Bu krizin gelecekte hangi harfle anılacağı değil önemli olan. Krizden çıkışın teknoloji, inovasyon, yönetişim ve işbirliğinde olduğunun farkına varmak önemli.
Şu sıralar “U”cularla “W”ciler arasında kavga var. Krizden yavaş ve istikrarlı bir çıkış içinde olduğumuzu savunan “U”cularla, krizin çift dipli olacağına inanan “W”ciler..
Para pazarında maliyetlerin düşmesi, kurumsal fonların daralması sonucunda girişim sermayesinin yükselişe geçmesi; ABD ve İngiltere’de emlak sektörünün stabilize olması ve fiyatların yükselmesi; küresel ticaretin hızlanması; Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin’de büyüme tahminlerinin yüksek çıkması gibi veriler, ekonomik (sıkı)yönetişim reformlarının devamı koşuluyla, OECD’nin krizden çıkış beklentisini öne çekmesine neden oldu (OECD Economic Outlook Interim Report, Eylül 2009).
Krizin çift dipli olacağını savunanlar ise, ABD’de işsizlik tahminlerinin öngörülenin üstünde çıkması (%9.8 - ki bu oranın gerçekte çok daha yüksek olduğunu söyleyenler de var); yine ABD’de bütçe açığının GSYİH’nin %10‘una ulaşması; rezerv para olarak dolara karşı hızla artan küresel güvensizlik; krizin bu kez ABD başta olmak üzere gelişmiş ülkelerin küçük işletmelerini de vuruyor olması; emtia fiyatlarının Çin ve Hindistan gibi ülkelerin talepleriyle krize rağmen yükselmesi gibi verilerden hareket ediyorlar.
Adamı sevmem, ama “kahin” Roubini’nin, doların güçsüzleşmesiyle negatife dönen faizlerle borçlananların yatırımlarıyla şişmeye başlayan riskli küresel varlıklar balonunun patlamaya aday olduğu saptamasına katılmamak elde değil. Kötümser senaryoya bir de ekonomik olmayan “reel” krizlerin, yani enerji, gıda ve çevre krizlerinin belirtilerini eklersek, bu sefer “L” tipi bir grafikle karşılaşmamız da olası. Bu hanede sadece süreğen resesyon değil, savaş, terör, kıtlık, açlık ve çevre felaketleri de var...
Greenspan’dan önceki FED başkanı, eski Hazine Bakanı, Obama’nın Ekonomik İyileşme Danışma Kurulu’nun yeni başkanı “bilge” Paul Volcker, teknolojinin ve küreselleşmenin ulaştığı noktada eski günlere geri dönüşün olmadığını, bu gelişmenin bürokratik sistemin uyum kapasitesini çoktan aştığını, her krizde devletin yeni bir kurtarma paketi açmasına alışan finansal sistemin kriz yaratmaya teşne olduğunu, yeni bir sistemin doğması gerektiğini söylüyor. Bu krizin gelecekte hangi harfle anılacağını bilmem, ama çıkışın teknoloji, inovasyon, yönetişim ve işbirliğinde olduğunu biliyorum.
BThaber, s:744, 9 - 15 Kasım 2009
16 Kasım 2009
Oyunun Kuralı - Kriz alfabesi: “U” mu, “W” mi, “L” mi?
21 Mayıs 2009
Oyunun Kuralı - Yaklaşan “reel” krizler
Ekonomik kriz bir şekilde “yönetilebilir”. Oysa, aklımız cebimizdeyken düşünmediğimiz, yönetilmesi zor krizler kapıda! Dünya Ekonomik Forumu’nun koridorlarında endişeyle konuşulan “reel kriz üçgeni” mesela: Küresel gıda, enerji ve çevre krizleri...
Herkes ekonomik krizin nasıl yönetileceğini konuşuyor. G20 zirveleri bunun cevabını verdi aslında: “Küresel yönetişim” ve teknolojik inovasyon... Bu, bir yandan krizin en büyük riski olan korumacılıkla mücadele ederken, öte yandan finansal sistemi denetleyerek inovasyona kaynak yaratacak bir yönetişim yapısını kurgulamak demek. Bu yapıyı tesis edecek olan irade de küresel bir ağ yapısıyla bağlanan devletler... Yani sadece kapitalizm değil, ulus-devletler de dönüşüyor.
Ekonomik kriz bir şekilde “yönetilebilir”. Oysa, aklımız cebimizdeyken düşünmediğimiz, yönetilmesi zor krizler kapıda! Dünya Ekonomik Forumu’nun koridorlarında endişeyle konuşulan “reel kriz üçgeni” mesela: Küresel gıda, enerji ve çevre krizleri... Bunlar, reel mal üretimini, çevre gibi maddi koşullarla etkileyen alanlar...
Gıda krizi 2007-2008 arasında ciddi bir işaret verdi. Yıllık fiyat artışı mısırda %31, prinçte %74, soyada %87, buğdayda %130 oldu. Bir çok ülkede kanlı isyanlar başgösterdi. Gıda üretimi, enerji ve çevre ekonomisine, yani petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki yükselmeye, su kalitesi ve miktarındaki azalmaya, artan sıcak dalgaları gibi iklim koşullarına doğrudan bağlı. Daha doğrusu bunların tümü birbirine bağlı ve bu durum ekonomik durgunluğu, işsizliği, açlığı, iç savaşları ve otoriter rejimlerin yükselişini tetikliyor. Petrol savaşlarından sonra şimdi de sıra gıda ve su savaşlarına geldi! Küresel risk haritası giderek karmaşıklaşıyor. Dünya Ekonomik Forumu Küresel Risk Ağı çalışmasına göre, dört alan tehlike sinyalleri veriyor: Sistemik finansal çürüme, gıda güvenliği, küresel tedarik zincirlerinde kopma ve enerji fiyat artışı riskleri... Buna yaklaşan iklim temelli çevre krizini de eklersek tablo belirginleşir.
Reel krizlere hazırlıklı olmak, ekonomik krizle aynı çözümü dayatıyor: Küresel yönetişim ve inovasyon... Küresel bir kaynak ve risk yönetişimi, ekonomik havza yönetimi, enerji ve metal sakıngan yerleşimler, çevre, enerji, gıda ve sağlık teknolojilerinde inovasyon, mevcut “işbirliği uçurumu”nun BİT ağlarıyla kapatılması... Yoksa gelecek krizlerin bedeli sadece refahımız veya işimiz değil, aşımız ve hayatımız olacak!
BThaber, s:720, 17 - 23 Mayıs 2009
02 Şubat 2009
Oyunun Kuralı - Kriz ve BİT Sektörü - 1
19 Ocak 2009
Oyunun Kuralı - Yeni Ticaret Kanunu, yönetişim ve kriz
25 Ağustos 2008
Oyunun Kuralı - "Kriz" mi, "dönüşüm" mü?
Belki de bu kriz bir "kriz" değil de, bir "paradigma dönüşümü"nün işareti.Oyunun kuralları değişiyor. Paradigma dönüşümü başladı ve durdurulamaz.
Küresel kriz ivmelenerek sürüyor. Bunu "resesyon", "büyük enflasyon", "küresel finansal kriz" olarak adlandıran da var, "kriz" deyip geçen de… 1980'lerde ve 1990'larda daha çok çevre ülkelerini etkileyen krizlerin tersine bu kriz "merkez"de patladı ve oradan küreye yayılıyor. Dolayısıyla "sistemik" olma ihtimali büyük. Bu bakımdan 1929 "Büyük Buhran"ıyla karşılaştırılıyor. Ama bana daha çok birer "değişim işareti" olan 1855 veya 1973 krizlerini çağrıştırıyor. İlki III. Napolyon döneminin sonunu getirip 3. Cumhuriyet'in kuruluşuyla sonuçlanmıştı; ikincisi ise ölçek ekonomilerinin çöküşünü başlatıp bir yanda finans piyasalarını küreselleştirmiş, diğer yanda da bilgi ve iletişim teknolojilerinin (BİT) ekonomik yükselişini tetiklemişti. Yalnızca ekonomik değil, hem siyasi hem de hukuki birer dönüşüm anıydılar.
Belki de bu kriz bir "kriz" değil de, bir "paradigma dönüşümü"nün işareti. Böyle okursak, yaşadığımız dönüşümü 1929 koşullarına benzetmekten çok, 1970'lerde başlayan ve 1988 kriziyle olgunlaşan (yönetişim ilkeleri) bir sürecin zirve noktası olarak görmek mümkün. Bu "kriz", bırakın "finansal" terimini, "ekonomi" kavramının bile içine sığdırılamayacak bir dönüşümün göstergesi. 1973 krizi sonrası verimliliği düşen ve kârlılığı azalan "eski" ekonomiyi bugüne taşıyan yeni küresel finansal sistem olmuştu. Şimdi bu operasyonu gerçekleştirirken zehirlenmesinin bedelini ödüyor. Reel sektörde 1990'larda bilgi ekonomisi paradigmasına doğru yaşanan dönüşümün bir benzeri bugün finansal sistemde yaşanmaya başlıyor. Spekülatif hareketlerle kredi bollaşması yaratan "finansal mimariler" ve risk gizleyen "finansal mühendislik" çöküyor. Askeri-endüstriyel kompleksler için yapıldığı gibi (karşılıksız para/silahlanma döngüsü), şimdilik dev finans kuruluşları da vergi mükelleflerinin hesabına devlet fonlarıyla payandalanıyor (karşılıksız para/spekülatif kârlılık döngüsü). Kimilerini "yeni devlet kapitalizmi geliyor" diye sevindiren bu süreç bir "geçiş dönemi"nden ibaret ve ahlaki çöküntü yaratan müdahaleler sistemi kurtarmaya yetmeyecek. Oyunun kuralları değişiyor. Paradigma dönüşümü başladı ve durdurulamaz.
BThaber, s:684, 18-24 Ağustos 2008
11 Ağustos 2008
Oyunun Kuralı - Politika şart!
2007 yılına kadar ivmelenerek süren büyüme süreci aslında politikaların sonucu değil. Politikasızlık, özellikle de mikroekonomik politikasızlık konjonktürel kaosla birleşince düşüşe geçmemiz de bu sonucu gösteriyor.
OECD'nin son Türkiye Raporu 17 Temmuz'da açıklandı (www.oecd.org/eco/surveys/turkey). Bu raporları şimdiye kadar "imajı bozmadan" geçiştirilmesi gereken sıkıntılar olarak görür, politika önerilerini de kafa sallayarak geçiştirirdik. Bu sefer böyle bir lüksümüz yok gibi görünüyor! Rapor, büyüme hızındaki yavaşlamanın zayıflayan rekabet gücü verimlilik dönüşümüyle artırılmadan çözülemeyeceğini, bunun da uygun makroekonomik politikalar dönüştürücü bir mikroekonomik çerçeve ile desteklenmeden mümkün olamayacağını vurguluyor.
Türkiye politika özürlü bir ülke. Kur-faiz-borsa denkleminde kıvranan bir para politikasıyla dış borç çevrimine koşullanmayı "makroekonomik politika" belleyen bir yönetime alıştık. 2001 krizinden sonra gündeme gelen makroekonomik reformlar, ivme kazanan AB süreci içinde sektörlerin küresel entegrasyonuyla desteklenmeseydi bugünleri göremezdik. Yani 2007 yılına kadar ivmelenerek süren büyüme süreci aslında politikaların sonucu değil. Politikasızlık, özellikle de mikroekonomik politikasızlık konjonktürel kaosla birleşince düşüşe geçmemiz de bu sonucu gösteriyor.
Rapora göre Türkiye emek yoğun sektörlerde rekabet gücünü kaybederken, ithal girdi kullanan sermaye yoğun sektörlerde nispeten iyi durumda. Bu denklemin sonucu, dış ticaret açığının artışı, işsizlikte patlama, yüksek enflasyon ve büyüme sürecinin kesilmesi. Yani, Türkiye'nin makroekonomik çerçeveyi siyasete kurban vermemesi için kamu mali sistemini şeffaflaştırması; Merkez Bankası'nın bağımsızlığına dokunmaması; iş yapma maliyetini düşürecek, girişimciliği destekleyecek bir hukuki düzen oluşturması; kayıtdışı ekonomiyi modern işletmeler yaratacak bir biçimde dönüştürecek, rekabet gücüne ve verimliliğe odaklı, yani inovasyon ve bilgi ekonomisi paradigmasına uygun bir mikroekonomik çerçeveyi ekonominin kalıcı gündemi kılması; ve kaliteli eğitime kaynak ayırarak işgücünü nitelikli hale getirmesi gerekiyor. Bütün bunlar politikasız olmayacak ve bu politikaların ekonomik ve "siyasal" bedeli var! Bu bedeli ödemekten çekinmeyecek bir iktidar var mı? Daha da vahimi: bir "iktidar" var mı?
BThaber, s:682, 4 - 10 Ağustos 2008
02 Temmuz 2007
“Bilgi toplumu” ve demokrasi
Demokratik bir katılımla oluşturulmamış hiçbir politika, hiçbir strateji, tüm tarafların uzlaşısıyla önceliklendirilmemiş hiçbir eylem planı “ulusal” sıfatını hak etmiyor. Demokratik olmayan kalkınma, ulusu değil çokulusluları kalkındırıyor.
9. Kamu Bilişim Platformu Konferansı açılış konuşmalarında TBD Başkanı’nın yeni internet suçları yasasının uygulanamazlığına vurgu yapması yerinde olmuş. Darısı Anayasa Mahkemesi’ne… Ama ben asıl DPT Müsteşar Yardımcısı Halil İbrahim Akça’nın söylediklerine takıldım. Çünkü Menteş’in söz konusu yasanın tüm itirazlara rağmen apar topar geçirilmesi ile ilgili sözlerinin ardından, Akça, “Bilgi Toplumu Stratejisi”nin “dönüşüm” fikrinin gelişme şekli hakkındaki memnuniyetini açıklıyor ve bu sürecin “bugün tüm toplumun malı olacak hale gelmesinden büyük onur ve mutluluk” duyduğunu ifade ediyordu.
Bu köşede söz konusu “strateji”nin oluşma sürecindeki yönetişim kaçkını, katılıma, dolayısıyla da uzlaşıya kapalı tavrı defalarca eleştirdim; ortaya çıkan sonucun “bilgi toplumuna dönüşüm”ü kuşatmaktan uzak, çünkü topluma uzak, salt kamu kesimindeki mekanik e-devlet uygulamalarıyla sınırlı bir eylemler sıralaması olduğunu iddia ettim. Strateji belgesinin bu zaafı, e-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu “katılımcısı” STK’ların ilgili raporlarında da kamuoyunda da çokça eleştiri aldı. Dolayısıyla, Türkiye’de bilgi toplumuna dönüşümün önünde açık seçik bir engel oluşturan ve tüm topluma pahalıya mal olan bir yasanın kanunlaştırma şekli STK yetkilisi tarafından eleştirilirken, “e-dönüşüm koordinatörü” DPT yetkilisinin ufku e-devlet koordinasyonu ile sınırlanmış bir “dönüşüm hamlesi”nin temelinde yatan stratejinin taraflara kapalı yapısından ulusallık çıkarsaması yapması tanıdık, ama meşru değil.
Devletin “ulvî” menfaatleri bir yanda, “rızkına razı kul” statüsü uygun görülmüş gerçek toplum öte yanda, ortada da “denge unsuru” olarak soyutlaşıp yok olana dek yüceltilmiş bir “millet”… Bu perspektiften bakıldığında, devlet bir şeyi düşündüğünde bile o topluma mal oluyor zaten! “Tarafsız”, “sınıfsız”, yekpare bir magma…
Bu ülkede kamu otoritesi, adına “kamu kaynağı” denilen ulusal kaynağı hep kendi malı olarak gördü. Çünkü kendisini “milletin aklı” saydı. Ama içerde hava ağır da olsa dışarıda fırtınalar esiyor. Artık bu formüle dünya izin vermiyor. Demokratik bir katılımla oluşturulmamış hiçbir politika, hiçbir strateji, tüm tarafların uzlaşısıyla önceliklendirilmemiş hiçbir eylem planı “ulusal” sıfatını hak etmiyor. Ulusal kararın yokluğunda, stratejiler başkalarının politikasına göre biçimleniyor. Demokratik olmayan kalkınma, ulusu değil çokulusluları kalkındırıyor.
Seçiminizi aklınızla yapın, hayal gücünüzü gelecek için kullanın. Demokrasi güçtür, ama gücü hak etmek gerekir.
BThaber, S: 626, 25 Haziran, 1 Temmuz 2007
03 Haziran 2007
Geleceği seçmek…
Hala cumhuriyeti nasıl ve kimlerden koruyacağımızı tartışıyorsak, demokrasiyi cumhuriyetin hedefi değil de tehdidi olarak görebiliyorsak, ortada çok ciddi bir sorun var demektir.
Bildik siyasi figürler, sanki günahları sıfırlanmışçasına karşımıza çıkıp kerameti kendinden menkul vatan kurtarıcıları sıfatıyla sosyal amnezimize hitap edecekler. Şizo-muhafazakarlar, daha “yeni” demokrat olmuşlar, birleşik “sosyal” statükocular, “vatan” seviciler, etnik sentetikler… Bir yanda cumhur cepheciler, diğer yanda ulvi sermayeciler…
Seçeneklerimizi konumlayan söylemlerin fiilleri seçim dili gereği gelecek zamanla çekiliyor, ama bu gelecek halkın değil iktidarın geleceği… Korku fabrikatörlerinin geleceği…
Seçimin bizim geleceğimize dair olması gerekmiyor mu? Gelecek korkularımız arasında seçim yapıyorsak, seçtiğimiz seçeneksizlik değil mi? Gelecekte nasıl bir toplum, nasıl bir yaşam kalitesi, nasıl bir refah paylaşımı, nasıl bir kalkınma istediğimizi değil de, nasıl hayatta kalacağımızı, bunun için özgürlük, adalet ve bağımsızlıktan ne kadar taviz vermemiz gerektiğini konuşuyorsak, aslında neyi seçiyoruz? Enerjimizi ve irademizi temsil edecek bir iktidarı mı? İktidarı ödünç verdiklerimizin bizi (en çok da bizden) nasıl koruyacaklarına göre oy veriyorsak, seçim yapmış sayılır mıyız?
Demokrasinin, dolaylı, dolayısıyla da sorunlu temsiliyet mekanizmasıyla, sınamaya odaklı seçim sistemiyle, kalıcı bürokratik aygıtlarıyla, hukuk devleti kurallarıyla ve sivil kurumsallaşmayla aradığı şey, ortak faydaya odaklı ortak aklın işlerliğidir. Bu yüzden hayati alanlarda üretilen politikalar seçimlerin temel seçeneklerini konumlayan ana çizgiler olarak algılanır. Demokrasilerde elbette…
Tek partili dönemin bitişinden beri hala cumhuriyeti nasıl ve kimlerden koruyacağımızı tartışıyorsak, demokrasiyi cumhuriyetin hedefi değil de tehdidi olarak görebiliyorsak, ortada çok ciddi bir sorun var demektir.
İktidar partisinin katılıma kapalı karar verme ve strateji üretme mekanizmaları yüzünden hiç de şaşırtıcı olmayan son sansür girişimleriyle (*) taçlandırdığı “politika”larının dışında, hangi partinin bilgi toplumu ve bilgi ekonomisi, inovasyon ve bilim-teknoloji politikasını biliyoruz? Bu politikalar seçimimizde ne kadar rol oynayacak? Bunu bir düşünün. Sonra kendinize ve geleceğe ne kadar inandığınızı sorgulayın.
----------------------------------------------------------
(*) Cumhurbaşkanı'nın onaylamasıyla yasa (Ulaştırma Bakanlığı internet yasası) yürürlüğe girdi. Dolayısıyla "girişim" sözcüğünü "mekanizmalar" sözcüğü ile değiştirmek uygun olur. Türkiye'nin küresel ligi belli artık: Suudi Arabistan, İran, Çin ekseninde yer alıyoruz...
BThaber, 28 Mayıs – 3 Haziran 2007 / s:622
http://www.bthaber.com.tr/yazar_sayfalari_bireysel.phtml?yazi_id=545000292
01 Mayıs 2007
"Ne Yapmalı?"
[Yaklaşık bir yıl önce dizi halinde yayınlanan bu yazıları, tam da seçim arifesinde derli toplu bir biçimde yayınlamak yerinde olur. Belki o zaman son yazılarımdaki rahatsız ton yerine oturur....]
----------------------------------------------------------
Politikasızlık = İktidarsızlık
“Açık ekonomi” mi, “açık ekonomisi” mi? Bilgi toplumu mu, bilgi pazarı mı? Bilginin paylaşımı iktidarın paylaşımı. Paylaşılmayan iktidar iktidarsızlık...
Bu toplumda, bir bankanın hortumlandığı, batıp mezata düşmesinin yakın olduğu, bilanço ve para hareketlerinin izlenmesinden değil de yönetim sekreterlerinin sosyetik/estetik cerrah kartviziti gibi dolaşmalarından anlaşılıyorsa; tarımdan sağlığa, savunmadan finansa zorunlu yatırım ve yönetim işlerinde ufuksuzluğun ve konjonktür tutsağı politikasızlığın maliyeti toplam IMF kredilerinin on katından fazlaysa; kamu yönetimini yeniden yapılandırıp verimli kılacağız derken iş dünyası, iş gücü ve sivil toplum örgütlenmelerini de hantallaştırıp asli işlevlerini yapamaz hale getiriyorsak; yönetişimsizliğin bedeli sadece sorumluluk, şeffaflık ve hesap verebilirliği beceremememiz değil de en temel sosyo-ekonomik değer kodlarının ortadan kalkması ise; bölgesel kalkınma sağlayacağız derken, her bölgeye bir merkezi devlet şubesi açıp, toplumu bir arada tutması gereken bağları gözümüz görmüyorsa; dünyanın en büyük ekonomileri arasına gireceğiz diye kendimizi kandırırken, sürdürülemezliği politikanın yerine ikame etmeyi sürdürüp ekonomik ve insani sermayeyi harcıyorsak; bilgi ekonomisi, yani “açık ekonomi” dururken “açık ekonomisi” olmayı kendimize yediriyorsak; bilgiyi üreten, işleyen, paylaşan ve dolaşıma sokan, öğrenen topluluklar, yani bilgi toplumu olacağımıza, bilgi pazarına dönüşmeyi içimiz kaldırıyorsa; ülkeyi deniz bilip, okyanusu kurutacak bir kendini bilmezlikle kaynaklarımızı sömürmeye devam ediyorsak; ve bütün bunlardan, siyaset, ekonomi, kültür, ülkedeki her “taraf” şu ya da bu şekilde sorumluysa….
Bu cümlelerin her biri eşit ölçüde vahim bin bir örneğini sıralamak hiç zor değilse… “Ne yapmalı”? Yönetmediğimiz küresel, bölgesel, ulusal bir ajandanın içindeyiz. Kendi rolümüzü biraz olsun belirleyemezsek, ne fırsat kalacak ne rekabet avantajı. Oyuncu olmak zorundayız, oyuncak değil. Yani geleceğimizi belirleyeceği kesin alanlarda politika üretmek ve uygulamak zorundayız. Ancak tüm tarafların katılımı ve uzlaşısı ile üretilmiş politikalar uygulanabileceğinden, her taraf kendi iktidarını paylaşmak zorunda. Ağlar kurmamız gerek…
Bilginin paylaşımı iktidarın paylaşımıdır. Paylaşılmayan iktidar iktidarsızlıkla sonuçlanır.
“Ne yapmalı?”
Ey”taraf”lar, böyle davranmaya devam ederseniz, ortada kazanç da kalmayacak fayda da. Oturup anlaşın, yoksa faturayı ödemeye kimsenin gücü yetmeyecek …
Piyasa sallantısıyla yaklaşık 21 milyar dolar kayba uğradığımız, cari açık bakımından henüz kısa ve orta vadeli etkilerini ölçmesek de, yaklaşık maliyetini içimiz acıyarak hesaplayabildiğimiz zor bir haftaydı. Elbette buna “bütçesel” olmayan değerleri, yanlış oyun teorileriyle şiddete kurban ettiğimiz insani değerleri eklemiyorum. Çünkü söz konusu “matematik” kaybın kökeninde zaten bu pahalı gerilim oyunu yatıyordu. Yerine koyamayacağımız sosyal değerleri kaybettik. Hep olduğu gibi.
Daha on beş gün önce “büyük ekonomi” olacağız diye şişiniyorduk.
“Açık ekonomi” olmak yerine “açık ekonomisi” olmayı içimiz kaldırıyor işte. Ama bu durumu değiştirmek elimizde. Ekim Devrimi’nin ünlü sorusuna verilen cevapta olduğu gibi, hepimiz üzerimize düşeni yapmak zorundayız. Çünkü yapmadığımızda ne olabileceğini biliyoruz.
Oyuncak değil, oyuncu olmamız gerekiyor. Yaptığım saptamaların her birinin matematik bir karşılığı, temsil ettiği bir toplumsal “bedel” var; ama “taraflar” sorumluluklarını anlamamış olabilir diyerek, bundan sonraki birkaç bölümü bu tarafların “yapmadıklarıyla ortak oldukları günahlara” ayıracağım. Sözü dolandırmadan.
Artık “geri dönüşü olmayan” bir limandayız. Ne yaptık yaptık, bir yıl içerisinde yapmak zorundayız. Ya oyunumuzu kurar, oynarız; ya da torunlarımız arkamızdan rahmet okutur.
Bir araya gelip konuşmak ve anlaşmak zorundayız, ey taraflar! Hiç birimizin bu ülkeyi heba etmeye hakkı yok! Ey kamu sektörü ve hükümet, ey iş dünyası kuruluşları ve özel sektör, ey emek örgütleri, ey sivil toplum kuruluşları, ey akademi, ey “eğitilmişler”, ey eğitilmemiş de olsa yaşayacak başka ülkesi olmayanlar, hatta ey yabancı sermaye… Böyle davranmaya devam edersek ortada kazanç da kalmayacak fayda da… Oturup anlaşalım… Bir an önce. Yoksa doğacak maliyeti ödemeye kimsenin gücü yetmeyecek…
Bürokrasi ne yapmıyor?
Bürokrasi ülkemizde olduğu gibi geçen yüzyılın paradigmalarıyla yaşıyorsa, bilgi yönetilemez, politika yapılamaz, strateji geliştirilemez oluyor.
Gerginleşen siyasi ortam: artan toplumsal huzursuzluk; işsizlik, cari açık, enflasyon artışı ve ihracatçı sektörlerin bunalımı ile yüksek perdeden öten ekonomi alarmları. Sorumluluk “ilgili” tüm taraflarda. Ama asıl sorun taraflar arasında etkin yönetişim düzeninin kurulamamasında. Peki bu tarafların “yapmadıklarıyla ortak oldukları günahlar” neler?
Taraflardan kasıt ortada: bürokrasi ve hükümet, iş dünyası kuruluşları ve özel sektör, emek örgütleri, sivil toplum kuruluşları, akademi ve inisiyatifsiz vatandaş … İlkinden başlayalım, ama kamu sektörü ve hükümeti birbirinden ayırarak. Hükümet bürokrasinin direncinden, bürokrasi hükümetin bilinçsiz ya da kötü niyetli uygulamalarından şikayet ettiğine göre, bu ayrım doğal.
Bilinen şeyleri tekrarlamak istemiyorum, ama durum neyse onu tarif etmek lazım. Bürokrasi, artık varolmayan bir merkezi iktidar yanılsaması yaşıyor. “Kamu kaynağı”nın ulvi bir devlet malı olduğunu zannediyor. Örgütlü sivil toplum ile zoraki ve salt imaja dayalı bir ilişki kuruyor. Ulusal politikanın oluşturulmasında taraflardan sadece biri olduğunu ısrarla unutmak istiyor. Planlamayla stratejiyi, politikayla statüko yönetimini birbirine karıştırıyor. Sonuç ortada: israf ve yolsuzluk ekonomisiyle heba olan yatırımlar; aciliyet taşıyan adımların mehter yürüyüşüyle tökezletilmesi; küresel oyuncu olmanın kuralları olan açıklık, şeffaflık, uzlaşma ve kazan-kazan stratejilerine, yani yönetişim düzenine karşı direnç ve ulusal değerlerimizin, rekabet avantajlarımızın erozyonu…
Bürokrasi aslında yönetsel mekanizmanın bilgi yönetimi ihtiyacının ortaya çıkardığı bir sınıf. Ama bu sınıf ülkemizde olduğu gibi geçen yüzyılın paradigmalarıyla yaşıyorsa, bilgi yönetilemez, politika yapılamaz, strateji geliştirilemez oluyor. Bu köhnemişlik, bürokrasi piramidinin tepelerinde daha da yıkıcı oluyor. Kamu kurumlarında işine ve ülkesine bağlı, küresel gelişmeleri izlemeye ve kurumuna uyarlamaya çalışan çok sayıda başarılı genç bürokrat var. Ama bu insan kaynağı sistemin çarklarında hızla öğütülüp atıl hale getiriliyor. Bu vatana ihanete eşdeğer bir suç.
Bürokratik düzenin yeni paradigmalar karşısında hiç şansı yok. Ama eğer bu sistem dış etkenler tarafından ortadan kaldırılırsa, bıraktığı boşluk ülke yararını hiçe sayan küresel oyuncularca dolduruluyor ve olan hepimize oluyor. Yapılacak tek şey, diğer tüm tarafların bu sistemle demokratik zor kullanarak etkin bir mücadele yürütmesi. Yani sorumluluk sivil toplum başta olmak üzere tüm taraflarda…
Özel Sektör ne yapmıyor?
Özel sektör, nitelikli toplumsal sermaye ve kamusal-özel yönetişim ağı sayesinde refahın oluştuğunu bilmeli ve görevini yapmalı. Ya oyuncu ya oyuncak, ya pazarcı ya pazar…
Özel sektör, ulusal ekonominin dinamizmini tetiklemek için makro ve mikro düzeyde üzerine düşen rolü oynayamıyor.
Statüko ve konjonktür tutsağı, salt arz odaklı bir paylaşım hesabıyla yatırım yapan “karar” mercilerinin önemli kısmı; girişimci ruhu kaybetmiş; “risk” almaya yanaşmayan; küresel bilgi dolaşımını ıskalayan; inovasyonu hesaba katmayan; eğitim başta olmak üzere sosyal sorumluluklarının aslında kendi işine yatırım yapmak anlamına geldiğinin farkında olmayan; insan kaynağını kalıcı, nitelikli ve etkili hale getirmeyi “tanrılardan” bekleyen; marka yaratamayan; ar-ge yapmayan; tersine-taklit-mühendisliği bile “ithal” eden; taktik ve rantiye yatırım tuzağına batan; stratejik yatırımı kendi faaliyetinden büyük bir etkinin sinerjik parçası olarak görmekten aciz halde… İş ortamının iyileştirilmesi; küme mekanizmalarıyla KOBİ standartlarının yükseltilmesi; toplam kazan-kazan etkinliğini artırarak küresel ihracat payının büyütülmesi gibi asli konuları, günü çevirmeye koşullu kobayın avara kasnak dolabında unutmuş çoğu…
Ulusal ekonomimizin önemli bir bölümü, bilgi ekonomisi hareketleriyle oyun-etki katsayısı artarak “şansı dönen” bir iki “marka”mızın rüzgarıyla kımıldama hayalindeki atıl oyuncaklardan oluşuyor. Bilgisiz = kararsız = atıl… Oyuncu olmazsan oyuncak, pazarcı olmazsan pazar olursun…
Özel sektörümüz tüm faaliyet alanlarında ancak %10’luk bir küresel rekabet avantajı üretebiliyor. İş dünyası sektörler arası veya içi güçbirlikleri geliştiremiyor. Ne kendi içinde, ne de STK, akademi, uluslararası örgütler vb. doğal müttefikleri ile etkin bir yönetişim ağı kurabiliyor. Muhatabı olan hükümet, AB, TSK, emek örgütleri vb. düğümlerle de ağ ilişkisi geliştiremiyor; “muhatap” olamıyor.
Çünkü iş dünyası politika üretemiyor. Ulusal politikaların oluşturulması için yönetişim dinamosu olma misyonunu yerine getiremiyor. Mevcut pazarın paylaşımı ve “muhatap” bile olamadığı iktidar odaklarından gelmesi muhtemel kazancın taktik hesabından ötesine geçemiyor. Tıpkı popülerlerin oyununa arka sokaktan sızmış ezik çocuk gibi kısa sürede oyun dışı kalıyor. Her an öz kaynakları heba ediyor. Bu kaynaklar ulusal; hepimizin. Katma değer üreterek kazanan bir özel sektör, nitelikli toplumsal sermaye ve kamusal-özel yönetişim ağı sayesinde refahın oluştuğunu bilir ve üzerine düşeni yapar. Öyle değil mi?
Emek örgütleri ne yapmıyor?
Sendika, taraf olma üzerine kurulu bir örgütlenme fikri. Gerçekten taraf olmayan sendika ne işe yarar?
İşçi ve işveren örgütleri çalışma hayatının örgütlenmesinde temel yapı taşları. Emek örgütleri sanayi devriminden bu yana çeşitli aşamalardan geçmiş, etkinliklerinin içerik ve düzeyi değişmiş olsa da, üretim sürecinin onsuz edilemez parçası olmayı sürdürüyor. Küreselleşme, artan ağ etkisi ve bilgi ekonomisinin gelişmesi işgücü talebini de dönüştürerek, bilgi temelli iş kollarını istihdamın en hızlı büyüyen kesimi haline getiriyor. Yeni iş kolları ortaya çıkarken bazıları yok oluyor, çalışmanın kapsamı ve kalitesi, işyerinin coğrafi/fiziksel özellikleri, iş sözleşmelerinin doğası, gerekli beceriler ve onları kazanma yolları, çalışmanın örgütlenmesi, işçi ve işveren örgütlenmelerinin işleyişi ve etkililiği, ekonominin yeni kurallarıyla dönüşüme uğruyor.
Emek örgütleri bu değişime uyum sağladıkları ve çalışma düzenini çalışanlar lehine yönetmek için etkin taraf olma kimliğini kazandıkları ölçüde işlevsel olabilir.
Türkiye’de emek örgütlerinin bilgi ekonomisine geçiş ve bilgi toplumuna dönüşüm sürecinde kendi işlevlerine uygun rol yüklenmediği açık. Bilgi ekonomisinin dinamiklerini, özellikle de üretimde teknolojinin artan ağırlığını bir tehdit olarak algılamaları anlaşılabilir. Ama tam da bu yüzden, çalışanların haklarını korumak ve bilgi becerilerine sahip işgücünün oluşumunda taraf olarak yer almak için sürece daha etkin bir biçimde katılmaları beklenmez miydi?
Emek örgütlerimiz de, tıpkı bürokrasi gibi, geçen yüzyılın paradigmalarıyla yaşamıyor mu? Bu örgütler içinde aklı başında stratejiler öneren kesimler var, ama yönetsel mekanizmalar üzerinde etkili olamıyorlar. Sendikalar, işverenlerle istihdam üzerinde yapısal etkileri olamayacak, sadece çalışanların gelirlerinde ve kazanılmış haklarında göreli iyileşmeler için mücadele ediyorlar. Hükümet karşısındaki konumları da ya kalıcı olmayan konjonktürel düzenlemelerle ilgili, ya da özelleştirme karşıtı müdahalelerle sınırlı.
Emek güçlerinin, istihdamın değişen doğasına, işgücü eğitimine, tarım başta olmak üzere giderek atıl hale gelen niteliksiz işgücünün nitelikli hale getirilerek yeniden üretime kazandırılmasına, oluşmaya başlayan bilgi temelli işgücünün hak düzenine, küresel sermaye akışıyla dengesizleşen ekonomik sistemi rekabet avantajı yaratarak istikrara kavuşturacak ve korumasız kesimlere yönelik değer üretmesini sağlayacak stratejilere odaklanan politikalar üretmesi ve bu politikaların uygulanmasında geleneksel yaptırım güçlerini kullanması gerekmez miydi? Sendika, taraf olma üzerine kurulu bir örgütlenme fikri. Gerçekten taraf olmayan sendika ne işe yarar?
Akademi ne yapmıyor?
Akademi asli işlevine kavuşturulmazsa sonuç belli: bilgiyi yönetemediği için bilgi pazarına dönüşmüş toplum, sürekli açık vermeye mahkum, değer üretemeyen ekonomi…
Rönesans ve Aydınlanma ile ortaya çıkan ve Sanayi Devrimi sonrası bilim ve teknolojinin artan değeri ile etkinliğini artırarak bugünkü otonom yapısına kavuşan Akademi, ekonomi, siyaset ve kültür alanlarının bileşkesini temsil ettiği ölçüde işlevselleşiyor. Çünkü insani ve ekonomik kalkınmanın dinamikleri bu üç alanın etkin sinerjisiyle oluşuyor. Akademi konumu itibarıyla bu dinamizmin öncü gücünü temsil ediyor. Akademi, kalkınmanın motoru inovasyonun ateşleyicisi.
Ülkemizde inovasyon dinamiklerinin kısırlığı, bilim ve teknoloji politikalarının ataleti ve kalkınmanın sürdürülemezliği ortada olduğuna göre, Akademi’nin ne yapmadığı da açık. 60’ların sonundan bu yana siyasi gerilimlerin bedelini otonomisini kaybederek ödeyen Akademi, merkezi yönetim zaafıyla yönetilemez hale gelmiş durumda. YÖK bir akademik kuruldan çok siyasi güç odağı işlevi görüyor. Otonomisi olmayan Akademi de “olmuyor” tabii.
Bu yönetsel zaafın bedeli her alanda ortaya çıkıyor: inovasyon ve Ar-Ge jeneratörü olması gereken Akademi, bilgiyi üretip yönetecek zihinsel ve finansal kaynaklara sahip olamıyor; üniversite – sanayi işbirliği için gerekli esnek yapıyı oluşturamadığı için özel sektörle yönetişim ilişkisi geliştiremiyor, sanayiye bilgi ve nitelikli insan sermayesi transferinde bulunamıyor; küresel modellerden devşirilmiş teknopark tarzı yapılanmaları asli işlevlerini hiçe sayarak rant alanı olarak kullanıyor ve kendi bindiği dalı kesiyor; orta öğrenim sistemi ile arasındaki rasyonel geçişi sağlamak için üzerine düşeni yapmadığı gibi, eğitim kalitesini düşürerek niteliksiz insan kaynağı üretimine katkıda bulunuyor; ulusal eğitim, bilim ve teknoloji, inovasyon politikalarının tarafı olma işlevini ataleti ve etkisizliği yüzünden yerine getiremiyor; böylece bilgi ekonomisi ve bilgi toplumunun temel eksenlerinden biri olan “yaşamboyu öğrenim” ortamının oluşmasında en önemli taraf atıl kalıyor. Bu arada inovasyon da Akademi gibi merkezi yapılarla yönetilmeye çalışıldığı için ulusal kaynaklar heba oluyor.
Türkiye’de Akademi asli işlevine yoğunlaşacağına, siyasi konjonktürün ve giderek gerginleşen gerilim oyununun sahnesi olmaya indirgeniyor. Biz türban sorununu tartışırken, olan geleceğimize, gençlerimize, rekabet avantajlarımıza ve kalkınma kapasitemize oluyor. Beyinler göçüyor, bilgi kaçıyor, değerler eriyor.
Kamusal ve özel üniversiteler asli işlevlerine kavuşturulmaz ise sonuç belli: bilgiyi yönetemediği için bilgi pazarına dönüşmüş toplum, sürekli açık vermeye mahkum, değer üretemeyen ekonomi…
Vatandaş ne yapmıyor?
Öğrenmek, bilmek istemiyoruz. Bu durum sürsün istiyoruz sadece. Sanki yarın hiç olmayacakmış gibi davranıyoruz.
Madem bu yazıda ülkenin geleceğini hazırlaması gereken tarafların yapmadıklarıyla ortak oldukları günahları ele alıyorum, sıranın görünüşte en “masum” tarafa, yani vatandaşa gelmesi de doğal… Vatandaşın soyut bir kavram, toplumun şekilsiz bir yığın olup, ancak oyları ve örgütlendiği sivil toplum kuruluşları aracılığıyla kendisini ifade edebileceği ileri sürülerek bir “taraf” olduğu savına karşı çıkılabilir. Ancak “vatandaş inisiyatifleri”nin örgütlenmenin temelinde olduğu düşünülürse, inisiyatifsiz bir toplumun bedeli kolaylıkla anlaşılabilir.
Bir toplum atasözleriyle değerlendirilebilir. Örneğin tarihi boyunca sömürgecilikle uğraşan Latin Amerika toplumlarında atasözleri direnişin yansıması gibidir. Hiç sömürge olmamış ama hep kul statüsüne indirgenmiş toplumumuzun atasözleri ise birer atalet aynasıdır: “azıcık aşım kaygısız başım”, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” gibi.. Bazıları daha da ileri giderek statükoyu onaylar: “devletin malı deniz, yemeyen domuz” misali… Bizde atasözleri sanki birer pasifize etme aracı.
Vatandaşın ancak hak ettiği yönetimle yönetilebileceği demokrasinin başından beri dile getirilir. Ulus-devletin zaafı, temsili demokrasinin krizi ve doğrudan demokrasi arayışları vatandaş inisiyatiflerinin ulusal politikalarda giderek daha ağırlıklı olmasını sağlıyor. Ülkemizde sivil toplum kuruluşlarının rolü henüz çok yeni olduğu ve her zaman gerçek vatandaş inisiyatiflerinden kaynaklanmadığı için, çıkar grubu olma işlevleri ön plana çıkıyor ve yönetsel mekanizmaları merkezi yönetim paradigmalarını aynen yansıtıyor.
Fransız düşünürü ve eylemcisi Guy Debord, “Gösteri Toplumu” adlı başyapıtında, giderek toplumun varlığının yalan hakikatinin de gösteri haline geldiğini, bunun herkesi atıl bir seyirciler topluluğuna indirgediğini söyler. Bu durum ülkemize oldukça uyuyor. Biz de her şeyi giderek artan bir arena yamyamlığıyla izliyor, geleceğimizin kendi ellerimizde olduğunu unutuyoruz. İnisiyatif gösteremiyoruz. Medyaya bakın, ilgi duyduğumuz şeylere bir bakın. İlgimiz sansasyonel, geçici, konjonktürel durumlarla sınırlanmış. Öğrenmek, bilmek istemiyoruz. Bu durum sürsün istiyoruz sadece. Sanki yarın hiç olmayacakmış gibi davranıyoruz. Her seçimde tam bir balık hafızasıyla davranıyor, ancak gündelik ekmeğimizle oynandığında sesimizi çıkarıyoruz. Bu kadarı da bizi gerçekten “vatandaş” ve toplum yapmaya yetmiyor.
Türk toplumunu geleceği hakkında inisiyatif almaya yönlendirmek gerçekten zor, farkındayım. Çok eski bir atalet heyulasıyla boğuşmak gerekiyor. Ama içimizden bazılarının, durumun farkında olanların bunu yapmasının zamanı gelmedi mi?
Hükümet ne yapmıyor?
Geleceği yönetme hedefi olmadan bugünü yönetmeye kalkarsanız geleceği gerçekten yönetenlerin oyuncağı olursunuz.
Yaklaşık bir yıldır, hükümetin öncelikleri toplumun önceliklerinden kopmuş, hatta ters düşmüş durumda: AB süreci, ekonomik ve sosyal atılım, küresel rekabet avantajları… Şimdiye kadar hep olduğu gibi, hükümet avara kasnak bir mekaniğin tutsağı olmuş görünüyor: Seçim yaklaşıyor!
Ülkemizde hükümetin seçim kazanması hayati konularda ürettiği stratejilerin ve devraldığı ulusal politikaların başarısına değil de farklı dinamiklere bağlandığı için, her dört yılda bir bazı şeylere yeniden başlamak zorunda kalıyoruz. Hükümetler süreklilik kültüründen pay almadıkları için, geleceğimizi ilgilendiren ve ulusal seferberlik gerektiren konularda atıl kalıyor. Hükümetin meşruiyet nedeni, yani gelecek yönetiminin yerini ideolojik kavga veya bir grubun çıkarı alıyor. Hükümetin işlevi ise sürdürülemez statükoyu koruma karşılığında siyasi rant elde etme mücadelesine indirgeniyor.
Hükümetler, sosyo-ekonomik yönlendirme etkilerini gösterebilmek için iktidarı paylaşmak zorunda. Toplumun çeşitli eksenlerini temsil etme yeteneği olan örgütlü güçlerle girilen bu paylaşım ilişkisi etkin bir yönetişim düzenine evrildiği ölçüde ulusal güçbirliğine dönüşür ve hayati atılımlar bu güç olmaksızın gerçekleştirilemez. Bizde hükümetler iktidarlarını toplumun örgütlü kesimleriyle değil, ulusal faydayı temsil ettiği müphem bir merkezi yönetim makinesiyle paylaşıyor.
Uluslararası ve bölgesel ilişkilerden makro ekonomiye, bilgi ekonomisi ve bilgi toplumuna dönüşmekten sosyal adaleti sağlamaya, inovasyondan kriz yönetimine, hayati konularda üretilen stratejiler süreklilik sağlanamadığı için ulusal politikaya dönüşemiyor. Hükümetlerin “eylem planları”na olan merakı da buradan geliyor: politika olmadan stratejik planlama yanılsaması yaratmak için bire bir! Durumu kurtarmakla yetiniyor ve aslında kaybediyoruz.
Bizler, özellikle bilgi ve iletişim teknolojilerine yakın olanlar, yıllardır hükümetlerin bilgi ekonomisi ve bilgi toplumu hedeflerini yeterince önemsemediğinden yakındık. Yanıldığımız nokta şuydu: hükümetler aslında öncelik verir göründükleri dış politika, makro ekonomik istikrar, sürdürülebilir büyüme gibi konuları da yönetmiyorlar. Geleceği yönetme hedefi olmadan bugünü yönetmeye kalkarsanız geleceği gerçekten yönetenlerin oyuncağı olursunuz.
Sivil toplum kuruluşları ne yapmıyor?
Politikasızlığın boşluğunu “eylem planları”yla doldurmaya çalışan hükümet ve bürokrasi gibi, STK’larımız da etkisizliğin avuntusunu projelerde, zirvelerde, şuralarda arıyor.
Şimdiye kadar sırasıyla bürokrasi, özel sektör, emek örgütleri, akademi, vatandaş ve hükümetin ne yapmadığını ele aldım. Sıra konumu itibarıyla kritik önem taşıyan tarafa geldi: sivil toplum kuruluşları…
Ekonominin küreselleşmesi, ulus-devletin etkinliğinin azalması ve temsili demokrasinin meşruiyet krizi sivil toplumun yönetsel süreçlerde giderek daha büyük bir rol oynaması sonucunu doğurdu. Bilgi ve iletişim teknolojilerinin hızlı gelişimiyle toplumların giderek ağ biçimi yapılanmalara evrildiği, bilginin paylaşımının iktidarın paylaşımı anlamına geldiği bir çağda, sivil toplum kuruluşları (STK) farklı toplumsal kesimlerin örgütlenmesinin, dolayısıyla da demokratik katılımın asli öznesi haline geldiler. Bu katılım, özellikle “politika alanı” için olmazsa olmaz bir koşula dönüştü. Bugün ulusal politikaların oluşturulması ve başarısında, iş dünyasından işgücüne, tüketicilerden hizmet sağlayıcılara, eğiticilerden öğrencilere toplumu kuran farklı kesimleri temsil eden STK’ların rolü belirleyici oluyor. Daha doğrusu, “olmalı”!
Ülkemizde merkezi yönetsel paradigmaların hakimiyeti dolayısıyla sivil toplum alanı yeterli bir gelişme dinamiği yakalamakta gecikti. Ekonomik ya da sosyal alanlarda faaliyet gösteren STK’lar, çoğunlukla kendi yönetsel mekanizmalarında merkezi yönetim paradigmasını yansılayıp işlevsiz kaldılar. STK’ların birer “çıkar grubu” olması doğaldır; ancak bu STK’lar yönetimle ilişkilerinde konjonktürel bir paylaşıma girmeyi yeğleyip söz konusu “çıkar”ı sürdürülebilir faydaya dönüştürmeyi başaramadılar. En temel işlevleri bilgi akışını yöneterek, görüşlerini yeterli iletişim düzeyine taşıyarak temsil ettikleri kesimlerin demokratik katılımını sağlamak, yani “izleme ve baskı grubu” kurmak olan STK’lar, hükümetler ve bürokrasiyle aralarındaki konjonktürel “çıkar ilişkisi” nedeniyle bu işlevi yerine getirmekte zorlandılar. Bunun doğal sonucu ise, ekonomik ve sosyal politikaların oluşturulması sürecinin bir yönetişim düzenine dönüştürülmesinde etkisiz kalmaları oldu. Kamu yönetiminde STK katılımı bir imaj operasyonuna indirgendi. Politikasızlığın boşluğunu “eylem planları”yla doldurmaya çalışan hükümet ve bürokrasi gibi, STK’larımız da katılımsızlığın ve etkisizliğin avuntusunu projelerde, raporlarda, zirvelerde, şuralarda arıyor. Ama olmuyor işte!
Peki ne yapmalı?
Bilgiyi ve iktidarı paylaşmadan, gerçek bir yönetişim düzenine geçmeden ülkenin geleceğini kuramazsınız.
Katma değer üreterek rekabet avantajı sağlamak, insani ve ekonomik kalkınmayı demokratik ve adil paylaşım temelinde sürdürülebilir kılmak için, bilgi ekonomisine geçiş ve bilgi toplumuna dönüşüm hedeflerine yönelik olarak Türkiye’nin seferberlik içine girmesinden sorumlu tarafların ne yapmadıkları üzerinde duruyorum bir süredir… Çünkü, hükümet, bürokrasi ve kamu sektörünün, özel sektör ve kuruluşlarının, emek örgütlerinin, akademinin, STKların ve inisiyatif gösteremeyen vatandaşın yapmadıkları, yapmaları gerekenin ne olduğunu ortaya koyuyor. Diziyi birlikte yapmaları gerekeni vurgulayarak kapatmak yerinde olacak.
Öncelikle bu kesimlerin kendi kurumsal yapılarında merkezi güç yanılsamasından kurtulup, faaliyet alanlarına özgü bir yönetişim modelini uygulama niyetini göstermeleri gerekiyor ki, diğer taraflarla meşru bir paydaşlık ilişkisine girebilsinler. Sonra tümü etkin ve geniş bir uzlaşma çerçevesinde olmak üzere; şimdiye kadar şu ya da bu kesim tarafından üretilmiş ancak üzerinde uzlaşılamadığı için raf ömrünü doldurmuş politika, strateji, eylem planlarından kurtulup, öncelikli hedefleri konumlayan gerçek bir ulusal politika oluşturmaları; sonra bu politikayı küresel koşullara uyumlu bir yol haritasına dönüştürecek stratejiyi belirlemeleri; sonra farklı kesimler ve hedefler bağlamında ayrımlaştırılmış stratejik sürecin koordinasyon ve uygulama düzeneğini yönetişim temelinde ve meşru bir zeminde kurmaları; sonra strateji bağlamında önceliklendirilmiş projelerin hayata geçirilmesine yönelik eylem planını, fizibilite ve risk analizi çalışmalarıyla birlikte oluşturmaları; daha sonra, küresel, bölgesel ve ulusal koşulların değerlendirilmesi ve politika doğrultusunda projeksiyonlar yapılmasıyla bu sürecin denetlenmesi ve iyileştirilmesi için katılımcı bir üst yapıyı kurmaları; bununla da yetinmeyip, STK ve akademi katılımlı bağımsız izleme mekanizmaları kurgulamaları gerekiyor.
Bu sürecin atılıma dönüşmesinin koşulu, etkin katılım, şeffaf yönetim, adil paylaşım ve en geniş uzlaşma zemini… Yani bilgiyi ve iktidarı paylaşmadan, gerçek bir yönetişim düzenine geçmeden ülkenin geleceğini kuramazsınız. Evet, yeni bir “Ulusal Seferberlik”, bunun için de meşru ve bağlayıcı bir “Ulusal Sözleşme” gerekiyor!
Yazı Dizisi:
BThaber, Haftalık Bilgi Teknolojileri Gazetesi
15 - 21 Mayıs 2006 / s:570
29 Mayıs - 4 Haziran 2006 / s:572
12 - 18 Haziran 2006 / s:574
26 Haziran - 2 Temmuz 2006 / s:576
10 - 16 Temmuz 2006 / s:578
24 - 30 Temmuz 2006 / s:580
7 - 13 Ağustos 2006 / s:582
21 - 27 Ağustos 2006 / s:584
18 - 24 Eylül 2006 / s:588
2 -8 Ekim 2006 / s:590
24 Şubat 2007
2023’te Nasıl Bir Cumhuriyet?
Bu gecikmiş bir Cumhuriyet Bayramı yazısı değil maalesef. Çünkü geçmiş Cumhuriyet bayramını geleceğe güven değil, bugünden korku duyarak,. bölünür müyüz, örtünür müyüz diye kamplaşarak “kutladık”.
Nedense “gelecek” deyince aklımıza gençlik gelmiyor. “Cumhuriyet”, her birimiz ve çocuklarımız için en kısa sürede özgürlük, adalet, refah ve bağımsızlık anlamına gelmez mi? Bu bayram da kimse bu sözcükleri kullanamadı, hep beraber “hayatta kalma” edebiyatına devam ettik. Çünkü cumhuriyet, güç sahibi herkesin elinde beslendiği statükoyu koruyacak, yorumu çıkara bağlı bir kavram haline geldi.
2023 bizim için “sihirli” bir sayı. Gelecek vizyonu deyince bu tarihten öteye pek geçemiyoruz. Yüzyıllık cumhuriyet neye benzeyecek acaba? 2023’te nasıl bir “Cumhuriyet” bekliyoruz? Peki, bizi nasıl bir cumhuriyet bekliyor?
Genç nüfusunun hakkını veren ve ona güvenen, yani gençlerin yaratıcı, yetenekli ve bilgili bireyler olarak yetişmesini sağlayan; yenilikçi bir bilgi dinamiğiyle oluşturulan ve adilce paylaşılan bir refahı sürekli rekabet avantajı yaratmak için kullanan; istikrarla büyüyen; hayati konularda en geniş uzlaşıyla politika ve strateji üretebilen; katılımcı, paylaşımcı, eşitlikçi, demokratik bir kalkınma ivmesini sürdürülebilir kılmış; bilgi ekonomisini kurmuş ve bilgi toplumuna dönüşmüş; tam bağımsız bir “küresel oyuncu” mu?
Yoksa mevcut atalet, politikasızlık ve ufuksuzluğun mantıksal sonucu olan bir “distopya” mı? Distopya, mevcudun alternatifi ütopyanın tersine, hakim olan durumun mantıksal sonuçlarında yaratacağı içine kapanmış, bükülmüş dünyayı ifade eder. Bizi bekleyen cumhuriyet bu bükülmüş dünya mı? Pazar olmakla hayatta kalan, kaderini belirlemekten aciz bir “küresel oyuncak” mı?
Cumhuriyetin geleceği bir “ulusal irade” konusudur. Ama bu irade bizi yönetmeye çalışanların sandığı gibi soyut, bir tür “milli magma” olan bir ulusun “ulvi” iradesi değil, ulusu oluşturan tüm kesimlerin katılımı ve paylaşımıyla, yani ortak aklıyla uzlaşarak üretilen ve sıçramaları gerçekleştirmek için onsuz edilemez somut iradedir.
Türkiye hayati bir karar anı yaşıyor. Ekonomi, sosyal yapı ve kültür eksenlerinde akan enerjinin entegre, senkronize ve koordine atılımıyla, tıpkı 1923’teki gibi ulusal bir sıçrama hareketine ihtiyacımız var.
2023 çok geç olabilir…
(BThaber, 6 – 12 Kasım 2006 / s:594)