegre ağlar üzerinde dolaşımı ve paylaşımının ekonomik değer yaratması üzerine kurulu olan bir dünyada yaşıyoruz. Bir ülke bu küresel ağ içinde ne kadar değer, yani bilgi yaratır ve bu bilgiyi ağın geri kalanıyla ne kadar eşzamanlı ve uyumlu bir biçimde paylaşırsa, o kadar rekabet avantajına sahip olmaktadır.

Dış ticaret ağları, finans ağları, küresel ekonomik, sosyal ve siyasi karar verme ağları, birbirleriyle senkronize bir bütün oluşturarak, dünyanın ve ulusların kaderini belirleyen tek bir bilgi ağını yaratmaktadır. Bir ülke, tüm ekonomik ve insani potansiyelleriyle, bu ağın içinde ne kadar değer, yani bilgi yaratır ve bu bilgiyi ağın geri kalanıyla ne kadar eşzamanlı ve uyumlaştırılmış bir biçimde paylaşırsa, o kadar rekabet avantajına sahip olur. İş yapmanın küresel kurallarını artık bilginin dolaşım ve paylaşım kabiliyeti belirlemektedir.

Bilgi, artık üretimin en önemli girdisi haline gelmiştir. Bilginin üretimi, işlenmesi, kullanımı, dolaşımı ve paylaşımının insani ve ekonomik kalkınmanın, dolayısıyla da küresel rekabet avantajının temel dinamiği haline gelmesi görece yeni bir olgudur. Bu olgu, “bilgi ekonomisi” kavramıyla konumlanmaktadır. Bilgi ekonomisi, hem mevcut sosyo-ekonomik eğilimlerin bir ürünü, hem de bir ulusal politika seçimi, politik bir hedef ya da vizyon olarak nitelendirilebilir. “Bilgi-temelli ekonomi” ya da yaygın kullanımıyla “Bilgi Ekonomisi”, bilginin ekonomik ve insani kalkınma için etkili bir biçimde kullanıldığı bir ekonomi olarak tanımlanabilir. Nitelikli bilginin yarattığı katma değer üzerinde temellenen bilgi ekonomisinin gelişimi, ulusal ölçekte ekonomik büyümenin sürdürülebilir kılınması ile doğrudan bağlantılıdır.

Bilgi ekonomisinin dört temel direği bulunmaktadır:

1. Yerel ve küresel bilginin ekonominin tüm sektörlerinde yaygın ve etkili kullanımını özendiren, girişimciliği teşvik eden, bilgi devriminin yarattığı ekonomik ve sosyal dönüşümlere izin veren ve onları destekleyen uygun bir ekonomik dürtünün ve kurumsal rejimin yaratılması ve bilgi toplumunun hukuksal altyapısının oluşturulması;

2. Kaliteli eğitim ve yaşam boyu öğrenimin herkesin erişimine açık olduğu, yetenekli, esnek ve yaratıcı insanlardan oluşan bir toplumun yaratılması;

3. Toplumun tüm kesimlerinin erişimine açık, etkili ve rekabetçi bilgi ve iletişim hizmet ve araçlarının oluşturulmasını sağlayan, dinamik bir bilişim altyapısının, tam rekabete açık ve yenilikçi bir bilişim sektörünün kurulması;

4. Hızla büyüyen küresel bilgi stokuna katkıda bulunan, bu stoku yerel ihtiyaçlara uyarlayan, yeni ürünler, hizmetler ve yeni iş yapış tarzlarının yaratılmasında kullanan şirketleri, bilim ve araştırma merkezlerini, üniversiteleri, düşünsel üretim odaklarını ve toplumun tüm örgütlü kesimlerini kapsayacak bir biçimde inovasyon ve girişimciliğin desteklendiği etkili bir ulusal inovasyon sisteminin ve iş ortamının yaratılması…

Türkiye bu dört temel alanda ulusal politika ve stratejilerini oluşturmak ve köklü bir dönüşüm hamlesi içinde sürdürülebilir kalkınma ajandasını bu temeller üzerinde inşa etmek zorundadır. Küresel ticaret ağlarının entegre dünyasında rekabet ediyoruz. Ancak bu ağlarda özgürce dolaşan ve paylaşılan bilgi, ekonomik açıdan katma değer yaratabilir. Ürettiğimiz bilginin küresel ağlardaki dolaşım yeteneği, tüm sektörlerin etki ve kapsamını belirler.

Bilgiyi yaşamın odağına koymuş, ekonomik üretim ve bölüşüm sistemlerini bilgi odaklı yönlendiren toplumlar, yani “Bilgi Toplumları” yeni yüzyılım yönlendirici gücü olacaktır. Bu toplumların ekonomik, siyasal ve uluslararası alanlarda kazandıkları rekabet üstünlükleri ve belirleyici konumları, bu toplumların inisiyatifiyle şekillenecek bir küresel ağ yaratmakta ve bu ağa entegre olmayan toplumlar ne yazık ki bilgi çağının kazanımlarından yeterli derecede pay alamamaktadır.

Ülkemizin oluşan bu küresel ağa toplum olarak entegre olması bir zorunluluktur. Bu ağın dışında kalmanın toplumuza kaybettirecekleri ise bilgi toplumuna geçmek için atılacak adımların görece kısa vadede getireceği maliyetlerle karşılaştırılamayacak düzeydedir. Bu yüzden bilgi toplumunun temel yapı taşlarının oluşturulması ve bilgi ekonomisine işlerlik kazandırılması için bir an önce hızlı adımlar atmak ulusal bir sorumluluktur. Türkiye’de bilgi ekonomisi ve bilgi toplumuna geçiş, hayati bir öncelik taşımaktadır. Bu yüzden de, bilmek, daha çok bilmek ve bu bilgiyi paylaşmak zorundayız. Çünkü ancak özgürce dolaşan ve adil bir biçimde paylaşılan bilgi değer yaratır.

Türkiye’de bilgi ekonomisine geçişin sağlanması ve bilgi toplumuna ulaşılması hedefleri, bilgi ve iletişim teknolojilerini herkesin erişimine açacak bir teknik altyapının yanı sıra, bu hedefleri mümkün kılacak bir hukuksal altyapının ve uygun bir iş yapma ortamının kurulmasına da bağlıdır. Bu altyapının adil ve eşitlikçi olması, insani ve ekonomik kalkınmaya uygun bir ortam yaratması, ülkenin küresel rekabet avantajını desteklemesi ise, hukuk devleti ilke ve normlarına uygun olarak geliştirilmesine bağlıdır.

Bilgi ekonomisi ve bilgi toplumunun hukuksal altyapısının oluşturulması amacıyla, e-imza, kişisel verilerin korunması, siber suçlar, bilgi edinme hakkı gibi bir takım yasal düzenlemeler bir süredir siyasi iktidarların gündemindedir. Elektronik imza kanunu ve bilgi edinme kanunu çıkarılmıştır. Ama genellikle Avrupa Birliği’ne uyum zoruyla gündeme gelen bu düzenlemelerin hâlâ merkeziyetçi yönetim paradigmalarıyla ele alınması çözümden çok sorun yaratmaktadır. Asıl sorun kanunlaştırma sürecinin kendisinde yatmaktadır. Bu süreç, şeffaf olmayan, düzenlemelerin etkileyeceği tarafların katılımına ve denetimine kapalı, toplumsal fayda amacı yerine merkezi iktidarın kendini koruma güdüsüyle yönetilen, uluslararası tutarlılık gözetemeyen, kısa vadeli çıkarlarla etkilenmeye açık bir yapıdadır. Hele konu bilgi ve iletişim teknolojileri, inovasyon gibi hukukun uyum göstermekte güçlük çektiği alanlar olunca irrasyonel sonuçlarla karşılaşılabilmektedir. Avrupa Birliği’ne uyum, yalnızca müktesebat alanında değil, kanunlaştırma sürecinin demokratik ve katılımcı bir temelde iyileştirilmesine yönelik Birlik politikası konusunda da gözetilmelidir.

Söz konusu hukuksal altyapı, baskıcı ve olumsuz düzenlemelerden özenle kaçınılarak, bilgi toplumu ve bilgi ekonomisini teşvik edici olumlu düzenlemelere öncelik verilerek, ilgili tüm tarafların etkin katılımıyla gerçekleştirilmelidir. Bu düzenlemelerin hızla gelişen teknolojiler tarafından kısa sürede işlevsizleştirilmemesi için mümkün olduğunca esnek ve minimalist bir yapıda olması gerekir.

Ayrıca her düzenlemeden önce, söz konusu düzenlemenin kısa, orta ve uzun vadede sosyo-ekonomik açıdan hangi sonuçları vereceğini ortaya koyan kapsamlı “hukuksal risk analizleri”nin de yapılması, toplumsal fayda açısından büyük önem taşımaktadır. Hukuksal Risk Analizi çalışmaları, Türkiye’de uluslararası standartlarda bilgi ekonomisi ve bilgi toplumunun gelişmesine uygun bir hukuksal altyapının geliştirilebilmesi için, söz konusu düzenlemelerin hangi kapsam, çerçeve ve ilkeler uyarınca geliştirilmesi gerektiğini, bu değişikliklerin kısa, orta ve uzun vadede sosyo-ekonomik açıdan hangi sonuçları vereceğini, ayrıntılı ölçüm ve simülasyon teknikleriyle ortaya koyacaktır.

Bilgi ekonomisi ve bilgi toplumunun hukuksal altyapısı öncelikle bilginin toplum içersinde üretimi ve yayılımı sürecini hızlandıracak, bilginin vatandaşlar arasında özgürce paylaşımını sağlayacak düzenlemelerden oluşmak zorundadır. Hukuksal düzenlemelerin ruhu, nitelikli bilginin üretimi, üretilen nitelikli bilginin üretim sürecinde yer alan sujelerin hakları korunarak enformasyona dönüştürülmesi ve toplumun tüm kesimlerine ve küresel ağa yayılması, enformasyon niteliğindeki bilginin ekonomik ve toplumsal ilişkilerde bilgi ekonomisi ve bilgi toplumu paradigmalarına uygun olarak kullanılması ve tüm bu süreçlerde bilgi ve iletişim teknolojilerinin etkin biçimde yer alması olarak özetleyebileceğimiz bilgi toplumu mekanizmaları temel alınarak ortaya konulmalıdır ve bu ruha uygun olarak yapılacak düzenlemeler de birbiriyle entegre ve uyumlu bir bütün olarak kurgulanmalıdır. Bilgi toplumunun önceliği bilgi toplumunun kazanımlarından vatandaşların hiçbir ayrım gözetmeksizin faydalanmasının sağlanmasıdır.

Ancak katılımcı, şeffaf, toplumsal ihtiyaç ve talep odaklı, bilimsel verilere dayalı bir düzenleme süreci ve sürecin devamında gelen ölçme ve değerlendirme çalışmaları, bilgi ekonomisinin ihtiyaç duyduğu hukuksal düzenleme ortamını yaratacaktır.

Bilgi ekonomisinin niteliğine uygun düzenleme alanlarını bilgi ekonomisine uygun bir iş ortamı yaratmak özelinde değerlendirmek gerekirse, bu alanları iş yapma ortamının iyileştirilmesi, kişisel verilerin korunması, bilgi güvenliğinin sağlanması, fikri mülkiyet haklarının korunması ve gerekli teşvik mekanizmalarının kurulması olarak sayabiliriz. Bu hukuksal altyapıda, bir yanda üretim güçlerinin bilgi dolaşımı konusunda ihtiyaç duydukları çağdaş bilgi güvenliği konusu yer alırken, öte yanda tüketicilerin mahremiyet hakkına dayanan kişisel verilerin korunması bulunmaktadır. Mahremiyet ve güvenlik kavramları hukuk devleti ilke ve kuralları çerçevesinde birbiriyle dengeli bir biçimde ilişkilendirilmezse, adil ve demokratik bir iş yapma ortamı da kurulamaz.

“Bilgi”, “Özgürlük”, “Güvenlik” ve “Mahremiyet” İlişkisi

Bilgi güvenliği; bilginin gizliliği, bütünlüğü ve ulaşılabilirliği ihlal edilmeden serbestçe dolaşımının sağlanabilmesidir. Bu bağlamda, “bilgi güvenliği” ve “bilgi özgürlüğü” kavramları iç içe geçmiştir. Bir hukuk devletinde, bilgi güvenliği, özellikle de hassas olarak nitelendirilen kamu bilgilerinin güvenliğinin sağlanması, kamu bilgilerine erişim özgürlüğü ile ilgili olarak yapılacak hukuki düzenlemelerle dengelenmezse, temel hak ve özgürlükler ciddi bir tehdit altında kalacaktır.

“Bilginin sınır tanımadan paylaşılması” ilkesine dayanan ve bilgi ekonomisi paradigmasının da temelini oluşturan bilgi ve iletişim özgürlüğü kavramı, özellikle bilgi ve iletişim teknolojilerinin hızlı gelişimiyle, “özel hayatın gizliliği” anlamında “mahremiyet” kavramıyla belli bir çatışma yaratmıştır.

Bireylerin kişisel mahremiyetlerini koruma, devletten ve üçüncü kişilerden ise bu mahremiyetlerine saygı gösterilmesini talep etme hakkı vardır. Bu husus Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi‘nin Özel hayatın ve aile hayatının korunması başlıklı 8. Maddesinde şöyle ifade edilmiştir:

1. Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.


2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu otoritesinin müdahalesi, ancak ulusal güvenlik, kamu emniyeti, ülkenin ekonomik refahı, dirlik ve düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda, zorunlu olan ölçüde ve yasayla öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabilir

Özel hayat, bireylerin tüm dış etkilerden ve baskılardan uzak, kendi başına özgürce faaliyetlerini sürdürdüğü ve dokunulmazlığı bulunan yaşamsal bir alandır. Toplumsal bir varlık olan insanın, bir çok faaliyette toplumla birlikte onun bir parçası olarak hareket etmesine rağmen, her bireye kendi kişiliğini tüm saflığı ile yansıtabileceği özel bir alanı anayasal özgürlük olarak tanımak temel insan haklarının gereğidir. Devlet, bireyin bu alan içersindeki yaşantısına müdahale etmemeli ve bu alana karşı dışarıdan gelen saldırılara karşı da bireyi korumalıdır.

İletişim, anayasal bir özgürlük olarak tanınan ve anayasa üstü evrensel hukuk normları ile de korunan düşünce ve ifade özgürlüğünün bir uzantısı olmakla birlikte, özel hayatın sınırları içersinde de yer almaktadır. İletişimin korunmasındaki bu çift yönlü gereklilik, iletişim özgürlüğünün de anayasal ve evrensel platformda tanınmasını sağlamıştır. İletişime yapılacak haksız müdahaleler sadece iletişim özgürlüğünü ihlal etmekle kalmayacak, hakkın doğasındaki ikili yapı nedeniyle düşünce ve ifade özgürlüğü ile özel hayatın korunması ilkelerinin de aynı zamanda ihlal edilmesine yol açacaktır.

Bilgi güvenliği kavramıyla ilgili olarak, 11 Eylül olayları sonrası gelişen konjonktür içersinde ülkelerin terörist faaliyetleri önlemek ve ulusal güvenliği sağlamak amacıyla geliştirdikleri politikalar, bir “olağanüstü hal” durumunu giderek “olağanlaştırarak” yasal düzenlemelerle meşrulaştırmaktadır. Terörist faaliyetlerin önüne geçebilmek için son zamanlarda çıkarılan anti-terör yasalarında yer alan gizli izleme, iletişimin kesilmesi ve denetlemesi hükümleri tüm toplum üzerinde etkili olacak şekilde mevcut hakları kısıtlamaya uğratmaktadır. Özellikle kişisel ya da kurumsal mahremiyet, kişisel verilerin korunması, sansür, baskı, izleme, "terör" tanımı vb. birçok konuda, ABD Anti Terör Yasası veya onun yolundan giden benzeri düzenlemeler önemli bir kaygı kaynağı olarak karşımızda durmaktadır. Sorulması gereken asıl soru, uluslararası hukukun, demokrasinin ve insan haklarının temel ilkelerini, belirli bir tarzda yorumlanmış "olağanüstü koşulların" kuşkulu meşruiyetine kurban verip veremeyeceğimiz sorusudur.

Bu bağlamda, bilgi ekonomisi ve bilgi toplumunun gelişimi için zorunlu koşul ve aynı zamanda temel bir insan hakkı olan bilgi ve iletişim özgürlüğü, bireysel mahremiyetin güvencesi olarak kişisel verilerin korunması ve gerek kişi gerekse kamu güvenliği için zorunlu olan bilgi güvenliği kavramlarının hukuk devleti ilke ve kuralları uyarınca dengeli bir biçimde düzenlenmesi şarttır. Bu üç kavramın herhangi birini abartan veya azımsayan bir düzenleme anlayışı temel hak ve özgürlüklerin tümünü tehlikeye sokacaktır.

Kişisel Verilerin Korunması ve Bilgi Güvenliği

Bilgi ve iletişim teknolojilerinin gelişimi kişisel verilerin işlenmesini ve iletilmesini kolaylaştırırken, bu durum aynı zamanda hakkında veri toplanan kişinin kişilik haklarının korunmasının da hukuksal güvence altına alınmasını gerektirmektedir. Bu nedenle, kişilerle ilgili bilgilerin bilişim sistemlerinde işlenmesiyle ilgili esas ve usuller düzenlenmeli, bu düzenlemeler uluslararası veri değişimine uygun olmalı, bu esaslara uymayanlar hakkında yaptırımlar getirilmeli, kamu kurumları lehine denetim ve verilerin işlenmesi konularında ayrımcılık yaratacak nitelikte istisnalar tanınmamalıdır.

Bunlar yapılırken AB direktiflerine uygun bir çerçeve gözetilerek kişilik haklarının korunması ve yasal güvencelerin sağlanması esas alınmalıdır. Kişisel Verilerin Korunması hususunda yapılacak düzenlemelerde Avrupa Konseyi, OECD, Avrupa Birliği gibi uluslararası ve uluslarüstü platformlarda geliştirilen politikalarla da uyum gözetilmek zorundadır.

Kişisel verilerin, maddi ceza hukuku ve usul hukuku alanlarında temel hak ve özgürlükleri gözetecek bir biçimde korunmasının sağlanması gerekir. Ayrıca Kişisel Verilerin Korunması ile ilgili özdenetim mekanizmaları, alternatif korunma yöntemleri ve kişisel verilerin korunması ile ilgili uygulamaya yönelik çözümlemeler de geliştirilmelidir. Kişisel Verilerin Korunması Hakkında Kanun Tasarısı, bu ilkeler doğrultusunda yeniden ele alınarak acilen yasalaştırılmalıdır.

Bilgi Ekonomisi içersinde iş yapma ortamı, sadece bilgi ekonomisinde katma değer yaratan girişimcilerden ibaret değildir. Bilgi ekonomisi ürün ve hizmetlerinin yöneldiği tüketicilere de gerekli hukuksal güvenceler tanınmalıdır. “Kişisel verilerin korunması” mekanizmalarının etkin kılınması bu güvencelerin başında gelmektedir. Kişisel verilerin gerek özel sektör gerekse de kamu kesimi tarafından işlenmesinde belirli standartların, ilke ve kuralların getirilmesi hem sayısal ortamda mahremiyeti sağlayacak etkin bir hukuksal korunmanın kapısını aralayacak, hem de tüketicilerin elektronik ortamda güvenle işlem yapmalarının elektronik imzanın yanı sıra bir diğer güvencesi olacaktır.

Bu bağlamda, AB direktiflerine uygun bir çerçeve gözetilerek kişilik haklarının korunması ve yasal güvencelerin sağlanması esas alınmalıdır. “Kişisel Verilerin Korunması Kanun Tasarısı”, yukarıda konumlanan Avrupa Birliği standartlarına uygun bir kanunlaştırma yaklaşımı çerçevesinde tartışmaya açılarak ve bilgi ekonomisinin temel yapı taşının bilgi olduğu da göz önünde bulundurularak bir an önce kanunlaştırılmalıdır.

Bununla birlikte özellikle devletin elinde bulunan, ancak mevcut tasarı ile yeterince korunmayan kişisel veriler konusunda da tasarıda gerekli değişikliklere gidilmelidir. SPAM, veri madenciliği (data mining) gibi kişisel mahremiyeti ihlal eden ve kişisel haklara tecavüz teşkil eden fillerin özellikle sektörel öz-düzenleme mekanizmaları ile desteklenerek “Kişisel Verilerin Korunması Kanunu” çerçevesinde ele alınması gerekmektedir.

Adalet Bakanlığı’nın Başbakanlık’a sevk ettiği “Kişisel Verilerin Korunması Kanunu Tasarısı”na göre, “kişisel veriler hukuka ve dürüstlük kurallarına uygun olarak işlenecek, belirli, açık ve meşru amaçlar için toplanacak; kişilerin ırk, siyasi düşünce, din ve mezhep bilgileri, dernek üyelikleri, sağlık bilgileri ile mahkûmiyetlerine ilişkin veriler kayıt altına alınamayacak; bir şahısla ilgili bu tür bilgiler toplanırken, o kişinin rızası istenecek”tir. Ayrıca şikâyetlerin incelenmesi ve denetimin sağlanması için bağımsız bir “Kişisel Verileri Koruma Yüksek Kurulu” oluşturulması öngörülmüştür. Ancak tasarıda, genellikle “fişleme” olarak tabir edilen kamu otoritesi tarafından kişisel verilerin kayıt altına alınmasıyla ilgili olarak bazı istisnalar da yer almaktadır. Düzenlemenin en çok tepki çeken ‘istisnalar’ kısmına göre, ilgili kurumların güvenlik, kamu düzeni, suçun önlenmesi ve devletin ekonomik çıkarları söz konusu olduğunda kuralların dışına çıkabileceği belirtilmektedir. AB mevzuatına uyum kapsamında hazırlanan bu tasarıda yer alan istisnaların kapsamı çok geniş ve belirsiz tutulmuş durumda olduğu için, kanunun kişisel mahremiyet hakkına yönelik suiistimalleri önlemekte yetersiz kalacağı söylenebilir. Tasarı bu bağlamda ilgili tarafların tartışmasına açılarak yeniden ele alınmalıdır.

Bilgi ekonomisi ve bilgi toplumuna geçiş için gerekli hukuksal altyapının en önemli alanlarından bir başkasını ise, “bilgi özgürlüğü” kavramıyla çelişmeyecek bir biçimde geliştirilmesi gereken “bilgi güvenliği” ile ilişkili hukuksal düzenlemeler oluşturmaktadır. Bu düzenlemeler, gerek ceza kanunlarıyla gerekse sıklıkla gündeme gelen “ulusal bilgi güvenliği” ile ilgili kanunlaştırma çalışmalarıyla ilgilidir.

Bilgi Ekonomisi firmalarının özellikle bilgi ve iletişim teknolojilerini etkin ve yoğun olarak iş süreçlerinde kullanmaları, bilgi ekonomisi ürün ve hizmetlerinin dağıtımında ağın çok önemli bir işlev yüklenmesi ağ güvenliği ve bilgi güvenliği konularını gündeme getirmektedir. Kâğıt temelli, makine gücü yoğun, sanayi devrimi mekanizmaları ve süreçlerini temel alarak kurgulanan iş dünyasına yönelik hukuksal düzenleme enstrümanları, bilgi ekonomisin yeni iş süreçleri, gayri maddi ürün ve hizmetleri kapsama almakta zorlanmaktadır.

Bu durum kimi zaman hukuksal yorum sorunu olmasına rağmen kimi zaman da özel düzenleme yapma ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Bu ihtiyaçlardan en önemlisi sayısal ortamda gerçekleştirilen işlemleri hukuk sistemi içersinde koruma altına alacak elektronik imza yasalarıdır. Elektronik imza yasaları içersinde öngörülen mekanizmalar yoluyla sayısal ortamda gerçekleştirilen işlemlere hukuki korunma sağlanırken aynı zamanda teknik açıdan bu işlemlerin kökeninin tespiti, gizliliği, bütünlüğü ve inkar edilmezliği sağlanmaktadır. Hassas bilgilerin tanımlanmasında uluslararası standartlar ve güncel gereksinim ve değişiklikler göz önünde tutulmalıdır. Sayısal güvenlik ve elektronik imza konusunda altyapıyı oluşturmak ve uygulamaları geçerli kılmak için gereken çalışmalar, uluslararası uyum gözetilerek tamamlanmalıdır. Yeni ceza kanununda bilgi güvenliği ile ilişkili düzenlemeler, ancak böyle bir altyapıyla anlam kazanacaktır.

Bilgi güvenliğinin, özellikle de “hassas” olarak nitelendirilen kamu bilgilerinin güvenliğinin sağlanması konusu, kamu bilgilerine erişim özgürlüğü anlamında bilgi özgürlüğü ile ilgili hukuki düzenlemelerle dengelenmek zorundadır. Çünkü bu konuda dengesizlik, sınırları yasal olarak çizilmemiş bir “devlet sırrı” kavramının vatandaşların kamuya ait bilgilere erişim özgürlüğünü sürekli olarak erozyona uğrattığı hukuk dışı bir ortam yaratmasıyla sonuçlanacaktır. Bilgi güvenliği ve bilgi özgürlüğü kavramlarının hukuk devleti ilke ve normlarına uygun bir çerçeve içinde yer alabilmesi için, bu konuda referans oluşturabilecek bir takım hukuki düzenlemelere ihtiyaç vardır. Bunlar, “bilgi edinme hakkı” ve “ulusal bilgi güvenliği” ile ilgili düzenlemelerdir. Temel hak ve özgürlükleri tehlikeye düşürebilecek keyfi yorumların önüne geçilebilmesi için, öncelikle bu iki konunun birbirlerini dengeleyen bir biçimde ve bir “olumlu düzenleme” bağlamında ele alınması gerekmektedir.

Bu bağlamda “Bilgi Edinme Hakkı Kanunu” ile getirilen istisnaların kapsamı daraltılmalı, vatandaşların kendisiyle ilgili bilgilerin yanı sıra, her türlü bilgiye erişiminin yolunu demokratik katılımı sağlayacak bir biçimde açacak düzeltmeler yapılmalı; bilgiye erişim hakkını koruyacak mekanizmalar işletilmeli ve yenileri kurgulanmalıdır. Bu yaklaşımı dengeleyecek bir biçimde, “Ulusal Bilgi Güvenliği Kanunu” da hukuk devleti ilke ve normları uyarınca, bilgi ekonomisi ve bilgi toplumuna geçişin yolunu açacak bir olumlu düzenleme yaklaşımıyla kanunlaştırılmalıdır.

Devletin yurttaşlarıyla kulluk temelinde bir ilişkiyi dayatmasının ve kendini yüceltmesinin bir göstergesi olan gizlilik tavrı, genellikle “ulusal güvenlik” gibi “hassas” gerekçelerle meşrulaştırılmaya çalışılmakta ve aslında “yurttaşlara duyulan güvensizliğin” en temel ifadelerinden biri olmaktadır. Bilgi özgürlüğü ile ilgili hukuksal çerçeve, ulusal bilgi güvenliği konusunda açık bir hukuksal yaklaşımla dengelenmelidir. Ancak, bu noktada ulusal egemenliğin koruma altına alınması amacı temel gerekçeyi oluşturmalı ve ulusal bilgi güvenliği ile ilgili düzenlemeler, aslında ulusal güvenlikle ilgili hassas bilgilerin uluslararası standartlarda ve çağdaş dünyanın gereklerine uygun olarak sınıflandırıldığı bir yasal çerçeve sunmalı, yurttaşlardan bilgi kaçırmanın, devleti kapalı bir devreye dönüştürmenin ya da onları fişleyerek, denetleyerek, izleyerek temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmanın aracı kılınmamalıdır.

Sonuç

Bilgi ekonomisi ve bilgi toplumu paradigmalarının temel ilkesi bilginin sınır tanımadan paylaşılmasıdır. Bilgi ve iletişim teknolojileri alanındaki yasal düzenlemelerin temel amacı bilginin paylaşılması önündeki engelleri kaldırmak, bireyleri bilgi ve iletişim teknolojilerini kullanmaya teşvik etmek olmalıdır. Bireysel mahremiyet hakkı, bilgi özgürlüğü ve bilgi güvenliği, bu ilke ile tutarlı ve birbirleriyle dengeli bir biçimde hukuksal güvence altına alındığında, bilgi ekonomisi ve bilgi toplumunun gelişimine uygun bir hukuksal altyapının da temelleri atılmış olacaktır.

Bu altyapının oluşturulması, ülke refahı açısından da hayati bir öncelik taşımaktadır. Çünkü küresel bilgi ekonomisinde Türkiye’nin rekabet avantajlarının artırılması, bilgi ekonomisine uygun bir iş yapma ortamının, bunu mümkün kılacak etkili ve verimli bir kurumsal rejim ve hukuksal altyapının oluşturulmasına bağlıdır. Bu hedef, özel ve kamusal girişimlerin doğru bir temelde etkileşimiyle, hükümet, iş dünyası, akademi, sivil toplum kuruluşları ve toplumun en geniş kesimlerinin katılımını mümkün kılan bir yönetişim modeliyle mümkün olacaktır. Bilgi ekonomisi ancak ilgili tüm tarafları içine alan etkin ortaklıklarla gelişebilir.

Bilgi ekonomisi ve bilgi toplumuna geçişin hukuksal altyapısının, tüm yasal ve ikincil düzenlemelerin saydam ve katılımcı bir süreç içersinde oluşturulmasıyla, kısıtlayıcı düzenlemeler yerine hak ve sorumlukları açıklıkla belirleyen ve toplumsal faydayı gözeten, uygulanabilir ve sonuçları ölçülebilir bir yapıya sahip olması gerekir. Kurulacak hukuksal düzenleme ortamı ve kurumsal çerçeve, bilgi ekonomisine uygun, bilginin paylaşımının kolaylaştırıldığı, bilgi paylaşımının ucuz ve olanaklı olduğu ve bireysel veya kurumsal rekabetin yasal çerçeveler içerisinde üst düzeye çıkarıldığı bir yapıya izin vermelidir.

Bilgi toplumu ve bilgi ekonomisinin hukuksal altyapısını oluşturacak düzenlemeler, mevcut hukuk sistemi ile bütünleşmiş, uygulanabilir, bilgi toplumu ve bilgi ekonomisinin kurumlarını ve felsefesini koruyarak ileriye doğru götürecek nitelikte olmalıdır. Düzenlemeler özellikle ülkemizin mevcut durumuna özel çözümlemeleri, bilgi ekonomisine geçiş ve bilgi toplumunun oluşturulması hedeflerinin gerçekleştirilmesini sağlayacak mekanizmaları bünyesinde barındırmalıdır. Bu durum, bilgi ekonomisi ve bilgi toplumuna yönelik düzenlemelerin sadece Avrupa Birliği’ne uyum veya ülkemizdeki mevcut düzenlemelere kaynak teşkil eden ülkelerdeki değişimlerin hukuk sistemimize uyarlanması gibi amaçlarla gerçekleştirilmemesi gereğinin de bir ifadesidir. Bilgi Ekonomisini yerleştirmek, Bilgi Toplumu paradigmalarını toplumun tüm kesimlerine yaygınlaştırmak, düzenlemelerin ruhunun yerel ve küresel gerçeklikleri yansıtacak ve bu olguları içerecek şekilde tasarlanması gerekliliğini ortaya koymaktadır. Hukuk böylelikle hem istenilen hedeflere ulaşılmada önemli bir yol haritası olacak, hem de hedeflere doğru çizilen yolda teşvik edici, koruyucu ve sosyo-ekonomik dengeyi sağlayıcı rolünü bir kez daha güçlü bir şekilde ön plana çıkaracaktır.

Bu yol haritasında öncelik, vatandaşların bilgi ekonomisine güven duymalarını ve bilgi toplumu içinde adil ve eşit fırsatlara sahip olmalarını mümkün kılacak, birbiriyle ilişkili biçimde bireysel mahremiyeti koruyan, bilgiye erişimi güvence altına alan, bilgi güvenliğini sağlayan ve bunları dengeli bir şekilde yapan hukuksal düzenlemelerdedir.

Tüm bu hususları bünyesinde taşıyan düzenlemelerin yapılmasında öncelikle demokratik hukuk devletinin de bir gereği olarak çoğulculuğun ve katılımın düzenleme süreçlerine yansıması gerekmektedir. Bilgi ekonomisi ve bilgi toplumuna dönük yönetsel paradigmaların temelindeki ağ yönetişiminin kanunlaştırma süreciyle olan ilişkisi de katılım ve paydaşlık temelinde konumlanmalıdır. Bu durum gerek hukuk devleti ilke ve kuralları ile gerekse de düzenleme süreçlerinin şeffaf, etkili ve katılımcı bir yapıya kavuşturulmasında en uygun yaklaşım olacaktır.

01 Haziran 2008

Oyunun Kuralı - Gençlik, bayram ve saf akıl

Bir yanda "gençlik bayram"ını genç işsizlik, eğitimsizlik, güvensizlik ve umutsuzluk rakamlarıyla karşılayan gençler, öte yanda iktidarsız muktedirlerin kavgası...

İnternette "dünyaya örnek" olduğumuzu iddia eden yöneticilerimiz var. Hem de "internet düzenlemeleri" alanında! İnternetin ülkeye ekonomik ve sosyal faydasını artıracak; katma değer, iş kalitesi, eğitim kalitesi, kaliteli istihdam, rekabet avantajı, bilgi dağılımı ve yönetimi araçları, refahın adil ve yaygın paylaşımı, bilgi ekonomisine ve bilgi toplumuna dönüşüm, demokrasi ve egemenlik açısından sunduğu imkânları toplumun her kesimine açacak; kalkınma ve gelecek yönetimi hedefli "düzenleme ve uygulamalar" resmi saf aklınızın ortak zemininde durur. Ama durum aklı izlemiyor!
Dünya anayasalarının çoğuna göre düşünce ve ifade özgürlüğüne aykırı olarak interneti ulusal sınırlar içinde tutma hayaline dizginlenmiş 5651 kod adlı internet düzenlemesinin, hayal ufku ortak iktidarlara "örnek" teşkil edeceğini bilmeniz ufkunuzu karartır. Sonra başınızı ekrandan kaldırıp bakar, "ufuk üstüme geliyor" dersiniz!
BİT sektörünün ülkemizde de "öncü", ama krizde öncü olduğunu görürsünüz. Bayiler işlerin "bıçakla" kesildiğini anlatırlar. Sektör yöneticilerinden iptal edilen satışlar, durdurulan projeler, işten çıkarma hikâyeleri dinlersiniz. STK'lar kesilen kaynaklardan, seslerinin duyulmaz olduğundan dem vurur. Arada bir rapor başlığına takılırsınız. "İnovasyon", "bilgi politikası", ulusal vizyon" gibi kavramların göz kırptığı kapaklar şaka gibi gelir.
Gençlik bayramını genç işsizlik, eğitimsizlik, güvensizlik ve umutsuzluk rakamlarıyla karşılayan gençlerle karşılaşırsınız. İktidarsız muktedirlerin kavgasını seyredersiniz. Tarafsız, yani gençliğe ve geleceğe taraf olması gerekenlerin, postuna, çadırına, koltuğuna, mülküne, yani "devletine" taraf olduğunu görüp, sabah, hukuksuz yetki bağımsızlığının "kapalı toplum" kâbusuna uyanmaktan korkarak gözlerinizi ekrana çevirirsiniz.
"Türk gençliğine emanet ettiğiniz demokratik, laik, sosyal ve hukuk devleti Türkiye Cumhuriyeti ilelebet var olacaktır" satırlarının Anıtkabir defterine yazıldığını okursunuz.

BThaber, s:672, 26 Mayıs -1 Haziran 2008

18 Mayıs 2008

Oyunun Kuralı - İnternetin MGK'sı!

İnternet gibi gayri merkezi ağ yapısında gelişimi açık ve sınırsız bir alanın bütünü üzerinde belirleyicilik iddiasıyla bir kurul oluşturmak ve "meşruiyet oyunu"na kurban giden STK'larımız…

5651 hayatımıza sadece "internet sansürünü" katmadı, kanunun 10. Maddesi ile "e-muzır" kurulu TİB dışında yeni bir kuruma da kavuştuk: İnternet Kurulu… Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım bu kurum için "hoş" bir benzetme yapmış: "İnternetin MGK'sı"!
"Dünyaya örnek olmayı" seviyoruz, kurulları da. İnternete basılı yayın muamelesi yapan, sansürü yargısız infaza dönüştüren, uluslararası yer ve içerik sağlayıcıları ulusal faaliyet belgesi almaya zorlayıp "Türkiye çapında internet"in yolunu açan 5651, internete bir de "milli güvenlik" şapkası geçirmiş meğerse.
İnternetin bırakın MGK'sı, merkezi bir kurulu olur mu sorusunu bir yana bırakıp, bu benzetmeyi de bakanın "hasreti" olarak görürsek, olup biten pek de yeni değil aslında.
1998'de Ulaştırma Bakanlığı bünyesinde "İnternet Üst Kurulu" adıyla faaliyete geçmiş olan, "üst" sıfatı tepki çektiğinden yoluna "İnternet Kurulu" adıyla devam eden, sonra da rapor yayınlamaktan başka işe yaramadığı gerekçesiyle sessizce dağıtılan bir kurulumuz vardı. Bakan bu yeni kurulun farkını "kanunla kurulması" olarak açıklıyor.
Kurulun tanımında, "internetin tüm boyutları ile hedeflerini belirlemek sürecinde danışmanlık" gibi 1998'deki "iddialı" hedefler aynen korunmuş. Ama görev yine danışmanlık ve niteliği belirsiz bir koordinasyon ile sınırlı. Kamu kurum ve kuruluşlarının yanı sıra internet altyapı sağlayıcıları ve sivil toplum kuruluşlarından da hatırı sayılır katılım var. Bir önceki kurul da böyle geniş katılımlıydı ve zamanında katılımın etkinlik anlamına gelmediğini söyleyerek eleştirmiştik. Kanunla kurulmak etkinlik sağlıyor mu onu da göreceğiz.
İnternet gibi gayri merkezi ağ yapısında gelişimi açık ve sınırsız bir alanın bütünü üzerinde belirleyicilik iddiasıyla bir kurul oluşturmak, kuruluş kanununun mantığıyla tutarlı elbette. Tutarsız olan, "gayrı sivil" anayasamızın bile koruduğu "ifade ve iletişim özgürlüğü" ile açıkça çelişen yapısı gereği acilen iptal edilmesi gereken bir kanunla kurulan bu kurula katılım vererek "meşruiyet oyunu"na kurban giden STK'larımız…

BThaber, S: 670, 12 - 18 Mayıs 2008

24 Mart 2008

Ulusal e-yönetişim planı

E-devletin yaklaşık on yıllık tarihi genel bir başarısızlık tablosu çiziyor. Kamu kesimi iş dünyasının bilgi ve iletişim teknolojilerini kullanarak eriştiği verimlilik ve etkililiğin yanına bile yaklaşamıyor.

654. sayıda Birleşmiş Milletler 2008 e-devlet araştırmasındaki acıklı durumumuzdan söz etmiştim. Geçtiğimiz günlerde yapılan e-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu 23. toplantısında tartışılan konulardan biri olan ve Türksat sorumluluğunda bulunan e-devlet kapısı projesinin ne zaman bitirileceği yine belli olmadı. "E-Dönüşüm Türkiye" projesi bırakın Türkiye'yi devleti de dönüştüremedi!

Bir yandan da bu durum sadece Türkiye'ye özgü değil. E-devletin yaklaşık on yıllık tarihi genel bir başarısızlık tablosu çiziyor. Bizim durumumuz başka birçok ülkeyle kıyaslandığında vahim de olsa, bu alanda gerçek başarı örneklerine pek sık rastlanmıyor. Kamu kesimi iş dünyasının bilgi ve iletişim teknolojilerini kullanarak eriştiği verimlilik ve etkililiğin yanına bile yaklaşamıyor. The Economist dergisi kestirme bir yaklaşımla bu başarısızlığı rekabetin olmayışına, bürokratların Amerika'yı yeniden keşfetme merakına ve organizasyon yerine teknoloji odaklılığa bağlıyor ve çözümü "güçlü lider"de görüyor. 6-7 Mart'ta yapılan ve e-devletin geleceğinin tartışıldığı OECD e-Liderler Konferansı'na katılan "lider"ler ise sorunu başka bir yerde arıyor: "devlete öncelik verilerek e-devlet olunamıyor"…

"Müşteri"nin, yani yurttaşın gerçekten de "velinimet" olması gerekiyor. Bunun için de e-devletin şeffaf, sorumlu, hesap verebilir ve katılıma açık bir yapıda geliştirilmesi şart. Yani dönüp dolaşıp yönetişime ve demokrasiye geliyoruz. İş planı, izleme ve değerlendirme e-devletin en az gelişmiş tarafı. E-devlet projelerinde iş planının "hedef grup", yani kullanıcı yurttaşların ihtiyaçları temelinde tasarlanması ve gerçekleştirilme aşamasında bağımsız bir izleme ve değerlendirme birimince denetlenmesi gerekiyor. İş planı deyince işin içine yönetişim, maliyet-fayda analizi, risk analizi, bilgi yönetimi, değişim yönetimi, müşteri ilişkileri yönetimi, pazarlama ve iletişim, müşterinin güvenini kazanmak gibi bürokratların pek de alışık olmadığı mekanizmalar giriyor tabii. Bürokratlar kamu kaynağını "devlet malı" zannettiklerinden izleme ve denetlemeyi "teftiş" ile karıştırıp ancak kendi aralarında "şeffaf" olabiliyor. İflas tehdidi yok, "sermaye" deniz… İş planının olmadığı ve denetlenmeyen bir işte, verimlilik ve etkililik aramak da boşuna oluyor tabii. İşler böyle yürümüyor. Sizler plan seversiniz. Bir "ulusal e-yönetişim planı"na ne dersiniz?

BThaber, s:662, 17-23 Mart 2008