politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Temmuz 2011

Oyunun Kuralı - İnternet tarihinin en kitlesel protesto eylemi Türkiye’ye nasip oldu!



15 Mayıs 2011, sadece Türkiye için değil, dünya interneti için de tarihi bir gün oldu. Şimdiye kadar internetle ilgili olarak gerçekleştirilmiş en kitlesel sokak eylemi, internet sansürünü protesto etmek için İstanbul’da, İstiklal Caddesi’nde yapıldı. Yaklaşık kırk beş, elli bin kişi Taksim’de toplandı ve Tünel’e kadar yürüdü. Daha doğrusu yürüyemedi, çünkü kortejin başı Tünel’e vardığında sonu hala Taksim Meydanı’ndaydı!


“İnternetime Dokunma” eyleminin bir başka eşsiz özelliği de Türkiye’nin 19 ilinde eşzamanlı olarak gerçekleşmesiydi. İstanbul’un yanı sıra, İzmir, Bursa, Ankara, Antalya, Adana, Kocaeli, Mersin, Kayseri, Eskişehir, Afyonkarahisar, Samsun, Muğla, Denizli, Konya, Gaziantep, Ordu, Isparta, Elazığ’da insanlar aynı taleplerle, aynı pankartlarla yürüdüler.


Eylem tamamen internet, özellikle de sosyal medya üzerinden organize edildi. İnsanlar pankartlarını kendileri hazırladı. Sözlükler, Bobiler gibi Türkiye’nin internet evrenine yaptığı orijinal katkıların dinamik unsurlarının yanı sıra, 56 sivil toplum kuruluşunu bünyesinde toplayan İnternet Sansürüne Karşı Ortak Platform, Sansüresansür, Alternatif Bilişim Derneği, İNETD, Netdaş, mühendis odaları, emek örgütleri, Genç Siviller, çeşitli sol örgütler, kadın örgütleri, LBGT, kısacası internette sansüre karşı olan herkes sokaktaydı.


Niçin mi? Türkiye’nin internet sansürcüsü ülkeler liginde baş döndürücü yükselişine karşı yürüdüler. 5651 sayılı sansür yasası ile sansürlenen on binlerce site yetmezmiş gibi, BTK’nın son dönemde kalkıştığı, Kafka ve Orwell romanlarını aratacak, hukuk dışı ve akıl almaz filtre dayatmaları, yasak sözcük listeleri, siyasi video avı, sosyal medya düşmanlığına karşı yürüdüler. İnternette başlayan istibdat devrini sonlandırmak için yürüdüler.


Umarım hükümet, internet tarafından paçavraya çevrilen geleneksel medyanın sağırlığına uyup bu yüksek sesi duymazlık etmez. Çünkü bu sesin sahipleri hakkını, hukukunu ve özgürlüğünü korumaya kararlı... Kimsenin vatandaşa çocuk muamelesi yapmaya hakkı yok. Çünkü bu eylem, Türkiye’de “Devlet Baba – Ergen Vatandaş” ikileminin bittiğinin resmidir.


Bu eylem, internet kullanıcılarının gururu, onları eyleme zorlayan zihniyetin utancı olarak geçti tarihe.


BThaber, 23 - 29 Mayıs 2011 / s:822

Oyunun Kuralı - “Wikileaks: Yeni Dünya Düzenine Hoşgeldiniz”




Kitap hem Wikileaks, dolayısıyla bilginin dolaşımı ve özellikle de internetin anlamını deşiyor, hem de bu işaret üzerinden hemen her alanda yaşadığımız dönüşümü okuyor ve bu okumayı yakın geleceğimize dair olası senaryolara bağlıyor.


Nisan ayının ortalarında, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyesi ve Star Gazetesi köşe yazarı Cemil Ertem ile birlikte yazdığımız bir kitap, Etkileşim Yayınları tarafından yayınlandı: “Wikileaks: Yeni Dünya Düzenine Hoşgeldiniz”.


Kitabın adı, 11 Eylül’den sonra imparatorluk hayalleri kuran neo-con’lara ve doğal müttefiklerine nazire yapıyor. 21. yüzyılın bir “Amerikan Yüzyılı” olacağını iddia edip, hepimize böyle demişlerdi. Bir krizden çok paradigma dönüşümü anlamına gelen 2008 krizi, siyaset, medya, diplomasi ve ekonomideki derin dönüşümü bilgi ve şeffaflık ilişkisiyle işaretleyen Wikileaks ve halkların tarih sahnesine tekrar çıkışını ilan eden Arap Baharı, neo-con zihniyeti söndürdü. Şimdi bambaşka bir “Dünya Düzeni”ne adım atıyoruz.


Kitap hem Wikileaks, dolayısıyla bilginin dolaşımı ve özellikle de internetin anlamını deşiyor, hem de bu işaret üzerinden hemen her alanda yaşadığımız dönüşümü okuyor ve bu okumayı yakın geleceğimize dair olası senaryolara bağlıyor. Kitabın ilk bölümü, Wikileaks’in organizasyonu, manifestosu ve eylemlerini; ikinci bölümü, Watergate skandalından Cablegate depremine “sızıntı gazeteciliğinin” gelişimini; üçüncü bölümü Wikileaks’e getirilen eleştiriler, tepkiler, saldırılar ve hakkında üretilen komplo teorilerini ele alıyor. Dördüncü bölümde ise, Wikileaks’in işaret ettiği Yeni Dünya Düzeni’ni, ekonomi, finans, ulus-devletler, uluslararası ilişkiler, medya ve önemi giderek artan Orta Doğu ve Türkiye üzerinden inceledik. Henüz oluşmakta olan bu “düzen”in hangi yöne doğru evrim geçireceği ile ilgili düşüncelerimizi ise, sonuç bölümünde üç olası senaryo çerçevesinde kısaca dile getirip, gerisini düşünmeyi okuyucuya bırakmayı tercih ettik.


Bilgi her zaman iktidardan kaçma ve sızma eğiliminde olmuştur. Merkezi yönetim mekanizmalarının çöktüğü, iletişimin tamamen gayrimerkezi, sınırsız, yatay yayılan ağlar, özellikle de internet üzerinde gerçekleştiği bir dönemde, sansür daha da atıl hale geldi. Mevcut iktidar yapıları da olup biteni ancak iktidardan düştüklerinde anlıyor. Çünkü bilginin paylaşımı zorunlu olarak iktidarın paylaşımı anlamına gelir.


Bu kitabı özellikle BTK, TİB yöneticilerinin ve seçimden sonra Ulaştırma Bakanlığı koltuğuna oturacak kişinin okumasını isterdim...

[Wikileaks: Yeni Dünya Düzenine Hoşgeldiniz”, Etkileşim Yayınları, Nisan 2011]

BThaber, 25 Nisan - 1 Mayıs 2011 / s:818

Oyunun Kuralı - Yeni bir darbe türü: İnterneti “kesmek”

Mısır, bir anda küresel ağda kara deliğe dönüştü. 2011, Arap Baharı’nın yanı sıra, internetin görece kısa tarihinde bir ilkin yaşandığı yıl olarak da anılacak.


Geçen yılı Wikileaks ile kapatıp yeni yılı “Arap Baharı” ile açtık... Medyadan diplomasiye, şirketlerden hükümetlere hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağının işareti Wikileaks ve Tunus’dan başlayarak, Mısır, Cezayir, Yemen, Ürdün, Suriye gibi otokratik Arap devletlerine yayılan devrim dalgası... Bu dönüşüm işaretlerinin her birinde internetin ve bilgi-iletişim teknolojilerinin güçlü bir mevcudiyeti var.


Tunus isyanının domino etkisi önce Mısır’ı vurdu. İnternet, Tunus’da olduğu gibi Mısır’da da, örgütlenme, eylem, iletişim ve küresel yayın aracı olarak yoğun bir biçimde kullanılıyor. Mısır Hükümeti, herkesi şaşırtarak, 27 Ocak - 2 Şubat 2010 tarihleri arasında, ülkenin internet erişimini kesti! Mısır, bir anda küresel ağda kara deliğe dönüştü. 2011, Arap Baharı’nın yanı sıra, internetin görece kısa tarihinde bir ilkin yaşandığı yıl olarak da anılacak.


Tüm internet, cep telefonu, sabit hatlar, her türlü veri ve ses iletişimi, yani denetlenemeyen uydu iletişimi dışındaki her şey kesildi! Bu, yeni türde bir “darbe” sayılmalı. Çünkü kesintinin iki nedeni var: ilki, milyonlara ulaşması beklenen protestocular arasındaki iletişimi kesmek; ikincisi ise Mısır’ı dünyadan kopararak isyanı sert bir şekilde bastırma serbestliği kazanmak. Nitekim sonradan, polisin yerini silahlı milislere bıraktığını, 300 protestocunun öldüğünü, binlercesinin yaralandığını, çok sayıda aktivistin tutuklandığını duyduk. Mısır hükümetine bu kesintide ve muhaliflerin izlenmesinde “yardımcı” olanın, Pentagon’la da çalışan “Narus” adlı bir ABD-İsrail şirketi olduğunu, özellikle “derin paket sorgulaması” (DPI), “gerçek zamanlı trafik istihbaratı” gibi teknolojileri Mısır’a sattığını da öğrendik.


İnternet ve ulusal ekonomiler arasındaki bağımlılık ilişkisi malum. Nitekim OECD zararın 90 milyon dolara ulaştığını tahmin etti. Demek ki karşımızda bu darbeye kalkışabilecek kadar umutsuz bir iktidar var. Ama bu çılgınlık da işe yaramadı. Mısırlılar, internet faks köprüleri, amatör radyo, uydu telefonlarıyla kurulup paylaşılan gayri merkezi ağlar gibi “eski” tekniklerle bu kesintiyi bile aştı. Hükümet sosyo-ekonomik baskıya dayanamadı. İnternet “normal”, yani ağır sansürlü haline geri döndü.


İletişim ve siyasetin yeni tartışma konularından biri de böylece gündemdeki yerini almış oldu.


BThaber, 14 - 20 Şubat 2011 / s:808

Oyunun Kuralı - Tunus isyanı, Wikileaks, sosyal medya ve internet...

Kuşkusuz ne internet ne de Wikileaks bu isyanın asıl aktörleri değil, daha çok tetikleyicileri. İnternet bir iletişim kanalı olduğu kadar, bir örgütlenme ve eylem kanalına dönüşmüş durumda.


Tunus yeni yıla isyanla girdi. Devlet Başkanı Zeynel Abidin Ben Ali'nin ailesiyle Suudi Arabistan’a kaçmasıyla sonuçlanan isyan, geçici hükümetin seçim sözüne rağmen sürüyor. Bu isyana bazıları “ilk Arap halk devrimi” dedi, bazıları “ilk siber devrim”, bazıları da “ilk Wikileaks devrimi”...


Kuşkusuz ne internet ne de Wikileaks bu isyanın asıl aktörleri değil, daha çok tetikleyicileri. İnternet bir iletişim kanalı olduğu kadar, bir örgütlenme ve eylem kanalına dönüşmüş durumda. Bu isyanın derin nedenleri Tunus toplumunun iç dinamikleri, gelir tabanı adaletsizliği, genç işsizlik, yükselen açlık, sömürü ve 23 yıllık baskı rejimi ve sansür. Gençlerin isyan teknikleri de yoğun muhalefet, dağıtık örgütlenme, bilgileri açığa çıkarmak, ve... iletişim, mobilite, internet. Yani derindeki neden sosyo-ekonomik; yüzeysel sebep Sidi Bouzid'de bir gencin kendisini yakması sonucu patlayan olaylar; gençlerin iletişimi, Wikileaks ile ortaya çıkan yönetime dair yolsuzluk bilgileri, sosyal medya ve dünyayla paylaşılan görüntüler, bilgiler de olayın tetikleyicisi...


Tunus isyanı, gençlik odaklıydı. İsyanın örgütlenmesinde ve iletişim kullanımında ise internetin ciddi bir ağırlığı var. Facebook ve Twitter gibi sosyal medya platformları, video paylaşım siteleri, bloglar ve mobil iletişim yoğun bir şekilde kullanıldı. Tunus yönetimi ise internet sansürü konusunda önde gelen ülkelerden biri olarak biliniyor. ATI (Tunus İnternet Ajansı, bizdeki TİB’in muadili), video paylaşım sitelerinden siyasal sitelere, sosyal medya ağlarından gençlerin yoğun olarak kullandığı platformlara her şeyi sansürlüyordu. Bir çok blogger tutuklandı. Ama bunların hiç biri işe yaramadı.


İnternetin Tunus isyanına en büyük katkısı, beş yıl önce, bilgi akışı bu kadar yoğun olmadığı ve ülke içine kapalı olduğu için kanlı bir şekilde bastırılabilecek isyanın, bu kez, dünyayla bağlarını internet sayesinde kurmuş ve ne sansürün ne de tutuklamaların durduramadığı iletişim kanalları açmış bir ülkede engellenmesinin artık mümkün olmamasıydı.


Tunus olaylarının bir domino etkisi yaratmaya başlıyor. Lübnan’a, Cezayir’e, Ürdün’e, Yemen’e sıçradı bile. Sırada Mısır ve Suriye var. Gıda krizi, işsizlik ve diğer nedenlerle bu yıl daha bir çok başkaldırı göreceğiz. İnternet o isyanların her birinde orada olacak... Bilgi özgürlüğü talebi de...


BThaber, 31 Ocak - 6 Şubat 2011 / s:806

Oyunun Kuralı - Eğitimde inovasyon şart!

Eğitimde inovasyon baş döndürücü bir hızla ilerliyor. Çünkü bilgi ekonomisine, yani yeni bilgi yaratma ve işleme tarzlarına uygun, inovasyon yeteneği ile donatılmış bir insan kaynağı için eğitimde inovasyon şart.


Biliyorsunuz, Başbakan’ın “mega projesi”, MEB ve Ulaştırma Bakanlığı tarafından ortak yürütülecek, “"Fırsatları Arttırma, Teknolojiyi İyileştirme Hareketi" (FATİH) projesi, çok konuşuluyor şu sıralar. “Sınıfları teknoloji merkezi haline getireceği” söylenen proje ile, 42 bin okuldaki 570 bin dersliğe dizüstü bilgisayar, projeksiyon cihazı, internet, çok amaçlı yazıcı ve akıllı tahta sağlanacak.


Aslında “nihayet” dedirtecek bir proje bu. Umarım, öğretmenlerin bilgisayar, internet ve bilgi okuryazarlığının artırılması, donanımın zavallı öğretmenlere zimmetlenmemesi, açık kaynak ve özgür yazılım gibi konuların es geçilmemesi gibi “ayrıntılar” da düşünülür de, ülkedeki “projeler mezarlığı”na bir taş daha dikmeyiz.


Projenin içeriği, yönelimi ve stratejisinin ilgili tüm tarafların katılımına açık olması önemli bir konu. Aksi takdirde, Bilgi Toplumu Stratejisi’nin kadük hale gelmesi gibi bir deneyim daha yaşamaya hazır olalım. Açıkçası ben bu projede etkin yönetişimin, şeffaflığın va katılıma açık yapının işaretlerini henüz göremedim.


Eğitimde inovasyon baş döndürücü bir hızla ilerliyor. Çünkü bilgi ekonomisine, yani yeni bilgi yaratma ve işleme tarzlarına uygun, inovasyon yeteneği ile donatılmış bir insan kaynağı için eğitimde inovasyon şart. Eğitim teknolojilerinde gelişen inovasyon yeni bir ileri teknoloji sektörü yaratıyor. Bu sektörün motorunu özellikle “ağ entegrasyonu” ve “etkileşim tasarımı” başta olmak üzere, teknolojik yakınsama, web 3.0 perspektifi ve semantik web, açık inovasyon ağları gibi gelişmeler oluşturuyor... Eğitim sistemlerinde “sanallaştırma”, uzaktan eğitim yapılarıyla birleşerek yeni bir öğrenme platformu yaratıyor. Enformasyon tasarımı, özellikle de görsel anlama tekniklerinin geliştirilmesi, görsel-işitsel boyutta zenginleştirilmiş etkileşimli yapılarla bütünleşerek eğitim kalitesinin artırılmasına katkıda bulunuyor. Eğitim ve öğrenme teknolojilerinin gelişimini yönlendiren önemli bir eğilim de açık kaynaklı sistemlerin gelişimi ve buna bağlı “açık inovasyon” yapılanmaları.


FATİH, bütün bu gelişmelerin tartışılmadığı, ülkemiz eğitiminin spesifik sorunlarının tarafları tarafından sürece dahil edilmediği, kapalı ve salt kamu yönetiminin borusunun öttüğü bir proje geliştirme platformu olursa, korkarım fethettiği sadece donanım ve yazılım üreticileri olur.


BThaber, 17 - 24 Ocak 2011 / s:804

Oyunun Kuralı - Yazılım stratejisinin yerel katmanı

Hem ulusal hem de yerel ölçekte, yazılım, kümelenme stratejileri, inovasyon, bilim-teknoloji, kültür, yaratıcı endüstriler ve makro ekonomik büyüme stratejilerinin etkileşimli bir boyutta ve etkin yönetişim temelinde geliştirmeleri gerek...


“Yazılım stratejisi kimin straejisi” adlı yazımda, stratejinin devlet odaklı olmaktan çıkarılarak sektörün sorunları üzerine de odaklanması gerektiğinden söz etmiştim. Bu yazıda da, en az ulusal strateji katmanı kadar bölgesel ve özellikle de yerel katmanların yazılım sektörünün önünün açılması için taşıdığı önemden dem vuracağım.


Mesela, bir süredir “yaratıcı endüstri” kategorisinde konumlanan yazılım, akıllı kentsel büyüme stratejileri, yaratıcı endüstriler ve kümelenme stratejileri arasındaki ilişkilerde etkin işlev yükleniyor. Bilgi ve ağ ekonomisi odaklı yerel politikalarla girişimciliği teşvik eden, inovasyon yeteneğini geliştiren, yaratıcılığın önünü açan ve ekonomik yoğunlaşmaların mekânsal organizasyonunu doğru planlayan kentler küresel ekonomide ciddi bir rekabet avantajı sağlıyor. Örneğin, 21. Yüzyılın ilk “kent devleti” sayılan Hong Kong, hem ileri hem de orta teknoloji alanlarında önemli bir inovasyon hub'ı haline geliyor. Yazılım bu inovasyon çalışmalarında ciddi bir ağırlığa sahip. Yazılım yoğunlaşması, kaçınılmaz olarak Hong Kong’un ağ ekonomisinin önemli bir büyüklüğü haline gelen medya ve iletişim sektörlerine yönelik özel ağ uygulamalarının geliştirilmesini de mümkün kılıyor ve kent bu sektörler için de bir çekim merkezine dönüşüyor. Finans sektörüne yönelik yazılımlar da benzeri bir çekimi yaratarak finans ve ekonominin diğer alanları arasındaki bağı güçlendiriyor. Hong Kong örneğine, Dublin, Seoul, Rio de Janeiro, Tel Aviv, Johannesbourg, Tokyo, Barcelona, Seattle, Bangalore gibi başka örnekler de eklenebilir. Tüm bu kentlerin ortak noktası, hem ulusal hem de yerel ölçekte, yazılım, kümelenme stratejileri, inovasyon, bilim-teknoloji, kültür, yaratıcı endüstriler ve makro ekonomik büyüme stratejilerini etkileşimli bir boyutta ve etkin yönetişim temelinde geliştirmeleri...


Bazı toplumlar ulusal ölçekte başaramadığı şeyleri yerel ölçekte başarabilir. Maalesef bizim için bu durum da geçerli değil. İstanbul’un bir akıllı büyüme politikası, bir kent ekonomisi stratejisi, bir kümelenme stratejisi, bir yaratıcı endüstriler eylem planı yok! İstanbul, küresel ekonomi içerisinde önemli bir odak noktası, bir ağ-geçidi olma yolunda ilerliyor. Ancak, bu süreç, yazılımı da kapsayacak bir stratejik akılla yönetilmediği için, korkarım katma değer bize ait olmayacak!


BThaber, 20 - 26 Aralık 2010 / s:800

Oyunun Kuralı - “Yazılım Stratejisi” kimin stratejisi?

Yönetişim temelinde geliştirilecek “ortak bir strateji”, devleti rolünü oynamaya teşvik edecektir.


Şu sıralar, yayınlanacak bir kitap için yazılım sektörümüzün durumunu araştırıyorum. Politika ve strateji zafiyeti öncelikli bir sorun olarak karşıma çıkıyor. Sektörün, özellikle YASAD odaklı olarak, stratejik önceliğin tanındığı bir “yazılım stratejisi”nin gerekliliği konusunda devlette farkındalık yaratmaya çalıştığını biliyorum. Bu amaçla raporlar hazırlıyor, sunumlar yapıyorlar. Çabalarına karşılık alabiliyorlar mı bilemiyorum.


Önerilen stratejiler genellikle yazılımın bir dikey sektör olarak vazgeçilmez rolü, ülke ekonomisi için temsil ettiği imkanlar ve devlet teşvikleri üzerine odaklanıyor. YASAD, büyük çoğunluğu KOBİ statüsünde olan yazılım şirketlerinin sermaye yapılarının güçlendirilmesini, teşviklerin artırılmasını, vergi ve prim muafiyetlerinin getirilmesini, vergi yükünün azaltılmasını istiyor. Haksız da değil. İrlanda, İsrail gibi başarı örneklerinde ciddi bir devlet desteği mevcut. Son zamanlarda Çin de bu konuda güçlü bir devlet politikası geliştirmiş durumda. Bizde ise devlet, “teşvik isteme benden soğurum senden” diyor; vergi tabanı adaleti sağlanmadan da mevcut dolaylı vergilerden vazgeçebileceğini sanmıyorum.


Ama sektörel bir strateji için bunlar yeterli mi? Yani, kabul ettirilmeye çalışılan politika sadece “devlet” politikası” mı olacak? Devletin rolü önemli, ama bu rol ancak sektör üzerine düşenleri dinamik bir şekilde yerine getirebilirse anlam taşır. Mesela sektör küresel pazarlara entegrasyon sorununu çözmek için neler düşünüyor? Pazardaki güncel gelişmelere uygun bir ürün çeşitliliği geliştirmek için ne yapacak? Biliyorsunuz artık “saf yazılım”dan pek söz edilmiyor; insanlar “ne yazılımı” diye soruyor; biyoteknoloji mi, nanoteknoloji mi, enerji teknolojisi mi, finansal sistem yönetimi mi? Dünya finans sistemi değişiyor, Basel III geliyor, finans alanında devasa bir yazılım pazarı doğuyor; yazılım şirketlerimiz bu pazara ne kadar hazır? Üniversitelerin yazılım mühendisliği bölümlerindeki müfredatın güncellenmesi için ne gibi projeler var? Açık inovasyona yol alırken özgür yazılımda doğan fırsatlar nasıl değerlendirilecek? Mobilite ve yakınsama eğilimleri hesaba katılıyor mu?


Bu tür stratejik soruların cevabını sektörün kendisinin vermesi gerekiyor. Yönetişim temelinde geliştirilecek “ortak bir strateji”, devleti rolünü oynamaya teşvik edecektir.


BThaber, 22 - 28 Kasım 2010 / s:796

Oyunun Kuralı - “Ulusal Kripto Yönetmeliği”

Bu ülke sadece iletişimi değil, hayal kurmayı, yarına bakmayı da engelliyor!


Bu hafta Gartner’ın 2011 teknoloji öngörülerinden bahsedecektim. Ama bir gazete buna imkan vermedi. “Resmi Gazete”den söz ediyorum. 23 Ekim 2010 nüshasında daha önce Blackberry telefonlarının engellenmesi ihtimali nedeniyle söz ettiğim “Ulusal Kripto Yönetmeliği” yayınlandı. Bu ülke sadece iletişimi değil, hayal kurmayı, yarına bakmayı da engelliyor!


Yönetmelik Elektronik Haberleşme Kanunu’nun 39. Maddesinde sayılan “ Türk Silahlı Kuvvetleri, Jandarma Genel Komutanlığı, Sahil Güvenlik Komutanlığı, Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Dışişleri Bakanlığı ile bu kurumlara ait kodlu veya kriptolu elektronik haberleşme sistemlerinin kullanıldığı kamu kurum ve kuruluşları ile gerçek ve tüzel kişiler” dışındaki her türlü kurum, kuruluş ve kişi için geçerli. Kripto kullanımı yasaklanmıyor. Ama kriptolu cihaz üretimi, ithali, iletişim hizmeti vb. yerli yabancı tüm kuruluşlar için izne bağlanıyor. İzin için dayatılan koşullar arasında ikisi var ki, yönetmeliğin amacını ortaya koyuyor: “Kullanılan kripto tekniği/cihazı ile ilgili belgeler ve kullanılacak elektronik haberleşme sisteminin teknik özellikleri; Kripto algoritması ve anahtarı, anahtar üretme, dağıtma ve yükleme modülü/cihazı, bu amaçla kullanılan tüm yazılım/donanım, gerektiğinde şifrenin çözülmesine imkân tanıyan yazılım ve/veya donanım”... Yönetmelik bu kod ve algoritmaların BTK tarafından “muhafaza edileceğini” söylüyor, ama “gerektiğinde” bunların devletin hangi kurumu tarafından, hangi koşullarda, hangi yetkiyle kullanılacağına dair tek satır yok!


Haydi biz sade vatandaşların iletişim gizliliği ve mahremiyet haklarının ihlalini bir kenara bıraktım, peki kurumsal iletişim ne olacak? Mesela bir çokuluslu şirketin Türkiye CEO’su şirket sırlarını kime emanet ettiğini bile bilemeyecek mi? Dünyayla iş yapan bir şirketin bilgilerini de “ulusal” mı addedeceksiniz?


Bir vakitler Genelkurmay “Ulusal Bilgi Güvenliği” adında bir yasa tasarısı hazırlamıştı. İş dünyasından öyle bir tepki geldi ki, tasarı geri çekildi. Şimdi bu yönetmelik bir oldu bittiyle yürürlüğe girdi. Eğer ciddi bir tepki görmezsem, birilerine gizli saklı bazı “imtiyazlar” verildiğini düşünmeye başlayacağım. Yani sadece Anayasa değil, evrensel hukuk kuralları da ihlal edilmiş olacak

BThaber, 1 - 7 Kasım 2010 / s:794

24 Ağustos 2010

Oyunun Kuralı - Wikileaks, basın özgürlüğü ve bilgi edinme hakkı

Artık iktidar oyunu bilginin denetimi üzerinde dönüyor ve bu oyunu oynamak da giderek zorlaşıyor...

Bu günlerde bir adam ve kurduğu internet sitesi ABD hükümetine soğuk terler döktürüyor. Julian Assange ve Wikileaks’ten söz ediyorum. Site, devletlerin ve şirketlerin kirli sırlarını hepimizin bilgisine açmakla ünlendi. Geçen yıl sitenin yayınladığı “collateral murder” adlı, Irak’ta gazeteci ve çocukların da içinde bulunduğu silahsız bir gruba karşı girişilen katliam videosu ABD’nin çok canını yakmıştı. “Afgan günlüğü” adlı yeni dosya ise ABD ve müttefiklerinin 2004 - 2010 arasında Afganistan’da işlediği savaş suçlarını açık eden binlerce sayfalık belgeden oluşuyor. Bu sefer tehlikede olan “imaj”dan çok daha fazlası!

FBI, Assange ve Wikilieaks gönüllülerinin peşinde; ama bu kez “hedef”ler El Kaide militanına benzemiyor pek! Bush’un metin yazarı ultra sağcı Marc. A. Thiessen gibileri, Wikileaks’in faaliyetini “terörist saldırı” olarak niteleyip, Assange’ın CIA tarafından askeri bir operasyonla “kaçırılmasını”, hatta basın özgürlüğü adına onu koruyan İsveç, Belçika, İzlanda gibi ülkelere operasyon düzenlenmesini isteyecek kadar çileden çıktı! Hele İzlanda, ülkeyi basın özgürlüğünün cenneti haline getirecek, oluşturulmasında Assange’ın da ciddi katkısının olduğu “Modern Medya İnisiyatifi’ni parlamentosunda kabul ederek ABD otoritelerini çıldırttı! Çünkü artık iktidar oyunu bilginin denetimi üzerinde dönüyor ve bu oyunu oynamak da giderek zorlaşıyor...

Wikileaks’in yaptığı, bir ağ-dünyaya dönüşen küremizde, haber alma özgürlüğü adına hepimizin bilgi edinme hakkını korumaktan ibaret. Çünkü ifşa edilen kirli sırlar, hepimizin hayatını karartan insanlık suçlarıyla ilgili. ABD’nin Afganistan ve Irak işgallerinin nasıl bir dezenformasyon kampanyasına, yalanlara, entrikalara dayandığını o işgaller gerçekleşmeden öğrenmiş olsaydık, dünya bugün farklı bir yer olabilirdi. Petrol ve silah devlerinin kirli sırlarından zamanında haberdar olsaydık, yüz binlerce insan bugün hayatta, devasa alanlar kirletilmemiş, gıda, enerji, iklim krizleri patlamamış olurdu.

Basın özgürlüğünün her gün ihlal edildiiği, sansürün iktidar teknolojisi haline geldiği, bilgi edinme hakkının adı dışında varlığına tahammül gösterilmeyen ülkemde de bir Wikileaks’e ihtiyaç var... İnternet sağolsun!

28 Temmuz 2010

Oyunun Kuralı - Bilişim STK’ları ne yapıyor?

Güçlü bir sivil toplum faaliyeti, on yıllardır denene denene başarısız olduğu kanıtlanmış pazarlıklarla, güdümlü faaliyetlerle, suskunlukla yapılamaz. Bilişim STK'ları sansür kanunuyla kurulmuş, atıl bir “İnternet Kurulu’nda temsilci barındırmanın “etki göstermek” olduğunu sanıyor. Oysa bu oluşumların etkisi iki yıldır dramatik bir biçimde “sönüyor”!

Ne zamandır “ana akım” bilişim STK’larından umudu kesmiştim. Ama yaşadığımız son “Google skandalı” ve Ulaştırma Bakanı’nın uluslararası bir şirkete savaş ilan ederek unutturmaya çalıştığı, devletin internete ve temsil ettiği her şeye karşı olumsuz yaklaşımına karşı tavırları, benim için bir eşiği temsil ediyor.

(İNETD, LKD, TZV, PKD, BİLTEDER gibi örgütleri tenzih ederek) “ana akım” bilişim STK’larımız derken, TBD, TBV, TÜBİSAD gibi oluşumları kastediyorum. Söz konusu kuruluşlar bu badirede gerçekten kötü bir sınav verdi. Bir kısmı tamamen sessiz kaldı (TBV gibi). Bir kısmı durumu kısık sesle eleştirdi, fakat “Google da şöyle” gibi söylemler kullanarak Bakan’ın dezenformasyon kampanyasına kurban gitti (TÜBİSAD gibi). Bir diğer kısmı ise çok daha talihsiz bir tavır sergileyerek söz konusu dezenformasyon kampanyasını daha da geliştirdi (TBD gibi). Yöneticileri, söz konusu olanın internet sansürü ve buna yol açan 5651 sayılı yasa olduğunu, Google’ın veya YouTube’un sözde “suçunun” buna bahane olarak kullanılamayacağını, üstelik bu söylemlerin hukuki hiç bir gerekçesinin olmadığını en az benim kadar bilmelerine rağmen...

Sorumluluk sadece bu kuruluşların yöneticilerinde mi, ondan da emin değilim. Hepsini aynı torbaya koymak da pek mümkün değil. Birisi meseleye iş dünyası odaklı yaklaşırken diğeri kamuya aşırı yakınlığının etkisinde kalıyor. Ama tümü sansür kanunuyla kurulmuş, atıl bir “İnternet Kurulu’nda temsilci barındırmanın “etki göstermek” olduğunu sanıyor. Oysa bu oluşumların etkisi iki yıldır dramatik bir biçimde “sönüyor”!

Artık şapkayı önlerine koyup düşünmeleri gerekiyor. Çünkü güçlü bir sivil toplum faaliyeti, on yıllardır denene denene başarısız olduğu kanıtlanmış pazarlıklarla, güdümlü faaliyetlerle, suskunlukla yapılamaz. Başka ülkelere bir bakın: Bırakın STK’ları, sektörün tepesindeki isimler bile lobi faliyeti yürütmekten, hukuku kullanmaktan, sivil inisiyatifleri desteklemekten geri durmuyor.

Hadi sivil hak ve özgürlüklerden geçtim; bu tavırlarınızla “sektörün” önünü de kapattığınızı, stratejik bir aktör gibi davranmadığınızı, küresel ekonomiye entegre olma fırsatını kaçırdığınızı, çünkü olumsuz düzenlemelerin ülkeyi (sizin asla “oyuncu” olamayacağınız) bir “pazar” olmaya mahkum ettiğini de mi göremiyorsunuz?

16 Temmuz 2010

İnternet sansürden daraldı. Sokağa çıkıyor!



Sansürlenen internet daraldı. Sokağa çıkıyor! 17 Temmuz 2010 Cumartesi saat: 17.00'de Taksim Meydanı'nda buluşup İstiklal Caddesi Üzerinden Galatasaray Meydanı'na kadar yürüyeceğiz! Sansürsüz internet isteyeceğiz.


"Bizler, internet kullanıcıları olarak; Bilgi Çağına uymayan hukuk kurallarını kabul etmiyoruz: Devlet kurumları tarafından son zamanlarda izlenen Internet politikasının aleni sansür olduğunu biliyoruz. 5651 sayılı kanun ile baskılayamadıkları internet kullanımını hukuk dışı alengirli çözümlerle kontrol etmeye çalışan zihniyeti artık dinlemek istemiyoruz!

Bizler, 6.000’den fazla web sitesi ebediyen erişime engellenmişken, ve bu sayı günden güne artarken artık susmayacağız. Temel hak ve özgürlüklerimize müdahale niteliğindeki uygulamalar karşısında sessiz kalmayacağız.

Bizler, vatandaşların ifade özgürlüğü ve bilgi edinme hakkı engellenemez mantrasıyla internette biraraya geldik ve çözümü sokakta arıyoruz. Ulaştırma Bakanı’nın, BTK, ve TİB’in geçtiğimiz ay içinde keyfi sansür uygulamaları ile kamuoyunu yanlış bilgilendirmesini ve Türk Internet Sansür Sistemi’nin altyapısını oluşturan 5651 Sayılı Kanunu protesto etmek, vatandaşlara hukuka aykırı uygulamaları anlatmak ve gerçeklerle buluşmak için 17 Temmuz günü saat 17.00’da Taksim Meydanı’ndan Galatasaray Meydanı’na yürüyoruz. Biz yürürken, minik kelebekler bizimle beraber uçacak."

SANSÜRSÜZ İNTERNET İSTİYORUZ!

09 Nisan 2010

Oyunun Kuralı - Yeni bir bakanlığımız oldu!

TBMM’ne sunulan “E-Devlet ve Bilgi Toplumu Yasa Tasarısı”, e-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu ve DPT’nin, bu arada göstermelik de olsa orada bulunan sivil toplum kuruluşlarının sürecin tamamen dışına itilerek etkisizleştirildiğinin; Bilgi Toplumu Stratejisi’nin iflas ettiğinin; BİT alanının katılımsız ve yönetişimsiz bir merkeziyetçi yönetsel modelin insafına bırakıldığının resmidir.

Daha önce bu köşede bir çok kez söz ettiğim (BtHaber, S: 738, 740, 746, 758, 762), e-dönüşüm projesiyle ilgili operasyonun yeni bir aşaması gerçekleşiyor: Geçtiğimiz hafta TBMM’ne sunulan “E-Devlet ve Bilgi Toplumu Yasa Tasarısı”nın e-devlet hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin usul ve esasları belirleyen 19’uncu maddesi, Ulaştırma Bakanlığı’nı bilgi ve iletişim teknolojileri alanının “patronu” haline getiriyor. Başbakanlık bünyesinde kurulması planlanan Bilgi Toplumu Ajansı, bu tasarıyla rafa kalktı. Ulaştırma Bakanlığı tüm devlet birimlerinin e-devlet uygulaması için başvuracağı tek adres olacak. Bu görevi, 2003 yılında çıkartılan Başbakanlık Genelgesi ile ve e-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu’nun sekreteryası kimliğiyle DPT yürütüyordu. Yeni kanunlar için düzenleme yapmak ve diğer kamu kurumlarını izlemekle görevlendirecek Bakanlık bilişimde en yetkili kurum olacak. Böylece Bakanlık, BTK aracılığıyla kontrol ettiği telekomünikasyon hacmine yaklaşık 5 milyar dolarlık bir hacmi temsil eden bilişim projelerini de ekleyerek ciddi bir ekonomik büyüklüğün idaresine geçecek.

Bu yasa, İcra Kurulu ve DPT’nin, bu arada göstermelik de olsa orada bulunan sivil toplum kuruluşlarının sürecin tamamen dışına itilerek etkisizleştirildiğinin; Bilgi Toplumu Stratejisi’nin iflas ettiğinin; BİT alanının katılımsız ve yönetişimsiz bir merkeziyetçi yönetsel modelin insafına bırakıldığının resmidir. Bu yasayla, henüz yetkilendirilmemiş bile olsa (ki çok geçmeden bu da gerçekleşecektir), Bakanlık fiili olarak Ulaştırma ve BİT Bakanlığı’na dönüşmüş oluyor.

Bakanlığın BİT alanına nasıl baktığı internet’e bakışından anlaşılabilir. İnternet konusundaki konumumuz ise AB İlerleme Raporu ve AGİT Raporu’ndaki açık eleştirilerden ve Sınır Tanımayan Gazeteciler’in son “İnternet Düşmanları Raporu”ndaki “gözetim altındaki ülkeler” ligine girmemizden belli. Salt kamu odaklı ve merkeziyetçi yönetsel modelle “millileştirilmiş” bir internet ve BİT alanı hayali kuruyorlar. Oysa artık “e-devlet” terimi bile kadük kaldı, onu yerine “bağlantılı yönetişim” deniyor! Bu gelişmeler karşısında dönüp yönetişimin etkili tarafı olması gerekenlere bakıyoruz: Heyhat! Sivil toplum kuruluşlarımız, İcra Kurulu’nda gösteremedikleri katılımı 5651 kod adlı sansür yasasıyla kurulmuş İnternet Kurulu’nda konumlandıkları müphem “danışmanlık” statüsüyle gösterebileceklerini sanıyorlarsa çok yanılıyorlar!

23 Şubat 2010

Oyunun Kuralı - “e-Dönüşüm”e ne oldu?

Olumsuz düzenlemeler, merkeziyetçi yönetim, denetim ve gözetim saplantısı, uluslararası teamüllerden koparak içe kapanma eğilimi, yönetişim fobisi, vergilendirme ve millileştirme odaklı bir ekonomik zihniyet... İşte e-Dönüşümü yönetmeye soyunan anlayışın portresi!


e-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu’nun son toplantısını yaptığı ve Bilgi Toplumu Stratejisi Eylem Planı’nın acı bilançosunun açıklandığı 15 Temmuz 2009‘dan bu yana, yaprak kımıldamıyor. Son zamanlarda Bilgi Toplumu Dairesi’nin internet sitesine göz attınız mı? DPT bile e-Dönüşümden umudu kesmiş görünüyor!

İcra Kurulu’nun statüsü ve geleceği hakkındaki belirsizlik sürerken, Başbakanlık’ı e-Devlet çalışmalarının merkezine yerleştirecek Bilgi Toplumu Ajansı yasa tasarısı da rafa kalktı. Ajansın yönetişim kaçkını, merkeziyetçi ve bürokratik yapısı düşünülürse, bu hayırlı bir gelişme olarak da okunabilir. Ama Bakanlar Kurulu’na sevkedilen torba kanun da bir sırlar kitabı gibi. Anlaşıldığı kadarıyla DPT ile Ulaştırma Bakanlığı arasında çekişme sürüyor. “E” öneki ile başlayan her konuda Ulaştırma Bakanlığı açıklama yaptığına göre, ibre ikincisinden yana ağır basacak gibi görünüyor.

Daha önce bu köşede Ulaştırma Bakanlığı’nı bilgi ve iletişim teknolojileri bakanlığı olarak da görmeye alışmamız gerektiğini yazmıştım. Son gelişmeleri de bu operasyonun aşamaları olarak yorumluyorum. Muhtemelen BTK içinde kurulacak bir birim önce e-devlet çalışmalarının koordinasyonundan sorumlu olacak; sonra BTK İcra Kurulu’nu tamamen kadük kılacak; Bakanlık yeni işlevlerini yasallaştırdığında da bu operasyon tamamlanmış olacak. Daha şimdiden Bakanlık, yetkisi olmamasına rağmen bu alandaki tek düzenleyici otorite gibi davranmaya alıştı. 5651 kod adlı internet sansürü yasasından beri bu operasyon adım adım ilerliyor.

Bu yapının internete ve genelde BİT ile ilgili konulara yaklaşımı ise ortada: Olumsuz düzenlemeler, merkeziyetçi yönetim, denetim ve gözetim saplantısı, uluslararası teamüllerden koparak içe kapanma eğilimi, yönetişim fobisi, vergilendirme ve millileştirme odaklı bir ekonomik zihniyet... Bu yaklaşımın giderek karmaşıklaşan küresel ağ kapitalizmi koşullarında bizi neye dönüştüreceğini sorgulamamız ve tartışmamız gerekiyor.

BİT ile dolaylı ya da dolaysız olarak ilgili tüm sivil toplum kuruluşlarının, meslek kurumlarının, iş çevrelerinin, akademi dünyasının acilen odaklanması gereken konu bu. Bu tartışmanın da İnternet Kurulu’nda yapılamayacağı açık! Gerçekten sivil, yani devletin yer almadığı bir platform gerekiyor. Artık taraf olmanın zamanı gelmedi mi?

29 Aralık 2009

Oyunun Kuralı - Baştan kaybedilmiş bir savaş: siyaset internete karşı

Ey siyasetçiler! İnternete şimdi ilgi göstermezseniz, sonra müzik, yayıncılık ve medya sektörüyle aynı duruma düşeceksiniz. “Ürünlerimiz niye satmıyor, niçin battık” diye soracaksınız kendinize.

Türkiye’de İnternet Konferansı’nın 14.sünü de ardımızda bıraktık. İnternet yasaklarını konuştuk bol bol. İnternet ve siyaset oturumuna davetli oldukları halde siyasilerimiz gelmedi. Konuşmamda geleneksel siyasetçilere şöyle seslendim gıyaben: İnternete şimdi ilgi göstermezseniz, sonra müzik, yayıncılık ve medya sektörüyle aynı duruma düşeceksiniz. “Ürünlerimiz niye satmıyor, niçin battık” diye soracaksınız kendinize. Onların yaptığı gibi interneti ketlemenin çarelerini arayarak anakronik hale geleceksiniz. Gerçi siz interneti denetleyebileceğinizi sanıyorsunuz, ama yanılıyorsunuz...

İnternet yasakları oturumunda TİB İnternet Dairesi Başkanı Osman Nihat Şen ve MÜYAP Başkanı Bülent Forta da vardı. Her ikisi de sansürcü olmadıklarını göstermeye çalıştı. Kendileri sansürcü olmayabilirler, ama kurumsal işlevleri sansür mekanizmasının bir parçası. Şen’den 5651 kapsamındaki katalog suçlarının sayısının artırılmak istendiğini duyduk mesela. Bu konuda çok talep geliyormuş. Biz de kendisine bu suçların sayısının azaltılması ve AB’nde olduğu gibi, sadece çocuk pornografisi ile, katalog suçlar içinde yer alması gerektiği halde bu kapsama alınmayan nefret söylemi ve ırkçılıkla sınırlandırılması talebimizi ilettik. Umarız dikkate alınır.

Müyap Başkanı, site engellemenin çare olmadığını, sektörel çıkarlarını korumak için işlem yaptıklarını ama mahkemelerin genelikle engelleme kararı verdiklerini anlattı. Bu arada bir takım yazılımlar kullanarak yasadışı içerik inidirenleri ev adreslerine kadar izleyebildiklerini de ekledi. Kişisel verileri koruma düzenlememiz olsaydı kendisi hakkında suç duyurusunda bulunabilirdik. Olmadı. Bu arada telif hakkı lobilerinin her zaman yaptığı gibi, “fikri mülkiyet” ile “kopyalama hakkı”nı (copyright) birbirine karıştırarak servis etti. Oysa “korsanlar” fikir çalmıyor, sektörün dağıtım tekelini kırıyor. Adaletsiz telif hakları modeline alternatif, eser sahiplerini sektörel sömürüden de koruyan bir çok yeni model var.

Katılım “kitlesel” olmasa da yoğun paylaşımlı, ufuk açıcı bir konferans yaşadık. İnternetin hak ve özgürlükler savunusu, demokrasinin ilerletilmesi ve siyasetin inovasyonu için bize sunduğu imkanları konuştuk. Bu arada sansürle mücadele için yeni fikirler de ürettik. Çok yakında!

BThaber, s:750, 21 - 27 Aralık 2009

14 Aralık 2009

Oyunun Kuralı - “Milli İnternet”

Toplum bilgiyle donanıp bilgi toplumu olmaya çalışıyor, ama devlet bilgiyi kendi malı zannetmekte ısrar ediyor. Bizi dünyaya bağlaması gereken interneti, otoriteler ülke sınırları içine hapsetmekle uğraşıyor.

Türkiye’de İnternet Konferansı’nın 14.sü bu hafta sonu yapılıyor (inet-tr‘09, 13-14 Aralık 2009, İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü). Yani Türkiye’de internet varolalı beri yapılıyor bu konferans. Bu yıl "Sosyal Ağlar", "Yeni Medya" da konuşulacak, ama asıl "Fikri Haklar", "İnternet ve Demokrasi” ve “İnternet yasakları” konuları öne çıkacak. Programın hazırlanması ile ilgili olarak Mustafa Akgül ile sohbet ediyorduk; “Yıllardır yasakları konuşmaktan interneti konuşamadık bir türlü” dedi. Haklıydı elbette. Bunca yıldır olumsuzlukları konuşmaktan bir türlü internetin hayatımıza, ülkemize, refahımıza, özgürlüğümüze sağlayacağı katkıları tartışmaya sıra gelemedi.

“Sosyal ağlar” ve “P2P ağları”, “yer konumlayıcı medya” ve “artırılmış gerçeklik” ile birleşerek hayatımıza neler getirebilir diye sormak yerine, “Bugün hangi sosyal medya hangi gerekçeyle engellendi, telif hakları mı, fuhuşa teşvik mi” diye soruyoruz. İNETD, Youtube yasağını AİHM’ne taşımak zorunda kaldı, çünkü iç hukuk yolları tükendi. Toplum bilgiyle donanıp bilgi toplumu olmaya çalışıyor, ama devlet bilgiyi kendi malı zannetmekte ısrar ediyor. Bizi dünyaya bağlaması gereken interneti, otoriteler ülke sınırları içine hapsetmekle uğraşıyor.

Son bombayı BTK Başkanı Tayfun Acarer patlattı: “Anaposta Projesi”! “Milli arama motoru” kurulacakmış, doğan her çocuğa nüfusuna kayıtlı e-posta adresi verilecekmiş. Yabancı arama motorları ve posta hizmetleri güvenilmezmiş, çünkü yabancıymışlar! Arama motorunun yabancı olması iletişim güvenliğini nasıl zedeliyor sorusuna da bir cevap verir herhalde! Daha kişisel verileri koruma kanununun bile bulunmadığı bu ülkede insanlar güvenip e-devlet hizmetlerini bile kullanamıyor, devletin onlara verdiği e-posta adresini niçin kullansın sorusuna da cevap bekleriz. Herhalde sansürlenecek siteleri önce arama motorundan silecekler, böylece milletin asabı bozulmayacak; milli e-posta hizmetiyle de vatandaş devlete değil devlet vatandaşa “erişmiş” olacak! Oldu olacak, “www” kısaltmasını da “tww” yapalım: Türkiye çapında ağ...

inet-tr‘09’a beklerim. Biz vatandaşlar, internetin demokrasi için nasıl kullanılacağını konuşacağız.

BThaber, s:746, 7 - 13 Aralık 2009

30 Kasım 2009

Oyunun Kuralı - İnternetin ekonomi-politikası

Kimi internetin suça, ahlaki çöküşe, köktenciliğe, terörizme, dilin yozlaşmasına, bilgi çöplüğüne, fikir hırsızlığına, insanların birbirlerinden yalıtılmasına yol açtığını iddia eder; kimi de demokrasi, özgürlük, refah, işbirliği, yeni işler, ekonomik büyüme, katılım, daha iyi eğitim gibi değerleri getirdiğini... Ama internet “kökten karşıt eğilimlerin bir alanı”dır ve mevcut risklerle birlikte mümkün fırsatlar sunar.

Christian Fuchs, internet ve toplum arasında, geleneksel medyanın bize anlattığının tersine tek boyutlu değil, çok boyutlu ve antagonistik bir ilişki olduğunu söyler (Internet and Society: Social Theory In the Information Age, Routledge, 2008): Tek boyutlu açıklamaya göre, internet ya suça, ahlaki çöküşe, köktenciliğe, terörizme, dilin yozlaşmasına, bilgi çöplüğüne, fikir hırsızlığına, insanların birbirlerinden yalıtılmasına yol açar; ya da demokrasi, özgürlük, refah, işbirliği, yeni işler, ekonomik büyüme, katılım, daha iyi eğitim gibi değerleri getirir. Oysa bunların tümü birlikte varolur. İnternet bu bağlamda “kökten karşıt eğilimlerin bir alanı”dır ve mevcut risklerle birlikte mümkün fırsatlar sunar.

Bu yapısal antagonizm, karşıtların karşılıklı bağımlılığını beraberinde getirdiğinden, işbirliği ve rekabet yanlızca bilgi kapitalizminin karşıt eğilimleri olmakla kalmaz, sürekli birbirlerinin alanına el uzatırlar. İşbirliğine dayalı, katılımcı bilgi toplumu henüz kurulmamıştır; ancak gelişme halindedir ve dinamikleri mevut toplum modeliyle uzlaşmaz ilişki içindedir. Bu karşıtlığın bir tarafında e-katılım ve paylaşım ekonomisi, öteki tarafında e-tahakküm ve kıtlık ekonomisi vardır. Ama hala rekabet mantığının tahakkümünde olan ulusötesi bilgi kapitalizmi, işbirliği kavramını kullanarak onu kolonize etmeyi şimdilik kaydıyla başarır. “Katılımcı” yönetim, ekip çalışması, “stratejik” ortaklıklar, kurumsal sosyal sorumluluk bunun bariz örnekleridir. Bu, disiplin toplumundan (kendini-)denetleyen bir topluma geçiş aşamasıdır.

Küresel ağ kapitalizmine entegre olmakta sorun yaşayan ulus-devletler bu karşıtlığı ısrarla tek boyutlu bir düzleme indirgemeye çalışır ve internete yönelik ciddi bir tehdit algısı geliştirir. Bu algı, yeni yönetsel paradigmalara uyumsuz doğalarının bir sonucudur. Oysa kendi sonlarını hazırlayan, internet ve temsil ettiği riskler ve fırsatlar değil, bu uyumsuzluklarıdır. Bu devletler internete yasakçı bir zihniyetle yaklaşır; tehdit olarak gördüğü bilgi akışını tamamen denetimleri altına almaya çalışır; başarısız olmaya mahkum bu yaklaşımla ne riskleri yönetebilir ne de fırsatları değerlendirebilir. Bu denklemde toplum geçici olarak kaybedendir. Ama asıl kaybeden bu uyumsuz devletler olacaktır.

Su yolunu bulur. Ekonomi-politika affetmez!

BThaber, s:744, 9 - 15 Kasım 2009

16 Kasım 2009

Oyunun Kuralı - Kriz alfabesi: “U” mu, “W” mi, “L” mi?

Bu krizin gelecekte hangi harfle anılacağı değil önemli olan. Krizden çıkışın teknoloji, inovasyon, yönetişim ve işbirliğinde olduğunun farkına varmak önemli.

Şu sıralar “U”cularla “W”ciler arasında kavga var. Krizden yavaş ve istikrarlı bir çıkış içinde olduğumuzu savunan “U”cularla, krizin çift dipli olacağına inanan “W”ciler..

Para pazarında maliyetlerin düşmesi, kurumsal fonların daralması sonucunda girişim sermayesinin yükselişe geçmesi; ABD ve İngiltere’de emlak sektörünün stabilize olması ve fiyatların yükselmesi; küresel ticaretin hızlanması; Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin’de büyüme tahminlerinin yüksek çıkması gibi veriler, ekonomik (sıkı)yönetişim reformlarının devamı koşuluyla, OECD’nin krizden çıkış beklentisini öne çekmesine neden oldu (OECD Economic Outlook Interim Report, Eylül 2009).

Krizin çift dipli olacağını savunanlar ise, ABD’de işsizlik tahminlerinin öngörülenin üstünde çıkması (%9.8 - ki bu oranın gerçekte çok daha yüksek olduğunu söyleyenler de var); yine ABD’de bütçe açığının GSYİH’nin %10‘una ulaşması; rezerv para olarak dolara karşı hızla artan küresel güvensizlik; krizin bu kez ABD başta olmak üzere gelişmiş ülkelerin küçük işletmelerini de vuruyor olması; emtia fiyatlarının Çin ve Hindistan gibi ülkelerin talepleriyle krize rağmen yükselmesi gibi verilerden hareket ediyorlar.

Adamı sevmem, ama “kahin” Roubini’nin, doların güçsüzleşmesiyle negatife dönen faizlerle borçlananların yatırımlarıyla şişmeye başlayan riskli küresel varlıklar balonunun patlamaya aday olduğu saptamasına katılmamak elde değil. Kötümser senaryoya bir de ekonomik olmayan “reel” krizlerin, yani enerji, gıda ve çevre krizlerinin belirtilerini eklersek, bu sefer “L” tipi bir grafikle karşılaşmamız da olası. Bu hanede sadece süreğen resesyon değil, savaş, terör, kıtlık, açlık ve çevre felaketleri de var...

Greenspan’dan önceki FED başkanı, eski Hazine Bakanı, Obama’nın Ekonomik İyileşme Danışma Kurulu’nun yeni başkanı “bilge” Paul Volcker, teknolojinin ve küreselleşmenin ulaştığı noktada eski günlere geri dönüşün olmadığını, bu gelişmenin bürokratik sistemin uyum kapasitesini çoktan aştığını, her krizde devletin yeni bir kurtarma paketi açmasına alışan finansal sistemin kriz yaratmaya teşne olduğunu, yeni bir sistemin doğması gerektiğini söylüyor. Bu krizin gelecekte hangi harfle anılacağını bilmem, ama çıkışın teknoloji, inovasyon, yönetişim ve işbirliğinde olduğunu biliyorum.

BThaber, s:744, 9 - 15 Kasım 2009

23 Ekim 2009

Oyunun Kuralı - Ulaştırma Bakanlığı, Ulaştırma ve Bilgi İletişim Teknolojileri Bakanlığı mı oluyor?

Bilişim Bakanlığı yok diye dövünenlere müjde! Alın size bakanlık... Ulaştırma Bakanlığı çok geçmeden, önce BTK'nın yetkilerini genişleten bir yasa tasarısı, sonra da bakanlığın adını değiştirip kapsama alanını genişletecek bir başka yasa tasarısı gündeme getirecektir.

Bayrama Myspace ve Lastfm’in erişime engellenmesi ile girdik. 2001‘den beri engellenen 6000 siteye yenileri katıldı. Gizlenmeye çalışılan bu ciddi istatistikle “internet sansürcüsü” ülkeler liginde şampiyonluğa oynamaya başladık.
Bu yazıda internet sansüründen değil, onu da yaratan daha tehlikeli bir gelişmeden söz edeceğim. Çünkü içinde bulunduğumuz olumsuz durum, siyasi partilerin değil, merkeziyetçi, hantal, atıl yönetsel modelin bir eseri...
Ömrünü tüketmiş bu sistem hayatta kalmak için yeni bir strateji deniyor ve operasyonun merkezi Ulaştırma Bakanlığı. Son zamanlarda bilgi ve iletişim teknolojileriyle (BİT) ilgili her şey Ulaştırma Bakanı’ndan soruluyor. Yeni bilişim suçları kanun tasarısı mı çıkacak, Başbakan veya Adalet Bakanı değil, Ulaştırma Bakanı açıklıyor. Bilgi toplumu hedefleri ve yol haritası Ulaştırma Şurası’nda açıklanıyor. Telekomda serbestleşme sağlasın diye yaratılmış Telekomünikasyon Kurumu, Bilgi Teknolojileri Kurumu adını alarak, internet ve BİT ile ilgili herşeyle ilgilenen bir denetim, düzenleme ve müdahale mekanizması haline getirildi.
Operasyon 2006’da başladı...Ulaştırma Bakanlığı Adalet Bakanlığı'nı by-pass ederek 5651 sayılı yasayı çıkarıp interneti kendisine bağladı. Sonra TK'yı BTK yapıp tüm BİT sektörünü benden sorulur dedi. 5651 kapsamında oluşturulan İnternet Kurulu'na STK'ları da alıp bir tampon oluşturdular. Bu arada Bilgi Toplumu Stratejisi yönetişim fobisi nedeniyle başarısız oldu, e-Dönüşüm İcra Kurulu ve DPT etkisizleşti. Başbakanlığa bağlı Danışma Kurulu’nun hazırladığı son e-devlet startejisi de kurumsal yapı ve adresleme dışında yeni bir şey söylemediği için bence ölü doğdu. Nitekim Ulaştırma Bakanı “kabul edip etmeyeceğimiz belli değil, öneriden ibaret” açıklamaları yapıyor.
Bilişim Bakanlığı yok diye dövünenlere müjde! Alın size bakanlık... Ulaştırma Bakanlığı çok geçmeden, önce BTK'nın yetkilerini genişleten bir yasa tasarısı, sonra da bakanlığın adını değiştirip kapsama alanını genişletecek bir başka yasa tasarısı gündeme getirecektir. Bakanlığın yeni adı da muhtemelen” Ulaştırma ve Bilgi İletişim Teknolojileri Bakanlığı” olacaktır. Bakanlığın internet ve sektörün önünü açacağını düşünenler, bugüne kadarki icraatlarına baksınlar!.
Gerçek bir kamu yönetim reformu gerçekleşmeden her gün daha da geriye gideceğiz. Tedavi: AB süreci ve sivil inisiyatifler...

BThaber, s:740, 12 - 18 Ekim 2009

04 Ekim 2009

Oyunun Kuralı - “Bilgi toplumu”: Bazı stratejik sorular

Ulaştırma Bakanlığı yeni bilişim bakanlığımız mı olacak? E-devlete de Başbakanlık bünyesindeki yeni kurul bakacaksa, e-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu ne yapacak? Üç yıldır bizi oyalayan Bilgi Toplumu Stratejisi raf ömrünü tamamladı mı? DPT bu konularda ne diyor?

Sonbaharla birlikte yine zirveler, kurultaylar, kongreler, şuralar dönemine girdik. Bu dönemde insanların stratejik konulara karşı algısı daha açık oluyor. Bu fırsatı değerlendirmek istedim!
Üç yıldır yürürlükte olan “Bilgi Toplumu Stratejisi” ve Eylem Planı, 27. e-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu toplantısında değerlendirildi. Toplam 111 eylemin %6’sı tamamlanmış, %51‘inin çalışmaları devam ediyor, %32’si başlangıç aşamasında, %11’i ise daha başlatılamamış. Bu kötü karne karşısında “biz demiştik”ten başka şeyler de söylemek lazım.

Bu belgenin bilgi toplumu gibi bir hedef için fazlasıyla dar açılı, mekanik e-devlet odaklı, merkeziyetçi, yönetişim-fobik olduğunu, eylem planının önceliklendirmesinin olmadığını söylemiştik. Bu niteliğiyle, asıl odak alanı olan e-devlet konusunda bile başarısız olacağını da... Bu karneyle yüzleşince bakış açısının sorgulanacağını umuyordum.

Yine yanıldım, ama şaşırmadım. Başbakanlığın bu başarısızlığa cevabı, “e-Devlet ve Bilgi Toplumu Kanun Tasarısı Taslağı” ile geldi. Bakış aynı bakış, adres farklı... Yeni bir kamu kurumsallaşmasının sadece Başbakanlığa bağlı olduğu için daha etkili olacağı düşünülmüş. Başarısızlığın nedeni açık oysa: merkeziyetçi yönetsel modelin, hantal bürokrasinin ve kamu odaklılığın, “bilgi toplumu” ve e-devlet gibi dağıtık ağ yapısı üzerine kurulu sistemler için kadük kalması... Bu sistemler doğası gereği ağ yönetişimi modeliyle işliyor. İsteseniz de istemeseniz de katılım, şeffaflık, sorumluluk ve hesap verebilirlik standartlarna uymak zorundasınız. Artık “e-devlet” kavramı bile kullanılmıyor, onun yerine “bağlantılı yönetişim” (connected governance) diyorlar!

Bu arada Ulaştırma Bakanlığı 27 Eylül - 1 Ekim 2009 tarihleri arasında Ulaştırma Şurası’nı topluyor. Şuranın adı “Ulaştırma” olsa da, İletişim Altyapı Çalıştayı toplanmış ve bilişimle ilgili altyapı kavramını çok aşan kapsamlı hedefler belirlemiş. BİT ve interneti “millileştiren” bir takım hedefler! Ulaştırma Bakanlığı yeni bilişim bakanlığımız mı olacak? Eğer bu konular Ulaştırma Bakanlığı’ndan soruluyorsa, e-devlete de Başbakanlık bünyesindeki yeni kurul bakacaksa, e-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu ne yapacak? Üç yıldır bizi oyalayan Bilgi Toplumu Stratejisi raf ömrünü tamamladı mı? DPT bu konularda ne diyor? İşte böyle stratejik sorular geliyor aklıma...

BThaber, s:738, 28 Eylül - 4 Ekim 2009

24 Eylül 2009

Özgür Müziğe Dokunma! MÜ-YAP’a Protesto Hareketine Katıl!


"Bu eylemi müzik endüstrisinin çıkarlarının, toplumun ve müzisyenlerin çıkarlarıyla uyuşmadığını , endüstrinin toplumun çıkarlarına aykırı hareket ettiğini göstermek ve bir kamuoyu bilinci oluşturabilmek için yaptık.
Lütfen müzik endüstrisinin temsilcilerine inanmayalım, bize yalan söylüyorlar!”

19 Eylül 2009 tarihinde, yani bayram arifesinde MySpace ve LastFm sitelerinin erişime engellendiğini fark ettik. O sırada sık kullandığım sosyal ağ olan Friendfeed’deydim. Haber bir anda yayılmaya başladı. Önce Sansüresansür grubu viral bir gerilla eylemi organize edip haberi yaydılar, engellemeyi protesto ettiler. bu arada biraz hır da çıkmadı değil. Eş zamanlı olarak yine aynı ortamda aktif olan gruplar Netdaş ve Korsan Partisi oluşumu da sürece katıldı ve haber hızla diğer sosyal ağlarda ve blog alanında da yayıldı. Aynı hızla protesto dalgası da büyüdü. Aktivist gruplarda eylem fikirleri dolaşmaya başladı. Bu fikirlerden biri bugün, yani 23 Eylül Çarşamba günü başladı. Eylemciler özel olarak tasarlanmış CD kapaklarını basıp kutulu CD’ler hazırlıyor ve erişim engellemeden sorumlu olan müzik yapımcıları meslek örgütü MÜ-YAP’a gönderiyorlar. İster boş bıraktıkları, isterlerse keyiflerine göre doldurdukları CD’lerle MÜ-YAP’ı “gerçek spam”e boğuyorlar! Hatta kimisi bu CD’lere John Cage’in ünlü “4.33” adlı “parçasını” yerleştirip ironinin boyutunu daha da koyultuyorlar...

Eylemciler kendilerini “internet vatandaşları” yani “netdaş”lar olarak tanımlıyorlar ve MÜ-YAP’a mesajları çok açık: “Özgür Müziğe Dokunma”!

Postayla, kuryeyle, belki elden da MÜYAP’ın kapısına yığılan CD dağının metaforik anlamı da büyük: Dijital dağıtım kanallarını, networkleri, elektronik ortamı, bir üretim, paylaşım, tüketim mekanı olarak interneti düşman belleyen, hala marketlerde CD’ler satılsın, müzisyenleri ve biz müzikseverleri sömürmeye devam etsinler isteyen bir endüstri meslek kuruluşuna, küçük ve giderek küçülen çıkarlarını korumak adına hepimizin ifade, iletişim ve paylaşım ortamı interneti kullanma hakkımıza müdahale etme cüretini gösterdiği için, bir CD dağı göndermek gerçekten müthiş ironik bir eylem!... Al sana CD!

Müzik yapımcısı ve dağıtımcısı şirketlerin oluşturduğu endüstriyi temsil eden bu meslek örgütü, bir sansür ve baskı aracı olan erişim engelleme aracını kullanarak tüm meşruiyetini kaybediyor. Aslında hayatta kalma savaşı veriyorlar. Amaçlarının “müzik emekçilerinin haklarını korumak” olduğunu söyleseler de, aslında internetle birlikte giderek küçülen kendi aracı endüstrilerinin çıkarlarını korumaya çalışıyorlar. Korudukları hakların ancak çok küçük bir kısmı “müzik emekçilerinin” payına düşüyor. Uluslararası hukuk ilkeleriyle çelişen, birey hak ve özgürlüklerine saygısız bir hukuk sistemimiz olduğu için, bu sistemin engelleme imkanından yararlanarak yasal içerik sunan, bağımsız müzisyenlerin dağıtım kanalı haline gelmiş siteleri bile engelleyerek köşeye sıkıştırmaya çalışıyorlar. İnternet yüzünden anakronik hale geldiklerini, ömürlerini tükettiklerini, daha akıllı davranmaları gerektiğini kabullenmek istemiyor, teknolojiyle, giderek yaygınlaşan paylaşım kültürüyle ve müziğin özgürleşmesiyle savaşa girişiyorlar... Kaybedecekleri belli bir savaşa.

Müzik emekçileri onlardan kurtulduklarında hem daha çok kazanacak, hem de çok daha büyük sayıda, çok farklı coğrafyalara yayılmış nitelikli dinleyicilere ulaşacak oysa. İnternet bunu şimdiden sunuyor müzik sanatçılarına.

Netdaşlar basın duyurularında şöyle diyorlar:

“Müzik endüstrisinin bir kısmı bir kültüre karşı koymaya çalışıyor, bir kültürle savaşıyor ve onu öldürmek istiyor. Endüstrinin gelişimini kendi kısa vadeli çıkarlarına kurban eden bazı meslek organizasyonları her teknolojik yenilik sonrasında yaptıkları gibi, bu yeniliğin ardından da iktidar odağı olma güçlerini kullanarak telif haklarının kapsamını genişletmeye çalışıyorlar, başarılı da oluyorlar. Fakat bu sefer karşılarında ciddi bir muhalefet var: Koskoca bir “internet vatandaşları toplumu”, “netdaş”lar...”
“... dünya değişiyor, ekonomiler değişiyor, para kazanma yöntemleri farklılaşıyor; fakat MÜ-YAP ve benzeri kuruluşlar kendilerine çok para kazandıran, kendilerini çok güçlü hale getiren bir sistemin yıkılıyor olduğu gerçeğini kabul etmek istemiyor. Bunu yaparken “telif hakları”, “sanatçı emeği” gibi kavramları önümüze seriyorlar. Aslına bakılırsa “sanatçı emeği”ni umursadıkları yok, umursadıkları tek şey kendilerini güçlü hale getiren bu düzenin olabildiğince devam etmesini sağlamak ve müzik üzerindeki tekellerini, iktidarlarını kaybetmemek. Artık yaşam sürelerinin sonuna geldiklerinin, müzik endüstrisinin işleyiş tarzının değişmek zorunda olduğunun kendileri de farkında; fakat bu değişimi olabildiğince geciktirmenin, o arada da elde edebilecekleri kadar maddi kazanç elde etmenin peşindeler.
Biz internet vatandaşları, yani netdaşlar olarak bunun bilincindeyiz, bu nedenle MÜ-YAP’ın bu son yasaklama girişimini protesto etmek için bir eylem yaptık. Bu eylem internette şekillendirildi; netdaşların ve internet tabanlı sosyal ağların kesinlikle hafife alınmaması gerektiğini gösterdi. 23 Eylül Çarşamba günü MÜ-YAP’a anonim olarak yüzlerce “protesto CD’si” yollamaya başladık. Bu CD’ler için hazırladığımız görselde mesajımız netti: “Özgür müziğe dokunma!”.
Türkiye’nin dört bir yanından insanlar internet üzerinden bu protestoya dair bilgileri edindiler ve hala da bu CD’leri yollamaya devam ediyorlar. Bu haberi duymamış olabilirsiniz; çünkü bu eylem alternatif medyalarda çokça ses getirmiş olsa da kitle medyasına pek yansımadı.
Bu eylemi müzik endüstrisinin çıkarlarının, toplumun ve müzisyenlerin çıkarlarıyla uyuşmadığını , endüstrinin toplumun çıkarlarına aykırı hareket ettiğini göstermek ve bir kamuoyu bilinci oluşturabilmek için yaptık.
Lütfen müzik endüstrisinin temsilcilerine inanmayalım, bize yalan söylüyorlar!”
“MÜ-YAP'ı protesto etmek için bu görsellerin printer'dan çıktısını alıp boş bir CD kapağına yerleştiriyoruz ve
Mü-Yap Bağlantılı Hak Sahibi Fonogram Yapımcıları Meslek Birliği Kuloğlu Mah. Turnacıbaşı Sok. No:16 Kat:5 80070 Beyoğlu İstanbul
adresine postalıyoruz!”
Görseller: http://www.divshare.com/download/8613215-410
Destekle, katıl, gönder, özgür müziğe sahip çık!