anayasa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anayasa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Temmuz 2011

Oyunun Kuralı - İnternet erişimi anayasal hak olmalıdır

İnternet erişimi ile ilgili talepler artık bu ülkedeki hak ve özgürlükler platformlarının, demokratik anayasa hareketlerinin ve sivil toplum alanının ayrılmaz bir parçasıdır. Yeni dönemde, demokratik hak arayışının, sadece internette sansüre karşı çıkmakla yetinmeyeceğini, internet erişim hakkının anayasaya eklenmesi için de mücadele edeceğini göreceğiz.


Bir önceki yazımda, Birleşmiş Milletler’in 4 Haziran 2011 tarihinde internet erişimini temel bir insan hakkı olarak kabul ettiğini; Avrupa Konseyi’nin de 19 Nisan 2011’de internet erişim hakkını Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne eklediğini belirtmiştim; her iki sözleşmeye de imza koyan taraf olarak, ülkemizin bu kararları iç hukukuna uyarlama yükümlülüğünün bulunduğunu da.


Bu iki karar öncesinde İzlanda ve Finlandiya, internet erişimini temel haklardan biri olarak anayasalarına eklemişlerdi. Şimdi, başta AB ülkeleri olmak üzere, bir çok ülkenin bunu yaptığına tanık olacağız. Dolayısıyla bir çok ülkede bu temel hakkı ihlal eden sansürcü, baskıcı düzenlemeler, mesela internet erişimini kısıtlamaya yönelik Fransız HADOPİ yasası gibi yasalar da anayasa mahkemeleri tarafından iptal edilecek.


Her iki karara eşlik eden ve kararla birlikte kabul edilen raporlar, ülkemizdeki 5651 sayılı internet sansür yasası ve 22 Ağustos’ta yürürlüğe girmesi beklenen devlet eliyle topyekun internet filtrelemesi gibi düzenlemeleri, açık seçik bir biçimde internet sansürü olarak mahkum etti ve artık temel insan hakkı haline gelmiş bulunan internet erişim hakkını ihlal ettiğine karar verdi. Dolayısıyla internet erişimini temel hak olarak anayasamıza eklesek de eklemesek de bu sansürcü düzenlemeleri iptal edip bu hakkı koruyan düzenlemeler yapmakla yükümlüyüz.


Ama, internet erişiminin temel hak olarak tanınması, onun, yeni, sivil ve demokratik bir anayasanın vaz geçilmez unsurlarından biri olmasını gerektirir. İnternetin gayri-merkezi, tarafsız, sınır-aşan ve etkileşimli doğası, onu düşünce, ifade, bilgi ve haber alma özgürlüğünün asli parçası kılmaktadır. Dahası, internet erişimi en az seyahat özgürlüğü kadar temel bir insan hakkı olarak tanınmak zorundadır.


Bu bağlamda, internet erişimi ile ilgili taleplerin artık bu ülkedeki hak ve özgürlükler platformlarının, demokratik anayasa hareketlerinin ve sivil toplum alanının ayrılmaz bir parçası olduğu söylenebilir. Yeni dönemde, demokratik hak arayışının, sadece internette sansüre karşı çıkmakla yetinmeyeceğini, internet erişim hakkının anayasaya eklenmesi için de mücadele edeceğini göreceğiz.


Demokrasiyi bir türlü içine sindiremeyen iktidarlar ve giderek etkisizleşen temsiliyet mekanizmaları bunu bir tehdit olarak algılayacaktır. Ama unutulmasın ki, bu, halkın onları demokrasi için tehdit olarak algılamasından başka bir sonuca yol açmaz!


BThaber, 4 – 10 Temmuz 2011 / s:828

Oyunun Kuralı - İnternet erişimi temel bir insan hakkıdır

Yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır” diyen Başbakan, yaptıklarını sürdürüp, Türkiye’yi taraf olduğu sözleşmeleri ve kendi vatandaşlarının hak ve özgürlüklerini açıkça ihlal eden bir ülke konumuna mı sokacak, yoksa demokratik bir hukuk devletine yakışmaya mı çalışacak, göreceğiz.


Birleşmiş Milletler, 4 Haziran 2011'de gerçekleştirilen genel oturumunda, İnsan Hakları Konseyi’nin "Düşünce ve İfade Özgürlüğünün İlerletilmesi ve Korunması" raporunu onayladı: Yani, internet erişimini bir insan hakkı olarak tanıdı. Ülkemizi de bağlayan bu karar, başta Fransız HADOPI yasası gibi vatandaşları internet erişimini kesmekle tehdit eden düzenlemeler olmak üzere, her türlü internet sansürünü insan hakkı ihlali haline getiriyor. Bu arada, raporun c/39 bendinin internet sansür yasamız 5651’i düşünce ifade özgürlüğünü ihlal eden bir düzenleme olarak tescil ettiğini de belirtelim.


Avrupa Konseyi'nin Strasbourg'da 18 - 19 Nisan 2001'de gerçekleştirdiği konferansında onayladığı "İnternet’in Evrenselliğini, Bütünlüğünü ve Açıklığını Korumak ve Geliştirmek" başlıklı kararı ise, internet erişimini Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne ekledi. Devletimizin bu sözleşmede de taraf olduğunu ve tüm hükümlerini iç hukukuna uygulama yükümlülüğü bulunduğunu hatırlatalım. Karar, bu erişimin her türlü devlet müdahalesinden uzak bir biçimde güvence altına alınmasını bildiriyor. Sansürcü müdahalelere devlet eliyle internet filtrelemesini de açık seçik bir biçimde ekleyerek, 22 Ağustos'ta yürürlüğe girmesi beklenen filtre uygulamasını da bir insan hakkı ihlali olarak tescil ediyor bu karar.


Türkiye üçüncü AKP iktidarına girdi. “Yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır” diyen Başbakan, yaptıklarını sürdürüp, Türkiye’yi taraf olduğu sözleşmeleri ve kendi vatandaşlarının hak ve özgürlüklerini açıkça ihlal eden bir ülke konumuna mı sokacak, yoksa demokratik bir hukuk devletine yakışmaya mı çalışacak, göreceğiz.


Artık yeni anayasayı tek başına yapacak çoğunluğa sahip olmadığına göre, iktidar, giderek yükselen demokratik anayasa iradesinin, devlet eliyle sansürlenmeyen internet erişiminin de anayasal bir hak olarak tanınması talebine kulak vermeli. Aksi takdirde, vatandaşların diğer demokratik haklarını kullanarak iktidarın bu ve benzeri talepleri duymasını sağlayacağından kimsenin kuşkusu olmasın.


BThaber, 20 - 26 Haziran 2011 / s:826

16 Temmuz 2009

Oyunun Kuralı - Google Sites da engellendi: "sansüresansür"

Blog dünyasında etkin ve sosyal ağları iyi kullanan bir grup reklamcının bir yıl önce başlattığı ve hızla kitleselleşen "sansüresansür" hareketi, viral karakteri ve gerilla iletişim etkisiyle kısa zamanda oldukça etkili oldu.

İnternet sansüründe bir adım daha atıldı ve "Wordpress", "Geocities", "Blogspot", "Google Groups", "Alibaba", "Youtube", "Dailymotion"'dan sonra, bir başka geniş paylaşım platformu olan "Google Sites"a erişim engellendi. Her zamanki gibi bu kararın gerekçesi kamuoyuna açıklanmasa da, bu kez nedenin Atatürkçü Düşünce Derneği'nin Atatürk'e hakaret gerekçesiyle açtığı bir dava olduğu tahmin ediliyor.

Kullanıcı katkısının dönüştürdüğü internet, çok sayıda insanın kullandığı, bilgi paylaştığı, proje geliştirdiği, çalıştığı, topluluklar kurduğu web platformlarını daha değerli kılıyor. Dolayısıyla, şikayet konusu olan bir içerik yüzünden bunca kullanıcının mağdur edilmesi de tepki yaratıyor. Bu durum başta 5651 sayılı internet yayıncılığı kanunu olmak üzere olumsuz düzenlemelerin ve uygulamaların doğrudan sansüre yol açtığı savını da doğruluyor.

Şimdiye kadar yaklaşık 2700 sitenin engellendiğini biliyoruz. Yetkililerin açıklamalarına göre bunların sadece %30'u çocuk pornografisi gerekçesiyle engellenmiş. Geri kalanı, müstehcenlik, fuhuş, Atatürk'e hakaret, intihara yönlendirme, sağlık için tehlikeli madde temini gibi, oldukça muğlak ve göreli gerekçelerle, kimi zaman da gerekçesiz olarak engellenmiş bulunuyor. Çocuk pornografisi ilgili davalarda onca beraatle karşılaştıktan sonra bu gerekçenin de nesnel olarak değerlendirildiğinden kuşku duyuyoruz.

İnternet sansürüne yönelik tepkiler şimdiye kadar özellikle bilişim STK'ları tarafından çeşitli biçimlerde dile getirildi veya hukuki girişimlerde bulunuldu. Ama bu tepkiler özellikle kamuoyu baskısı yaratmak bakımından pek işe yaramış görünmüyor. Blog dünyasında etkin ve sosyal ağları iyi kullanan bir grup reklamcının bir yıl önce başlattığı ve hızla kitleselleşen "sansüresansür" hareketi ise, viral karakteri ve gerilla iletişim etkisiyle kısa zamanda çok daha fazla iş başarmış durumda (www.sansuresansur.org). Blogların kendi kendilerini kapatmasıyla başlayıp, kullanıcıların oluşturduğu malzemenin sergilenmesiyle, sticker'lar, afiş çalışmalarıyla ve son olarak da "yay!" hareketi ve bir dizi iletişim filminin yayılımyla devam eden hareket giderek büyüyor. Özellikle sosyal ağların ve medyanın etkin kullanımı ve internetten fiziksel dünyaya doğru yayılımcı karakteri bu hareketi farklılaştırıyor. İnternet sansürüyle mücadele etmek için yeni politik katılım teknoloilerini kullanmak iyi bir fikir.

BThaber, s:728, 12- 18 Temmuz 2009

12 Kasım 2008

Oyunun Kuralı- Şimdi de blog sansürü

Mahkeme Blogspot'a erişimi engelleyerek, bir tüzel kişinin hakkını koruyacağım derken hepimizin anayasal haklarına, haberleşme, bilgilenme, düşünme ve ifade hakkına zarar vermiş bulunuyor.
Wordpress, Geocities, Google Groups derken, sonunda Blogspot'a da erişim engellendi. Mahkeme kararına ulaşmak neredeyse imkânsız, ama bu seferki nedenin Digitürk'ün Lig TV ile ilgili telif meseleleri olduğunu öğrendik. Ben bu yazıyı yazarken Blogger ve Blogspot erişime geçici olarak açılmıştı ve her an tekrar kapanabilir.
Ben de bir Blogger kullanıcısıyım. Bloguma bu yazılar da dâhil, sağda solda yayınlanan yazıları, benimle yapılan söyleşileri vb. koyuyorum. Geçen gün karşıma o bildik "erişime engellenmiştir" uyarısı gelince, önce "hah" dedim, "sonunda beni de kapattılar"! Sonra tecrübem devreye girdi ve "herhalde beni değil de, kim bilir hangi blog yüzünden tüm Blogger'ı kapatmışlardır" diye düşündüm ve haklı çıktım. Haydi, ben "uzmanım", aynı uyarıyla karşılaşan yüz binlerce blog yazarı ve okuyucusu ne hissetmiştir acaba? Ben futbol sevmem bile, birkaç blog lig maçı yayınlıyor diye benim blogum kapatılınca ne düşünmem gerekir? Şimdi Digitürk aboneliğimi iptal ettirmeyi düşünüyorum, o başka.
Biz Bilgi Üniversitesi'nde dersler için Google Groups kullanıyoruz, öğrencilerin blog tutmalarını ve bizlerle paylaşmalarını istiyoruz. Bu Digitürk'ün telif haklarından çok daha önemli bir hak. Bu haberleşme, bilgilenme, düşünme ve ifade hakkı… Diyarbakır 1. Ağırceza Mahkemesi bir tüzel kişinin hakkını koruyacağım derken hepimizin anayasal haklarına zarar vermiş bulunuyor. Bu sefer blogculara dokundular ve daha yüksek bir ses çıktı (Türkiye'deki bloglar sansürü protesto için kendi kendilerini kapatıyorlar - internetinkarariyor.com). Bu ses yükselecek, çünkü iletişim ve topluluk aynı şeydir.
5651 sayılı yasanın kendisi, kişilik haklarına saldırı konusunda yeni düzenleme varken erişim engellemeye izin veren eski düzenlemenin uygulanması, telif ihlallerinin web 2.0 mantığı düşünülmeden işleme tabi tutulması gibi sorunlarla, internet sansürü yasa koyucuların öngöremediği bir hızla çığ gibi büyüyor (1 Ekim itibarıyla 1115 site). Ne yapılması gerektiği açık: 5651 acilen kaldırılmalı ve yeni bir düzenlemeye gidilmeli; hakaret nedeniyle erişim engellemeye gitmek yerine nesne engelleme yapılmalı; FSEK yeniden gözden geçirilmeli; internet ile ilgili davalara bakacak ihtisas mahkemeleri kurulmalı. Ama öncelikle internet sansürünün bu ülkeye maddi ve manevi olarak neye mal olduğunun hesabı bir çıkartılmalı, ki soralım…

BThaber, s:694, 3 - 9 Kasım 2008

29 Haziran 2008

Oyunun Kuralı - "Demokratik hukuk"

Toplumsal kesimlerin taraf olmadığı, denetimsiz bir hukuk sadece sosyal adaletsizliği yeniden üretir.

Bu başlığın ardında insan hemen "devleti" kelimesini arıyor. Öyle ya, "demokratik hukuk" ancak "devlet" öznesinin sıfatı olabilir! Bu kez öyle değil. Bu başlıkta hukuk özne, demokrasi de sıfat. Çünkü "demokratik hukuk devleti" dediğiniz zaman, alışkanlıkla araya "laik", "sosyal" gibi sıfatlar da katılıyor, devlet öne çıkıyor, demokrasi ve bu arada hukuk da güme gidiyor!

"Demokratik hukuk" önce bireyin ve toplumun ihtiyacı, devletin değil. Son dönemde hukukun giderek tartışılır olması aslında hayırlı bir süreç. Bu tartışmayı körükleyen olayların pek de hayırlı olmaması buna engel değil. "Hukuk devleti" kavramının kendi başına anlam ifade etmediğini bu tartışmalar sayesinde öğrendik. Şu ünlü "demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti" tamlamasının mantık gereği "demokratik olduğu için laik ve sosyal" diye okunması gerekirken, kendini devletin yerine koyan bir kısım "yetkilinin" "laik devleti" korumak adına hukuku anti-demokratik bir araç olarak kullandığına tanık oluyoruz. Böylece hukukun devlete özel bir egemenlik alanı olmaması gerektiğini de yavaş yavaş öğreniyoruz. Beypazarı yargıcı Orhan Gazi Ertekin'in dediği gibi, "'Hukuk devleti' kavramının sınırlarına gelmiş bulunuyoruz. Bu kavramın verimsizliği artık yeni şeyler söyleme zamanı geldiğini gösteriyor ise eğer Türkiye'de hukuk devleti talebi yerine hukuk demokratlaşmalı demeye başlamamız lazım." (Radikal İki, 08/06/2008)

Şimdilik tek tük seslerle başlamış olsa da (Etyen Mahçupyan - 2000, Ahmet Çiğdem ve O. G. Ertekin - 2008) bu tartışmanın verimli olacağı belli. Çünkü hukukun demokratikleşmesi, laik ve sosyal hukuk devletinin asıl teminatı olacak. Çünkü "bireyi dine, devlete ve piyasaya karşı ancak demokratik hukuk korur" (A. Çiğdem, Taraf, 21/04/2008). Çünkü toplumsal kesimlerin taraf olmadığı, denetimsiz bir hukuk sadece sosyal adaletsizliği yeniden üretir. Çünkü bu köşede defalarca dile getirdiğimiz gibi, "bilgi toplumunun hukuksal altyapısı" öncelikle demokratik olmak zorunda. Çünkü geleceğimiz buna bağlı… Hukuk hukukçulara bırakılamayacak kadar önemli...

BThaber, s:676, 23 - 29 Haziran 2008

17 Haziran 2008

Oyunun Kuralı - Bilgi toplumu mu gözetim toplumu mu?

Yıllardır devletin "bilgi toplumu" kavramını içselleştiremediğinden yakındık. Yanıldık. Devletimiz "yönetim sanatının" toplumun bilgisini yönetme sanatı olduğunu kavramış görünüyor!

Son günlerde telekulak haberlerinin gündeme gelmesi yararlı oldu! Mesela "Kişisel Verilerin Korunması Yasa Tasarısı" konusunda istihbarat kurumlarıyla ilgili istisnaların kaygı verici belirsizliği hakkında ne kadar haklı olduğumuz ortaya çıktı. Meclis Adalet Komisyonu'nda görüşülen tasarı ile ilgili olarak MİT, Jandarma ve Emniyet İstihbarat kurumlarının söz konusu istisnaların sınırını daha da genişletmek için yoğun kulis yaptıkları haber oldu. Aynı kurumların çeşitli ağır ceza mahkemelerinden aldıkları ve üç ayda bir yenilettikleri kararlarla son üç yıldır, mobil ve sabit telefon, internet erişim ve iletişim bilgileri de dâhil olmak üzere, tüm toplumun iletişim bilgilerini bir veri bankasında kaydettiği de ortaya çıktı. Bu kurumlarla ilgili kanunlarda değişiklik yapan 5397 sayılı yasanın geçici 2. maddesi, anayasaya ve temel insan haklarına aykırı bu toptan gözetime yasal bir kılıf geçiriyor. Anlaşılan, Kişisel Verileri Koruma Kanunu ile bu geçici yasal kılıf, sağlık, inanç, cinsel tercih vb. özel hayat bilgileri de dâhil edilerek genişletilip sürekli hale getirilmek isteniyor. Buna yine komisyonlarda görüşülen Devlet Sırları Kanunu Tasarısı'nın neyin sır olup olmadığını kamu kurumlarının insafına bırakması eklenince, hakkımızda yapılan fişlemeye karşı herhangi bir yasal güvencemiz de kalmıyor. Bu kanunla zaten pek işe yaramayan Bilgi Edinme Kanunu da kadük hale gelecek. Yeniden gündeme gelen Elektronik Haberleşme Kanun Tasarısı ise, bir sektörel serbestleşme aracı olması gereken Telekomünikasyon Kurulu'nun adını "Bilgi ve İletişim Kurulu" yapıp gözetim toplumunun merkezi düzenleyici kurumuna dönüştürmeyi hedefliyor. Kurum bünyesindeki TİB şu anda zaten bir gözetim, denetim ve sansür aygıtı olarak çalışıyor.

Yıllardır devletin "bilgi toplumu" kavramını içselleştiremediğinden yakındık. Yanıldık. Devletimiz "yönetim sanatının" toplumun bilgisini yönetme sanatı olduğunu kavramış görünüyor! Elbette bu "bilgi yönetimi", toplumu bilgiye yöneltecek değil, bilgiyi devletin tekelinde tutmaya yönelik bir yönetim. "Bilgi toplumu" mu istediniz, alın size "gözetim toplumu"!

BThaber, s:674, 9 - 15 Haziran 2008

03 Haziran 2008

BİLGİ EKONOMİSİ, BİLGİ TOPLUMU, MAHREMİYET VE GÜVENLİK

[Bu bildiriyi, 3 - 7 Ocak 2006 tarihinde yapılan Ankara Barosu Hukuk Kurultayı'nda sunmuştum ve Kurultay kitabında yayınlanmıştı (ANKARA BAROSU HUKUK KURULTAYI 2006, Cilt 4: Bilişim ve Hukuk - Yargılama Hukuku, sf. 25-38, Ankara Barosu Yayınları, 2006, 2. Baskı). Bildiriyi bloguma almamın nedeni, son zamanlarda sıklıkla gündeme gelen dinleme, izleme, fişleme, gözetim haberleri ile ilgili çok temel bir yaklaşımı sunuyor olması. Özellikle hukuk ve siyaset alanındaki yeni gelişmelerle bu konuda yazmayı sürdüreceğim.]


Bilgi Ekonomisi, Bilgi Toplumu ve Hukuk

20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren belirginleşen küresel ekonomik sistem toplumlar arasındaki ilişkileri ve toplumsal yaşam biçimini dönüştürmektedir. Toplumsal değişimin klasik araçları arasında yer alan ekonomi, medya, uluslararası ilişkiler ve siyaset günümüzde çok önemli bir kavramın etrafında şekillenmekte ve etkinliğini bu kavrama göre belirlemektedir. Bu kavram “bilgi”dir. Bilgi sermayenin, bilgi dolaşımı ise ekonomik faaliyetin temeline yerleşmekte, bir ağ yapılanmasıyla dünyayı kuşatan bu dolaşım, salt ekonomiyle sınırlı kalmamakta, toplumsal ilişkilerin kurduğu ağlara egemen olan etkileşim boyutunun sunduğu katma değerle birlikte gelişmektedir.

Küresel ekonominin yeni kurallarını, ekonomik değerlerin bilgi ve iletişim teknolojilerinde (BİT) yaşanan devrim niteliğindeki gelişim ile artan dolaşım yeteneği belirlemektedir. Bilginin kesintisiz, hızlı ve uluslararası ölçekte entegre ağlar üzerinde dolaşımı ve paylaşımının ekonomik değer yaratması üzerine kurulu olan bir dünyada yaşıyoruz. Bir ülke bu küresel ağ içinde ne kadar değer, yani bilgi yaratır ve bu bilgiyi ağın geri kalanıyla ne kadar eşzamanlı ve uyumlu bir biçimde paylaşırsa, o kadar rekabet avantajına sahip olmaktadır.

Dış ticaret ağları, finans ağları, küresel ekonomik, sosyal ve siyasi karar verme ağları, birbirleriyle senkronize bir bütün oluşturarak, dünyanın ve ulusların kaderini belirleyen tek bir bilgi ağını yaratmaktadır. Bir ülke, tüm ekonomik ve insani potansiyelleriyle, bu ağın içinde ne kadar değer, yani bilgi yaratır ve bu bilgiyi ağın geri kalanıyla ne kadar eşzamanlı ve uyumlaştırılmış bir biçimde paylaşırsa, o kadar rekabet avantajına sahip olur. İş yapmanın küresel kurallarını artık bilginin dolaşım ve paylaşım kabiliyeti belirlemektedir.

Bilgi, artık üretimin en önemli girdisi haline gelmiştir. Bilginin üretimi, işlenmesi, kullanımı, dolaşımı ve paylaşımının insani ve ekonomik kalkınmanın, dolayısıyla da küresel rekabet avantajının temel dinamiği haline gelmesi görece yeni bir olgudur. Bu olgu, “bilgi ekonomisi” kavramıyla konumlanmaktadır. Bilgi ekonomisi, hem mevcut sosyo-ekonomik eğilimlerin bir ürünü, hem de bir ulusal politika seçimi, politik bir hedef ya da vizyon olarak nitelendirilebilir. “Bilgi-temelli ekonomi” ya da yaygın kullanımıyla “Bilgi Ekonomisi”, bilginin ekonomik ve insani kalkınma için etkili bir biçimde kullanıldığı bir ekonomi olarak tanımlanabilir. Nitelikli bilginin yarattığı katma değer üzerinde temellenen bilgi ekonomisinin gelişimi, ulusal ölçekte ekonomik büyümenin sürdürülebilir kılınması ile doğrudan bağlantılıdır.

Bilgi ekonomisinin dört temel direği bulunmaktadır:

1. Yerel ve küresel bilginin ekonominin tüm sektörlerinde yaygın ve etkili kullanımını özendiren, girişimciliği teşvik eden, bilgi devriminin yarattığı ekonomik ve sosyal dönüşümlere izin veren ve onları destekleyen uygun bir ekonomik dürtünün ve kurumsal rejimin yaratılması ve bilgi toplumunun hukuksal altyapısının oluşturulması;

2. Kaliteli eğitim ve yaşam boyu öğrenimin herkesin erişimine açık olduğu, yetenekli, esnek ve yaratıcı insanlardan oluşan bir toplumun yaratılması;

3. Toplumun tüm kesimlerinin erişimine açık, etkili ve rekabetçi bilgi ve iletişim hizmet ve araçlarının oluşturulmasını sağlayan, dinamik bir bilişim altyapısının, tam rekabete açık ve yenilikçi bir bilişim sektörünün kurulması;

4. Hızla büyüyen küresel bilgi stokuna katkıda bulunan, bu stoku yerel ihtiyaçlara uyarlayan, yeni ürünler, hizmetler ve yeni iş yapış tarzlarının yaratılmasında kullanan şirketleri, bilim ve araştırma merkezlerini, üniversiteleri, düşünsel üretim odaklarını ve toplumun tüm örgütlü kesimlerini kapsayacak bir biçimde inovasyon ve girişimciliğin desteklendiği etkili bir ulusal inovasyon sisteminin ve iş ortamının yaratılması…

Türkiye bu dört temel alanda ulusal politika ve stratejilerini oluşturmak ve köklü bir dönüşüm hamlesi içinde sürdürülebilir kalkınma ajandasını bu temeller üzerinde inşa etmek zorundadır. Küresel ticaret ağlarının entegre dünyasında rekabet ediyoruz. Ancak bu ağlarda özgürce dolaşan ve paylaşılan bilgi, ekonomik açıdan katma değer yaratabilir. Ürettiğimiz bilginin küresel ağlardaki dolaşım yeteneği, tüm sektörlerin etki ve kapsamını belirler.

Bilgiyi yaşamın odağına koymuş, ekonomik üretim ve bölüşüm sistemlerini bilgi odaklı yönlendiren toplumlar, yani “Bilgi Toplumları” yeni yüzyılım yönlendirici gücü olacaktır. Bu toplumların ekonomik, siyasal ve uluslararası alanlarda kazandıkları rekabet üstünlükleri ve belirleyici konumları, bu toplumların inisiyatifiyle şekillenecek bir küresel ağ yaratmakta ve bu ağa entegre olmayan toplumlar ne yazık ki bilgi çağının kazanımlarından yeterli derecede pay alamamaktadır.

Ülkemizin oluşan bu küresel ağa toplum olarak entegre olması bir zorunluluktur. Bu ağın dışında kalmanın toplumuza kaybettirecekleri ise bilgi toplumuna geçmek için atılacak adımların görece kısa vadede getireceği maliyetlerle karşılaştırılamayacak düzeydedir. Bu yüzden bilgi toplumunun temel yapı taşlarının oluşturulması ve bilgi ekonomisine işlerlik kazandırılması için bir an önce hızlı adımlar atmak ulusal bir sorumluluktur. Türkiye’de bilgi ekonomisi ve bilgi toplumuna geçiş, hayati bir öncelik taşımaktadır. Bu yüzden de, bilmek, daha çok bilmek ve bu bilgiyi paylaşmak zorundayız. Çünkü ancak özgürce dolaşan ve adil bir biçimde paylaşılan bilgi değer yaratır.

Türkiye’de bilgi ekonomisine geçişin sağlanması ve bilgi toplumuna ulaşılması hedefleri, bilgi ve iletişim teknolojilerini herkesin erişimine açacak bir teknik altyapının yanı sıra, bu hedefleri mümkün kılacak bir hukuksal altyapının ve uygun bir iş yapma ortamının kurulmasına da bağlıdır. Bu altyapının adil ve eşitlikçi olması, insani ve ekonomik kalkınmaya uygun bir ortam yaratması, ülkenin küresel rekabet avantajını desteklemesi ise, hukuk devleti ilke ve normlarına uygun olarak geliştirilmesine bağlıdır.

Bilgi ekonomisi ve bilgi toplumunun hukuksal altyapısının oluşturulması amacıyla, e-imza, kişisel verilerin korunması, siber suçlar, bilgi edinme hakkı gibi bir takım yasal düzenlemeler bir süredir siyasi iktidarların gündemindedir. Elektronik imza kanunu ve bilgi edinme kanunu çıkarılmıştır. Ama genellikle Avrupa Birliği’ne uyum zoruyla gündeme gelen bu düzenlemelerin hâlâ merkeziyetçi yönetim paradigmalarıyla ele alınması çözümden çok sorun yaratmaktadır. Asıl sorun kanunlaştırma sürecinin kendisinde yatmaktadır. Bu süreç, şeffaf olmayan, düzenlemelerin etkileyeceği tarafların katılımına ve denetimine kapalı, toplumsal fayda amacı yerine merkezi iktidarın kendini koruma güdüsüyle yönetilen, uluslararası tutarlılık gözetemeyen, kısa vadeli çıkarlarla etkilenmeye açık bir yapıdadır. Hele konu bilgi ve iletişim teknolojileri, inovasyon gibi hukukun uyum göstermekte güçlük çektiği alanlar olunca irrasyonel sonuçlarla karşılaşılabilmektedir. Avrupa Birliği’ne uyum, yalnızca müktesebat alanında değil, kanunlaştırma sürecinin demokratik ve katılımcı bir temelde iyileştirilmesine yönelik Birlik politikası konusunda da gözetilmelidir.

Söz konusu hukuksal altyapı, baskıcı ve olumsuz düzenlemelerden özenle kaçınılarak, bilgi toplumu ve bilgi ekonomisini teşvik edici olumlu düzenlemelere öncelik verilerek, ilgili tüm tarafların etkin katılımıyla gerçekleştirilmelidir. Bu düzenlemelerin hızla gelişen teknolojiler tarafından kısa sürede işlevsizleştirilmemesi için mümkün olduğunca esnek ve minimalist bir yapıda olması gerekir.

Ayrıca her düzenlemeden önce, söz konusu düzenlemenin kısa, orta ve uzun vadede sosyo-ekonomik açıdan hangi sonuçları vereceğini ortaya koyan kapsamlı “hukuksal risk analizleri”nin de yapılması, toplumsal fayda açısından büyük önem taşımaktadır. Hukuksal Risk Analizi çalışmaları, Türkiye’de uluslararası standartlarda bilgi ekonomisi ve bilgi toplumunun gelişmesine uygun bir hukuksal altyapının geliştirilebilmesi için, söz konusu düzenlemelerin hangi kapsam, çerçeve ve ilkeler uyarınca geliştirilmesi gerektiğini, bu değişikliklerin kısa, orta ve uzun vadede sosyo-ekonomik açıdan hangi sonuçları vereceğini, ayrıntılı ölçüm ve simülasyon teknikleriyle ortaya koyacaktır.

Bilgi ekonomisi ve bilgi toplumunun hukuksal altyapısı öncelikle bilginin toplum içersinde üretimi ve yayılımı sürecini hızlandıracak, bilginin vatandaşlar arasında özgürce paylaşımını sağlayacak düzenlemelerden oluşmak zorundadır. Hukuksal düzenlemelerin ruhu, nitelikli bilginin üretimi, üretilen nitelikli bilginin üretim sürecinde yer alan sujelerin hakları korunarak enformasyona dönüştürülmesi ve toplumun tüm kesimlerine ve küresel ağa yayılması, enformasyon niteliğindeki bilginin ekonomik ve toplumsal ilişkilerde bilgi ekonomisi ve bilgi toplumu paradigmalarına uygun olarak kullanılması ve tüm bu süreçlerde bilgi ve iletişim teknolojilerinin etkin biçimde yer alması olarak özetleyebileceğimiz bilgi toplumu mekanizmaları temel alınarak ortaya konulmalıdır ve bu ruha uygun olarak yapılacak düzenlemeler de birbiriyle entegre ve uyumlu bir bütün olarak kurgulanmalıdır. Bilgi toplumunun önceliği bilgi toplumunun kazanımlarından vatandaşların hiçbir ayrım gözetmeksizin faydalanmasının sağlanmasıdır.

Ancak katılımcı, şeffaf, toplumsal ihtiyaç ve talep odaklı, bilimsel verilere dayalı bir düzenleme süreci ve sürecin devamında gelen ölçme ve değerlendirme çalışmaları, bilgi ekonomisinin ihtiyaç duyduğu hukuksal düzenleme ortamını yaratacaktır.

Bilgi ekonomisinin niteliğine uygun düzenleme alanlarını bilgi ekonomisine uygun bir iş ortamı yaratmak özelinde değerlendirmek gerekirse, bu alanları iş yapma ortamının iyileştirilmesi, kişisel verilerin korunması, bilgi güvenliğinin sağlanması, fikri mülkiyet haklarının korunması ve gerekli teşvik mekanizmalarının kurulması olarak sayabiliriz. Bu hukuksal altyapıda, bir yanda üretim güçlerinin bilgi dolaşımı konusunda ihtiyaç duydukları çağdaş bilgi güvenliği konusu yer alırken, öte yanda tüketicilerin mahremiyet hakkına dayanan kişisel verilerin korunması bulunmaktadır. Mahremiyet ve güvenlik kavramları hukuk devleti ilke ve kuralları çerçevesinde birbiriyle dengeli bir biçimde ilişkilendirilmezse, adil ve demokratik bir iş yapma ortamı da kurulamaz.

“Bilgi”, “Özgürlük”, “Güvenlik” ve “Mahremiyet” İlişkisi

Bilgi güvenliği; bilginin gizliliği, bütünlüğü ve ulaşılabilirliği ihlal edilmeden serbestçe dolaşımının sağlanabilmesidir. Bu bağlamda, “bilgi güvenliği” ve “bilgi özgürlüğü” kavramları iç içe geçmiştir. Bir hukuk devletinde, bilgi güvenliği, özellikle de hassas olarak nitelendirilen kamu bilgilerinin güvenliğinin sağlanması, kamu bilgilerine erişim özgürlüğü ile ilgili olarak yapılacak hukuki düzenlemelerle dengelenmezse, temel hak ve özgürlükler ciddi bir tehdit altında kalacaktır.

“Bilginin sınır tanımadan paylaşılması” ilkesine dayanan ve bilgi ekonomisi paradigmasının da temelini oluşturan bilgi ve iletişim özgürlüğü kavramı, özellikle bilgi ve iletişim teknolojilerinin hızlı gelişimiyle, “özel hayatın gizliliği” anlamında “mahremiyet” kavramıyla belli bir çatışma yaratmıştır.

Bireylerin kişisel mahremiyetlerini koruma, devletten ve üçüncü kişilerden ise bu mahremiyetlerine saygı gösterilmesini talep etme hakkı vardır. Bu husus Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi‘nin Özel hayatın ve aile hayatının korunması başlıklı 8. Maddesinde şöyle ifade edilmiştir:

1. Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.


2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu otoritesinin müdahalesi, ancak ulusal güvenlik, kamu emniyeti, ülkenin ekonomik refahı, dirlik ve düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda, zorunlu olan ölçüde ve yasayla öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabilir

Özel hayat, bireylerin tüm dış etkilerden ve baskılardan uzak, kendi başına özgürce faaliyetlerini sürdürdüğü ve dokunulmazlığı bulunan yaşamsal bir alandır. Toplumsal bir varlık olan insanın, bir çok faaliyette toplumla birlikte onun bir parçası olarak hareket etmesine rağmen, her bireye kendi kişiliğini tüm saflığı ile yansıtabileceği özel bir alanı anayasal özgürlük olarak tanımak temel insan haklarının gereğidir. Devlet, bireyin bu alan içersindeki yaşantısına müdahale etmemeli ve bu alana karşı dışarıdan gelen saldırılara karşı da bireyi korumalıdır.

İletişim, anayasal bir özgürlük olarak tanınan ve anayasa üstü evrensel hukuk normları ile de korunan düşünce ve ifade özgürlüğünün bir uzantısı olmakla birlikte, özel hayatın sınırları içersinde de yer almaktadır. İletişimin korunmasındaki bu çift yönlü gereklilik, iletişim özgürlüğünün de anayasal ve evrensel platformda tanınmasını sağlamıştır. İletişime yapılacak haksız müdahaleler sadece iletişim özgürlüğünü ihlal etmekle kalmayacak, hakkın doğasındaki ikili yapı nedeniyle düşünce ve ifade özgürlüğü ile özel hayatın korunması ilkelerinin de aynı zamanda ihlal edilmesine yol açacaktır.

Bilgi güvenliği kavramıyla ilgili olarak, 11 Eylül olayları sonrası gelişen konjonktür içersinde ülkelerin terörist faaliyetleri önlemek ve ulusal güvenliği sağlamak amacıyla geliştirdikleri politikalar, bir “olağanüstü hal” durumunu giderek “olağanlaştırarak” yasal düzenlemelerle meşrulaştırmaktadır. Terörist faaliyetlerin önüne geçebilmek için son zamanlarda çıkarılan anti-terör yasalarında yer alan gizli izleme, iletişimin kesilmesi ve denetlemesi hükümleri tüm toplum üzerinde etkili olacak şekilde mevcut hakları kısıtlamaya uğratmaktadır. Özellikle kişisel ya da kurumsal mahremiyet, kişisel verilerin korunması, sansür, baskı, izleme, "terör" tanımı vb. birçok konuda, ABD Anti Terör Yasası veya onun yolundan giden benzeri düzenlemeler önemli bir kaygı kaynağı olarak karşımızda durmaktadır. Sorulması gereken asıl soru, uluslararası hukukun, demokrasinin ve insan haklarının temel ilkelerini, belirli bir tarzda yorumlanmış "olağanüstü koşulların" kuşkulu meşruiyetine kurban verip veremeyeceğimiz sorusudur.

Bu bağlamda, bilgi ekonomisi ve bilgi toplumunun gelişimi için zorunlu koşul ve aynı zamanda temel bir insan hakkı olan bilgi ve iletişim özgürlüğü, bireysel mahremiyetin güvencesi olarak kişisel verilerin korunması ve gerek kişi gerekse kamu güvenliği için zorunlu olan bilgi güvenliği kavramlarının hukuk devleti ilke ve kuralları uyarınca dengeli bir biçimde düzenlenmesi şarttır. Bu üç kavramın herhangi birini abartan veya azımsayan bir düzenleme anlayışı temel hak ve özgürlüklerin tümünü tehlikeye sokacaktır.

Kişisel Verilerin Korunması ve Bilgi Güvenliği

Bilgi ve iletişim teknolojilerinin gelişimi kişisel verilerin işlenmesini ve iletilmesini kolaylaştırırken, bu durum aynı zamanda hakkında veri toplanan kişinin kişilik haklarının korunmasının da hukuksal güvence altına alınmasını gerektirmektedir. Bu nedenle, kişilerle ilgili bilgilerin bilişim sistemlerinde işlenmesiyle ilgili esas ve usuller düzenlenmeli, bu düzenlemeler uluslararası veri değişimine uygun olmalı, bu esaslara uymayanlar hakkında yaptırımlar getirilmeli, kamu kurumları lehine denetim ve verilerin işlenmesi konularında ayrımcılık yaratacak nitelikte istisnalar tanınmamalıdır.

Bunlar yapılırken AB direktiflerine uygun bir çerçeve gözetilerek kişilik haklarının korunması ve yasal güvencelerin sağlanması esas alınmalıdır. Kişisel Verilerin Korunması hususunda yapılacak düzenlemelerde Avrupa Konseyi, OECD, Avrupa Birliği gibi uluslararası ve uluslarüstü platformlarda geliştirilen politikalarla da uyum gözetilmek zorundadır.

Kişisel verilerin, maddi ceza hukuku ve usul hukuku alanlarında temel hak ve özgürlükleri gözetecek bir biçimde korunmasının sağlanması gerekir. Ayrıca Kişisel Verilerin Korunması ile ilgili özdenetim mekanizmaları, alternatif korunma yöntemleri ve kişisel verilerin korunması ile ilgili uygulamaya yönelik çözümlemeler de geliştirilmelidir. Kişisel Verilerin Korunması Hakkında Kanun Tasarısı, bu ilkeler doğrultusunda yeniden ele alınarak acilen yasalaştırılmalıdır.

Bilgi Ekonomisi içersinde iş yapma ortamı, sadece bilgi ekonomisinde katma değer yaratan girişimcilerden ibaret değildir. Bilgi ekonomisi ürün ve hizmetlerinin yöneldiği tüketicilere de gerekli hukuksal güvenceler tanınmalıdır. “Kişisel verilerin korunması” mekanizmalarının etkin kılınması bu güvencelerin başında gelmektedir. Kişisel verilerin gerek özel sektör gerekse de kamu kesimi tarafından işlenmesinde belirli standartların, ilke ve kuralların getirilmesi hem sayısal ortamda mahremiyeti sağlayacak etkin bir hukuksal korunmanın kapısını aralayacak, hem de tüketicilerin elektronik ortamda güvenle işlem yapmalarının elektronik imzanın yanı sıra bir diğer güvencesi olacaktır.

Bu bağlamda, AB direktiflerine uygun bir çerçeve gözetilerek kişilik haklarının korunması ve yasal güvencelerin sağlanması esas alınmalıdır. “Kişisel Verilerin Korunması Kanun Tasarısı”, yukarıda konumlanan Avrupa Birliği standartlarına uygun bir kanunlaştırma yaklaşımı çerçevesinde tartışmaya açılarak ve bilgi ekonomisinin temel yapı taşının bilgi olduğu da göz önünde bulundurularak bir an önce kanunlaştırılmalıdır.

Bununla birlikte özellikle devletin elinde bulunan, ancak mevcut tasarı ile yeterince korunmayan kişisel veriler konusunda da tasarıda gerekli değişikliklere gidilmelidir. SPAM, veri madenciliği (data mining) gibi kişisel mahremiyeti ihlal eden ve kişisel haklara tecavüz teşkil eden fillerin özellikle sektörel öz-düzenleme mekanizmaları ile desteklenerek “Kişisel Verilerin Korunması Kanunu” çerçevesinde ele alınması gerekmektedir.

Adalet Bakanlığı’nın Başbakanlık’a sevk ettiği “Kişisel Verilerin Korunması Kanunu Tasarısı”na göre, “kişisel veriler hukuka ve dürüstlük kurallarına uygun olarak işlenecek, belirli, açık ve meşru amaçlar için toplanacak; kişilerin ırk, siyasi düşünce, din ve mezhep bilgileri, dernek üyelikleri, sağlık bilgileri ile mahkûmiyetlerine ilişkin veriler kayıt altına alınamayacak; bir şahısla ilgili bu tür bilgiler toplanırken, o kişinin rızası istenecek”tir. Ayrıca şikâyetlerin incelenmesi ve denetimin sağlanması için bağımsız bir “Kişisel Verileri Koruma Yüksek Kurulu” oluşturulması öngörülmüştür. Ancak tasarıda, genellikle “fişleme” olarak tabir edilen kamu otoritesi tarafından kişisel verilerin kayıt altına alınmasıyla ilgili olarak bazı istisnalar da yer almaktadır. Düzenlemenin en çok tepki çeken ‘istisnalar’ kısmına göre, ilgili kurumların güvenlik, kamu düzeni, suçun önlenmesi ve devletin ekonomik çıkarları söz konusu olduğunda kuralların dışına çıkabileceği belirtilmektedir. AB mevzuatına uyum kapsamında hazırlanan bu tasarıda yer alan istisnaların kapsamı çok geniş ve belirsiz tutulmuş durumda olduğu için, kanunun kişisel mahremiyet hakkına yönelik suiistimalleri önlemekte yetersiz kalacağı söylenebilir. Tasarı bu bağlamda ilgili tarafların tartışmasına açılarak yeniden ele alınmalıdır.

Bilgi ekonomisi ve bilgi toplumuna geçiş için gerekli hukuksal altyapının en önemli alanlarından bir başkasını ise, “bilgi özgürlüğü” kavramıyla çelişmeyecek bir biçimde geliştirilmesi gereken “bilgi güvenliği” ile ilişkili hukuksal düzenlemeler oluşturmaktadır. Bu düzenlemeler, gerek ceza kanunlarıyla gerekse sıklıkla gündeme gelen “ulusal bilgi güvenliği” ile ilgili kanunlaştırma çalışmalarıyla ilgilidir.

Bilgi Ekonomisi firmalarının özellikle bilgi ve iletişim teknolojilerini etkin ve yoğun olarak iş süreçlerinde kullanmaları, bilgi ekonomisi ürün ve hizmetlerinin dağıtımında ağın çok önemli bir işlev yüklenmesi ağ güvenliği ve bilgi güvenliği konularını gündeme getirmektedir. Kâğıt temelli, makine gücü yoğun, sanayi devrimi mekanizmaları ve süreçlerini temel alarak kurgulanan iş dünyasına yönelik hukuksal düzenleme enstrümanları, bilgi ekonomisin yeni iş süreçleri, gayri maddi ürün ve hizmetleri kapsama almakta zorlanmaktadır.

Bu durum kimi zaman hukuksal yorum sorunu olmasına rağmen kimi zaman da özel düzenleme yapma ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Bu ihtiyaçlardan en önemlisi sayısal ortamda gerçekleştirilen işlemleri hukuk sistemi içersinde koruma altına alacak elektronik imza yasalarıdır. Elektronik imza yasaları içersinde öngörülen mekanizmalar yoluyla sayısal ortamda gerçekleştirilen işlemlere hukuki korunma sağlanırken aynı zamanda teknik açıdan bu işlemlerin kökeninin tespiti, gizliliği, bütünlüğü ve inkar edilmezliği sağlanmaktadır. Hassas bilgilerin tanımlanmasında uluslararası standartlar ve güncel gereksinim ve değişiklikler göz önünde tutulmalıdır. Sayısal güvenlik ve elektronik imza konusunda altyapıyı oluşturmak ve uygulamaları geçerli kılmak için gereken çalışmalar, uluslararası uyum gözetilerek tamamlanmalıdır. Yeni ceza kanununda bilgi güvenliği ile ilişkili düzenlemeler, ancak böyle bir altyapıyla anlam kazanacaktır.

Bilgi güvenliğinin, özellikle de “hassas” olarak nitelendirilen kamu bilgilerinin güvenliğinin sağlanması konusu, kamu bilgilerine erişim özgürlüğü anlamında bilgi özgürlüğü ile ilgili hukuki düzenlemelerle dengelenmek zorundadır. Çünkü bu konuda dengesizlik, sınırları yasal olarak çizilmemiş bir “devlet sırrı” kavramının vatandaşların kamuya ait bilgilere erişim özgürlüğünü sürekli olarak erozyona uğrattığı hukuk dışı bir ortam yaratmasıyla sonuçlanacaktır. Bilgi güvenliği ve bilgi özgürlüğü kavramlarının hukuk devleti ilke ve normlarına uygun bir çerçeve içinde yer alabilmesi için, bu konuda referans oluşturabilecek bir takım hukuki düzenlemelere ihtiyaç vardır. Bunlar, “bilgi edinme hakkı” ve “ulusal bilgi güvenliği” ile ilgili düzenlemelerdir. Temel hak ve özgürlükleri tehlikeye düşürebilecek keyfi yorumların önüne geçilebilmesi için, öncelikle bu iki konunun birbirlerini dengeleyen bir biçimde ve bir “olumlu düzenleme” bağlamında ele alınması gerekmektedir.

Bu bağlamda “Bilgi Edinme Hakkı Kanunu” ile getirilen istisnaların kapsamı daraltılmalı, vatandaşların kendisiyle ilgili bilgilerin yanı sıra, her türlü bilgiye erişiminin yolunu demokratik katılımı sağlayacak bir biçimde açacak düzeltmeler yapılmalı; bilgiye erişim hakkını koruyacak mekanizmalar işletilmeli ve yenileri kurgulanmalıdır. Bu yaklaşımı dengeleyecek bir biçimde, “Ulusal Bilgi Güvenliği Kanunu” da hukuk devleti ilke ve normları uyarınca, bilgi ekonomisi ve bilgi toplumuna geçişin yolunu açacak bir olumlu düzenleme yaklaşımıyla kanunlaştırılmalıdır.

Devletin yurttaşlarıyla kulluk temelinde bir ilişkiyi dayatmasının ve kendini yüceltmesinin bir göstergesi olan gizlilik tavrı, genellikle “ulusal güvenlik” gibi “hassas” gerekçelerle meşrulaştırılmaya çalışılmakta ve aslında “yurttaşlara duyulan güvensizliğin” en temel ifadelerinden biri olmaktadır. Bilgi özgürlüğü ile ilgili hukuksal çerçeve, ulusal bilgi güvenliği konusunda açık bir hukuksal yaklaşımla dengelenmelidir. Ancak, bu noktada ulusal egemenliğin koruma altına alınması amacı temel gerekçeyi oluşturmalı ve ulusal bilgi güvenliği ile ilgili düzenlemeler, aslında ulusal güvenlikle ilgili hassas bilgilerin uluslararası standartlarda ve çağdaş dünyanın gereklerine uygun olarak sınıflandırıldığı bir yasal çerçeve sunmalı, yurttaşlardan bilgi kaçırmanın, devleti kapalı bir devreye dönüştürmenin ya da onları fişleyerek, denetleyerek, izleyerek temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmanın aracı kılınmamalıdır.

Sonuç

Bilgi ekonomisi ve bilgi toplumu paradigmalarının temel ilkesi bilginin sınır tanımadan paylaşılmasıdır. Bilgi ve iletişim teknolojileri alanındaki yasal düzenlemelerin temel amacı bilginin paylaşılması önündeki engelleri kaldırmak, bireyleri bilgi ve iletişim teknolojilerini kullanmaya teşvik etmek olmalıdır. Bireysel mahremiyet hakkı, bilgi özgürlüğü ve bilgi güvenliği, bu ilke ile tutarlı ve birbirleriyle dengeli bir biçimde hukuksal güvence altına alındığında, bilgi ekonomisi ve bilgi toplumunun gelişimine uygun bir hukuksal altyapının da temelleri atılmış olacaktır.

Bu altyapının oluşturulması, ülke refahı açısından da hayati bir öncelik taşımaktadır. Çünkü küresel bilgi ekonomisinde Türkiye’nin rekabet avantajlarının artırılması, bilgi ekonomisine uygun bir iş yapma ortamının, bunu mümkün kılacak etkili ve verimli bir kurumsal rejim ve hukuksal altyapının oluşturulmasına bağlıdır. Bu hedef, özel ve kamusal girişimlerin doğru bir temelde etkileşimiyle, hükümet, iş dünyası, akademi, sivil toplum kuruluşları ve toplumun en geniş kesimlerinin katılımını mümkün kılan bir yönetişim modeliyle mümkün olacaktır. Bilgi ekonomisi ancak ilgili tüm tarafları içine alan etkin ortaklıklarla gelişebilir.

Bilgi ekonomisi ve bilgi toplumuna geçişin hukuksal altyapısının, tüm yasal ve ikincil düzenlemelerin saydam ve katılımcı bir süreç içersinde oluşturulmasıyla, kısıtlayıcı düzenlemeler yerine hak ve sorumlukları açıklıkla belirleyen ve toplumsal faydayı gözeten, uygulanabilir ve sonuçları ölçülebilir bir yapıya sahip olması gerekir. Kurulacak hukuksal düzenleme ortamı ve kurumsal çerçeve, bilgi ekonomisine uygun, bilginin paylaşımının kolaylaştırıldığı, bilgi paylaşımının ucuz ve olanaklı olduğu ve bireysel veya kurumsal rekabetin yasal çerçeveler içerisinde üst düzeye çıkarıldığı bir yapıya izin vermelidir.

Bilgi toplumu ve bilgi ekonomisinin hukuksal altyapısını oluşturacak düzenlemeler, mevcut hukuk sistemi ile bütünleşmiş, uygulanabilir, bilgi toplumu ve bilgi ekonomisinin kurumlarını ve felsefesini koruyarak ileriye doğru götürecek nitelikte olmalıdır. Düzenlemeler özellikle ülkemizin mevcut durumuna özel çözümlemeleri, bilgi ekonomisine geçiş ve bilgi toplumunun oluşturulması hedeflerinin gerçekleştirilmesini sağlayacak mekanizmaları bünyesinde barındırmalıdır. Bu durum, bilgi ekonomisi ve bilgi toplumuna yönelik düzenlemelerin sadece Avrupa Birliği’ne uyum veya ülkemizdeki mevcut düzenlemelere kaynak teşkil eden ülkelerdeki değişimlerin hukuk sistemimize uyarlanması gibi amaçlarla gerçekleştirilmemesi gereğinin de bir ifadesidir. Bilgi Ekonomisini yerleştirmek, Bilgi Toplumu paradigmalarını toplumun tüm kesimlerine yaygınlaştırmak, düzenlemelerin ruhunun yerel ve küresel gerçeklikleri yansıtacak ve bu olguları içerecek şekilde tasarlanması gerekliliğini ortaya koymaktadır. Hukuk böylelikle hem istenilen hedeflere ulaşılmada önemli bir yol haritası olacak, hem de hedeflere doğru çizilen yolda teşvik edici, koruyucu ve sosyo-ekonomik dengeyi sağlayıcı rolünü bir kez daha güçlü bir şekilde ön plana çıkaracaktır.

Bu yol haritasında öncelik, vatandaşların bilgi ekonomisine güven duymalarını ve bilgi toplumu içinde adil ve eşit fırsatlara sahip olmalarını mümkün kılacak, birbiriyle ilişkili biçimde bireysel mahremiyeti koruyan, bilgiye erişimi güvence altına alan, bilgi güvenliğini sağlayan ve bunları dengeli bir şekilde yapan hukuksal düzenlemelerdedir.

Tüm bu hususları bünyesinde taşıyan düzenlemelerin yapılmasında öncelikle demokratik hukuk devletinin de bir gereği olarak çoğulculuğun ve katılımın düzenleme süreçlerine yansıması gerekmektedir. Bilgi ekonomisi ve bilgi toplumuna dönük yönetsel paradigmaların temelindeki ağ yönetişiminin kanunlaştırma süreciyle olan ilişkisi de katılım ve paydaşlık temelinde konumlanmalıdır. Bu durum gerek hukuk devleti ilke ve kuralları ile gerekse de düzenleme süreçlerinin şeffaf, etkili ve katılımcı bir yapıya kavuşturulmasında en uygun yaklaşım olacaktır.

18 Mayıs 2008

Oyunun Kuralı - İnternetin MGK'sı!

İnternet gibi gayri merkezi ağ yapısında gelişimi açık ve sınırsız bir alanın bütünü üzerinde belirleyicilik iddiasıyla bir kurul oluşturmak ve "meşruiyet oyunu"na kurban giden STK'larımız…

5651 hayatımıza sadece "internet sansürünü" katmadı, kanunun 10. Maddesi ile "e-muzır" kurulu TİB dışında yeni bir kuruma da kavuştuk: İnternet Kurulu… Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım bu kurum için "hoş" bir benzetme yapmış: "İnternetin MGK'sı"!
"Dünyaya örnek olmayı" seviyoruz, kurulları da. İnternete basılı yayın muamelesi yapan, sansürü yargısız infaza dönüştüren, uluslararası yer ve içerik sağlayıcıları ulusal faaliyet belgesi almaya zorlayıp "Türkiye çapında internet"in yolunu açan 5651, internete bir de "milli güvenlik" şapkası geçirmiş meğerse.
İnternetin bırakın MGK'sı, merkezi bir kurulu olur mu sorusunu bir yana bırakıp, bu benzetmeyi de bakanın "hasreti" olarak görürsek, olup biten pek de yeni değil aslında.
1998'de Ulaştırma Bakanlığı bünyesinde "İnternet Üst Kurulu" adıyla faaliyete geçmiş olan, "üst" sıfatı tepki çektiğinden yoluna "İnternet Kurulu" adıyla devam eden, sonra da rapor yayınlamaktan başka işe yaramadığı gerekçesiyle sessizce dağıtılan bir kurulumuz vardı. Bakan bu yeni kurulun farkını "kanunla kurulması" olarak açıklıyor.
Kurulun tanımında, "internetin tüm boyutları ile hedeflerini belirlemek sürecinde danışmanlık" gibi 1998'deki "iddialı" hedefler aynen korunmuş. Ama görev yine danışmanlık ve niteliği belirsiz bir koordinasyon ile sınırlı. Kamu kurum ve kuruluşlarının yanı sıra internet altyapı sağlayıcıları ve sivil toplum kuruluşlarından da hatırı sayılır katılım var. Bir önceki kurul da böyle geniş katılımlıydı ve zamanında katılımın etkinlik anlamına gelmediğini söyleyerek eleştirmiştik. Kanunla kurulmak etkinlik sağlıyor mu onu da göreceğiz.
İnternet gibi gayri merkezi ağ yapısında gelişimi açık ve sınırsız bir alanın bütünü üzerinde belirleyicilik iddiasıyla bir kurul oluşturmak, kuruluş kanununun mantığıyla tutarlı elbette. Tutarsız olan, "gayrı sivil" anayasamızın bile koruduğu "ifade ve iletişim özgürlüğü" ile açıkça çelişen yapısı gereği acilen iptal edilmesi gereken bir kanunla kurulan bu kurula katılım vererek "meşruiyet oyunu"na kurban giden STK'larımız…

BThaber, S: 670, 12 - 18 Mayıs 2008

28 Ekim 2007

Hukuk, niyet ve sansür

Anayasaya ne gerek var ki? Bize "örf ve âdetler" yeter de artar bile!

5651 sayılı "İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun" yürürlüğe gireli altı ay olmak üzere. Kanunda öngörülen denetim mekanizması da Telekomünikasyon Kurumu bünyesinde "Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı" (TİB) adı altında kuruldu. Başkanlığın suya sabuna dokunmayan adı arkasında saklı olan izleme, denetleme ve erişim engelleme (sansür diye okuyabilirsiniz) faaliyetleri yasal süre olan 23 Kasım 2007 tarihinde başlayacak.

İnternet ortamında Atatürk aleyhine işlenen suçlar, intihara yönlendirme, çocukların cinsel istismarı, uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma, sağlık için tehlikeli madde temini, müstehcenlik, fuhuş, kumar oynanması için yer ve imkân sağlamayı içeren 8 suçla ilgili erişimin engellenmesine yönelik mahkeme kararlarının yerine getirilmesi bu tarihten itibaren TİB sorumluluğunda olacak.

Buraya kadar bir tür hukuki ve teknik koordinasyon görevi gibi görünen faaliyetler, iki suç (çocukların cinsel istismarı ve müstehcenlik) için Kurumun mahkeme kararına gerek duymadan erişimi engelleme yetkisiyle farklılaşıyor. Bunun da ötesinde, kanunda tanımlanan suçların tamamıyla ilgili olarak, sunucuları yurt dışında bulunan tüm içeriğin mahkeme kararı olmaksızın engellenmesi de TİB yetkisinde olacak! İsteyen herkes Kuruma ihbarda bulunabilecek. Yani vatandaş dava açma ve mağduriyetini kanıtlama zahmetine girmeden bir ihbarla yetinebilecek. Dahası var: TİB çocuk pornosu ve müstehcenlik ile ilgili olarak filtre programlarıyla otomatik engelleme yapacak! Bu çorbaya Türk Telekom'un fiili tekelini de eklerseniz durumun ciddiyeti ortaya çıkar… Gerçekten de etkili bir "denetim" mekanizması…

İfade ve iletişim özgürlüğünü ortadan kaldıracak bu düzenlemeyle sansürcü ülkeler ligine adım attık. Gerçi TİB daha siftah yapmadan, önce youtube sonra da worldpress.com skandalıyla bu ligin şampiyonluğuna oynadığımızı cümle âleme duyurmuştuk bile!

Kurum başkanı Fethi Şimşek, sansür eleştirilerine duyarsız kalmadığını göstermek istercesine, "kanunun verdiği bu yetkisini çok sık kullanmayı düşünmediğini, şayet kullanırsa, kullandıktan sonra bunu hâkim onayına sunmayı düşündüğünü" söylemiş. Çok rahatladık! İfade ve iletişim özgürlüğünün sınırlanması ancak çok aşamalı ve denetime açık özel hukuki süreçlerle mümkün. Biz bu anayasal hakları insanların iyi ya da kötü niyetinin ve takdir yeteneğinin insafına bırakmış bulunuyoruz!

Birileri bazı içeriklerden müstehcen diye "rahatsız" olacak, ihbar edecek, birileri de bu içeriğin rahatsız edici olup olmadığına karar vererek hepimizin erişimini engelleyecek. Belki vatandaş rahatsız olur diye bu içeriklerin bir kısmı da otomatik olarak engellenecek. Bunun adı da "hukuk" olacak!

Bu kadar zamandır anayasa tartışmalarıyla yatıp kalkıyoruz. Ne gerek var ki? Bize "örf ve âdetler" yeter de artar bile!

BThaber, s:642, 15 - 21 Ekim 2007

21 Haziran 2007

Sansür ve Cumhurbaşkanı

"İnternet içerikleriyle ilgili düzenlemenin bulunmaması kuşkusuz bir kaos yaratmıştır. Ancak, internetin gücü bu kaostan kaynaklandığı gibi, Anayasa'nın koruduğu düşünceyi açıklama hürriyetimiz de bu kaosa dayanmaktadır."


Nur topu gibi bir sansür yasamız oldu! "İnternet ortamında yapılan yayınların düzenlenmesi ve bu yayınlar yoluyla işlenen suçlarla mücadele edilmesi hakkında kanun tasarısı", TBMM'de 04.05.2007 tarihinde 5651 no ile kabul edilerek yasalaştı ve Cumhurbaşkanı tarafından da onaylanarak yürürlüğe girdi. Aynı Cumhurbaşkanı, 18.06.2001 tarihinde internet ile ilgili düzenlemeleri de kapsayan RTÜK yasasını veto ederken şu gerekçeyi öne sürmüştü: "İletişim teknolojisinde bir devrim niteliğindeki internet yayıncılığının en baskın yönü, düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün, özgün kanaat oluşumunun günümüzdeki en etkin kullanım alanı olmasıdır. İnternet ortamındaki yayıncılıkta; hukukun üstün kılınması, kişilik haklarının korunması ve bunun yanında da yayın yoluyla düşünce ve ifade özgürlüğü gibi duyarlı alanların dengelenmesi sorunu ortaya çıkmaktadır. Bu sorunlar ancak, ifade özgürlüğü esas alınarak ve yayınlar üzerindeki denetim yargıya bırakılarak sağlanabilir. Dolayısıyla, internet yayıncılığına ilişkin ilkelerin ve öteki düzenlemelerin özel bir yasa ile yapılması en doğru yol olacaktır. Bu yola gidilmeyerek, yayınların düzenlenmesinin tümüyle kamu otoritelerinin takdirine bırakılması ve Basın Yasası'na bağlı kılınması internet yayıncılığının özelliği ile bağdaşmamaktadır."

Mevcut yasa internetin sansür edilmesi bakımından, özellikle yargı denetiminden bağımsız bir sansür kurulu oluşturulması, anayasaya aykırı olarak internet erişiminin genel olarak filtrelenmesi gibi konularda RTÜK yasasından çok daha ağır hükümler içeriyor. Peki, ne değişti de 2001'de tavrını hukuk devletinden yana koyan Cumhurbaşkanımız bu yasayı veto etmedi? Demokrasiyi cumhuriyet için tehdit olarak algılamak, iktidarın erozyonuyla açıklanabilir belki de. Şu sıralar Cumhurbaşkanının bir beş yıl daha görevde kalması tartışılıyor. Belki de tam tersine bu süreyi azaltmak gerekiyordur…

Bizimkine çok benzeyen bir yasa, "İletişim edep yasası" adıyla ABD'de 1996'da çıkarılmıştı. Sivil toplum kuruluşlarının yoğun çabaları sonucu yasa 1997 yılında Birleşik Devletler Yüksek Mahkemesi tarafından anayasaya aykırı bulunarak iptal edildi. Yargıç Dalzell'in gerekçesi bu alanda bir ilke oluşturmaktaydı: "Bir kitle iletişim aracı olarak internetin, hükümetin müdahalesine karşı en büyük korumaya ihtiyacı vardır. İnternet içerikleriyle ilgili düzenlemenin bulunmaması kuşkusuz bir kaos yaratmıştır. Ancak, internetin gücü bu kaostan kaynaklandığı gibi, Anayasa'nın koruduğu düşünceyi açıklama hürriyetimiz de bu kaosa dayanmaktadır."

Sansür yasamız için acilen Anayasa Mahkemesi'nde iptal davası açılması gerekiyor. Bu mekanizmayı işletmek için öncelikli görev de bilişim STK'larımıza düşüyor.

BThaber, 11 - 17 Haziran 2007 / s:624