Ekonomik kriz bir şekilde “yönetilebilir”. Oysa, aklımız cebimizdeyken düşünmediğimiz, yönetilmesi zor krizler kapıda! Dünya Ekonomik Forumu’nun koridorlarında endişeyle konuşulan “reel kriz üçgeni” mesela: Küresel gıda, enerji ve çevre krizleri...
Herkes ekonomik krizin nasıl yönetileceğini konuşuyor. G20 zirveleri bunun cevabını verdi aslında: “Küresel yönetişim” ve teknolojik inovasyon... Bu, bir yandan krizin en büyük riski olan korumacılıkla mücadele ederken, öte yandan finansal sistemi denetleyerek inovasyona kaynak yaratacak bir yönetişim yapısını kurgulamak demek. Bu yapıyı tesis edecek olan irade de küresel bir ağ yapısıyla bağlanan devletler... Yani sadece kapitalizm değil, ulus-devletler de dönüşüyor.
Ekonomik kriz bir şekilde “yönetilebilir”. Oysa, aklımız cebimizdeyken düşünmediğimiz, yönetilmesi zor krizler kapıda! Dünya Ekonomik Forumu’nun koridorlarında endişeyle konuşulan “reel kriz üçgeni” mesela: Küresel gıda, enerji ve çevre krizleri... Bunlar, reel mal üretimini, çevre gibi maddi koşullarla etkileyen alanlar...
Gıda krizi 2007-2008 arasında ciddi bir işaret verdi. Yıllık fiyat artışı mısırda %31, prinçte %74, soyada %87, buğdayda %130 oldu. Bir çok ülkede kanlı isyanlar başgösterdi. Gıda üretimi, enerji ve çevre ekonomisine, yani petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki yükselmeye, su kalitesi ve miktarındaki azalmaya, artan sıcak dalgaları gibi iklim koşullarına doğrudan bağlı. Daha doğrusu bunların tümü birbirine bağlı ve bu durum ekonomik durgunluğu, işsizliği, açlığı, iç savaşları ve otoriter rejimlerin yükselişini tetikliyor. Petrol savaşlarından sonra şimdi de sıra gıda ve su savaşlarına geldi! Küresel risk haritası giderek karmaşıklaşıyor. Dünya Ekonomik Forumu Küresel Risk Ağı çalışmasına göre, dört alan tehlike sinyalleri veriyor: Sistemik finansal çürüme, gıda güvenliği, küresel tedarik zincirlerinde kopma ve enerji fiyat artışı riskleri... Buna yaklaşan iklim temelli çevre krizini de eklersek tablo belirginleşir.
Reel krizlere hazırlıklı olmak, ekonomik krizle aynı çözümü dayatıyor: Küresel yönetişim ve inovasyon... Küresel bir kaynak ve risk yönetişimi, ekonomik havza yönetimi, enerji ve metal sakıngan yerleşimler, çevre, enerji, gıda ve sağlık teknolojilerinde inovasyon, mevcut “işbirliği uçurumu”nun BİT ağlarıyla kapatılması... Yoksa gelecek krizlerin bedeli sadece refahımız veya işimiz değil, aşımız ve hayatımız olacak!
BThaber, s:720, 17 - 23 Mayıs 2009
21 Mayıs 2009
Oyunun Kuralı - Yaklaşan “reel” krizler
12 Mart 2009
Oyunun Kuralı - Kriz, BİT ve işsizlik
İnsana yatırımın BİT sektörü için can alıcı önem taşıdığı maalesef Türkiye’de pek anlaşılmıyor. "Kriz paketleri"nde insan kaynağı kolaylıkla harcanabilir bir kalem olarak BİT harcamalarının hemen yanındaki yerini alıyor! Sonra da bilgi ekonomisine uygun "sosyal sermayeyi" neden yaratamadığımızı soruyoruz!
Küresel kriz ekonomik durgunluğun yanı sıra yoğun bir işsizlik artışı da getiriyor. Gerek teknoloji sektörleri ve BİT sektörü içinde gerekse diğer sektörlerdeki BİT istihdamı işsizlik dalgasından nasibini alıyor. Microsoft, Nortel, Motorola, Yahoo, Nokia, Sony, Google, Electronic Arts kriz paketi olarak kitlesel işten çıkarmalara gittiklerini açıklayan firmalardan sadece bir kısmı. Ekonomi genelindeki BİT işgücünde işten çıkarmaları ve istihdamda dışkaynak kullanım eğilimini buna eklediğimizde durum vahimleşiyor.
Ülkemizde de durum farklı değil. İnsana yatırımın BİT sektörü için can alıcı önem taşıdığı maalesef Türkiye’de pek anlaşılmıyor. Zaten hangi sektörde insan kaynağının en temel gayri-maddi sermaye olduğu gerçeği anlaşıldı ki? Burada işsizlik hem sistemik hem de kültürel bir sorun. "Kriz paketleri"nde insan kaynağı kolaylıkla harcanabilir bir kalem olarak BİT harcamalarının hemen yanındaki yerini alıyor! Sonra da bilgi ekonomisine uygun "sosyal sermayeyi" neden yaratamadığımızı soruyoruz! Tek avuntu bu işgücünün nitelikli, esnek ve mobil olması, dolayısıyla kriz sonrası istihdama geri dönüş konusunda diğer işgücü gruplarına göre belirgin bir avantaj sağlaması.
BİT sektöründe işsizlik tehdidi yaşayan ya da işsiz kalanlar en iyi bildikleri konuda, yani ağ yapıları alanında çözüm aramaya başlıyorlar. Zaten bu ağ temelli esnek çalışma modeli BİT’nin işgücü pazarına yaptığı en önemli etkilerden biri. Birçok ülkede topluluk ağları işsizliğe karşı bir çare olarak ortaya çıkıyor. İnsanlar bir araya gelip, yani bir kümelenme oluşturup, bir topluluk ağında örgütlenip becerilerini birleştirerek, düşük maliyetli ve yüksek katma değer taşıyan ürün ve hizmetler sunup yine ağın nimetlerini kullanarak bunları pazarlayabiliyor. Üstelik bunu maaş çarkına girip şirketlerin hantal yapılarını finanse etmeden yapıp, aracıları aradan çıkararak daha fazla kazanıyorlar. Bu iş temelli topluluk ağlarını "ortaklaşa kapitalizm", "peer-to-peer ekonomisi", "wikonomics" ya da daha iyisi "ağ kapitalizmi" kavramlarıyla nitelemek mümkün. Girişimcilik, esneklik ve yaratıcılıkla birleştiğinde ağlar üzerinde harikalar yaratıyor. Ortaklaşa yapılar içinde gerçek ortak paydayı keşfetmenin yolları bize de açık. Belki de bu tecrübeyle etkili ve bize özgü farklı istihdam modelleri yaratabiliriz.
BThaber\ s:708\, 23 Şubat – 1 Mart 2009
17 Şubat 2009
Oyunun Kuralı - Kriz ve BİT Sektörü - 2
02 Şubat 2009
Oyunun Kuralı - Kriz ve BİT Sektörü - 1
11 Ağustos 2008
Oyunun Kuralı - Politika şart!
2007 yılına kadar ivmelenerek süren büyüme süreci aslında politikaların sonucu değil. Politikasızlık, özellikle de mikroekonomik politikasızlık konjonktürel kaosla birleşince düşüşe geçmemiz de bu sonucu gösteriyor.
OECD'nin son Türkiye Raporu 17 Temmuz'da açıklandı (www.oecd.org/eco/surveys/turkey). Bu raporları şimdiye kadar "imajı bozmadan" geçiştirilmesi gereken sıkıntılar olarak görür, politika önerilerini de kafa sallayarak geçiştirirdik. Bu sefer böyle bir lüksümüz yok gibi görünüyor! Rapor, büyüme hızındaki yavaşlamanın zayıflayan rekabet gücü verimlilik dönüşümüyle artırılmadan çözülemeyeceğini, bunun da uygun makroekonomik politikalar dönüştürücü bir mikroekonomik çerçeve ile desteklenmeden mümkün olamayacağını vurguluyor.
Türkiye politika özürlü bir ülke. Kur-faiz-borsa denkleminde kıvranan bir para politikasıyla dış borç çevrimine koşullanmayı "makroekonomik politika" belleyen bir yönetime alıştık. 2001 krizinden sonra gündeme gelen makroekonomik reformlar, ivme kazanan AB süreci içinde sektörlerin küresel entegrasyonuyla desteklenmeseydi bugünleri göremezdik. Yani 2007 yılına kadar ivmelenerek süren büyüme süreci aslında politikaların sonucu değil. Politikasızlık, özellikle de mikroekonomik politikasızlık konjonktürel kaosla birleşince düşüşe geçmemiz de bu sonucu gösteriyor.
Rapora göre Türkiye emek yoğun sektörlerde rekabet gücünü kaybederken, ithal girdi kullanan sermaye yoğun sektörlerde nispeten iyi durumda. Bu denklemin sonucu, dış ticaret açığının artışı, işsizlikte patlama, yüksek enflasyon ve büyüme sürecinin kesilmesi. Yani, Türkiye'nin makroekonomik çerçeveyi siyasete kurban vermemesi için kamu mali sistemini şeffaflaştırması; Merkez Bankası'nın bağımsızlığına dokunmaması; iş yapma maliyetini düşürecek, girişimciliği destekleyecek bir hukuki düzen oluşturması; kayıtdışı ekonomiyi modern işletmeler yaratacak bir biçimde dönüştürecek, rekabet gücüne ve verimliliğe odaklı, yani inovasyon ve bilgi ekonomisi paradigmasına uygun bir mikroekonomik çerçeveyi ekonominin kalıcı gündemi kılması; ve kaliteli eğitime kaynak ayırarak işgücünü nitelikli hale getirmesi gerekiyor. Bütün bunlar politikasız olmayacak ve bu politikaların ekonomik ve "siyasal" bedeli var! Bu bedeli ödemekten çekinmeyecek bir iktidar var mı? Daha da vahimi: bir "iktidar" var mı?
BThaber, s:682, 4 - 10 Ağustos 2008
11 Mart 2008
Biraz matematik
İşsizlik, dış ticaret açığı, cari işlem açığı, bütçe performansında düşüş, küresel durgunluk, hukuksuzluk, iktidar savaşları... Aman, olsun canım, "gönlümüz zengin"!
Türkiye İstatistik Kurumu'nun son verilerine göre işsizlik tırmanışta. İşsizlik % 10,1'e çıkarken, açık işsiz sayısı 85 bin kişi artarak 2 milyon 350 bin oldu. İş aramayıp, çalışmaya hazır olanlar da dikkate alındığında gerçek işsiz sayısı 4 milyon 20 bine ulaşıyor. Geçen yılın üçüncü çeyreğinde başlayan düşük büyüme istihdam üzerindeki etkisini göstermeye başlıyor. İşsizlik oranının % 10 düzeyinde tutulabilmesi için 2007 verilerine göre yılda en az 411 bin; işsizlik oranının aşağı çekilebilmesi için de yılda en az 500 bin dolayında yeni istihdam yaratılması gerekiyor. Ayrıca tarım sektöründe daralan istihdamın tarım dışı sektörler tarafından karşılanması zorunluluğu da hesaba katılmalı. On yıl önce, sanayi, inovasyon, bilim-teknoloji politikaları ve demografik değişimler gözetilmeden kalkışılan "eğitim reformu" ile bu "nitelikli" istihdamın yaratılamayacağı belli.
Büyüme dinamiklerinde hızlı bir artış Türkiye'nin istihdam tablosunda göreli bir iyileşme sağlayabilir. Peki, bu dinamiklerin belirtisi var mı? Dış ticaret açığı 60 milyar dolara (milli gelirin %18'ine), cari işlem açığı ise 38 milyar dolara (milli gelirin %9,2'sine) ulaştı. Hala uygulanamayan sosyal güvenlik reformunun ulusal bütçeye maliyeti 2007'de de 26 milyar YTL. 2008 bütçesinde bu açık için ayrılan ödenek ise 28 milyar YTL. 2007 yılında, bütçe açığı, 6,8 milyar YTL'lik özelleştirme geliri de hesaba katıldığında 13,8 milyar YTL olarak gerçekleşti. Hesaplanan program tanımlı bütçe açığı 20,8 milyar YTL. 2006'da ise 4,6 milyar YTL bütçe açığına karşılık, 7,2 milyar YTL'lik program tanımlı bütçe açığı oluşmuştu. Bütçe performansı üç katı bozuldu. Üstelik bu düşük performans 2007 yılında gerçekleşen bazı harcamaların tahakkuklarının 2008 mali yılına ötelenmesi nedeniyle olduğundan iyi görünüyor. Bütçe şeffaf değil. Başka birçok yararının yanı sıra kamu maliyesinde performans artışı da sağlayacak Kamu Yönetim Reformu ne durumda peki? Belediye ve ilçe sayılarında seçim hedefli oynamaların dışında rafa kalktı. Türban özgürlüğü kadar "sivil" anayasa gibi. Avrupa Birliği reformları gibi. Bilgi ekonomisi, bilgi toplumu, inovasyon, KOBİ, sanayi ve dış ticaret politikalarından hiç bahsetmiyorum.
ABD'den başlayan durgunluk, en önemli dış ticaret kanalımız olan AB ülkelerini de içine alarak hızla küreselleşiyor. Sıcak para akışı ve dış borçlanma dışında tutacak yeri kalmamış ekonomimizin bu krizden etkilenmemesi mümkün değil. Biz ise giderek daralan bir ilmek gibi sıkışan zamanı hoyratça harcıyoruz. Türkiye iki yıldır havanda su dövüyor. Küçük iktidar savaşlarıyla geleceğimizi yok ediyoruz. Bakalım "anlı şanlı" geçmişimiz karın doyuracak mı?
BThaber, s:660, 3-9 Mart 2008
13 Eylül 2007
Zamanımız kalmadı
Bakalım bu hükümet bilgi ekonomisi ve bilgi toplumu konusunda nasıl bir tavır takınacak? Geçen dönemdeki gibi kamu saplantılı yönelimini sürdürecek mi, yoksa daha kapsamlı bir dönüşüm hamlesine cesaret edebilecek mi?
Ülke koskoca bir yılın yarısından fazlasını türbandı, laiklikti, rejimdi tartışarak harcadı ve harcamaya devam ediyor. Hayati hiçbir konuda bir santim ilerleyemedik. Gerçek işsizlik oranı yüzde 18.7. Mayıs ayından bu yana işsizler ordusuna en az elli bin kişi katılmış. Yapısal reformlar bakımından sıra bir türlü reel sektöre, üretime, istihdama, ihracata, eğitime gelemedi. Uluslararası Yönetimi Geliştirme Enstitüsü'nün Dünya Rekabetçilik Raporu'na göre Türkiye bu yıl rekabet endeksinde 43. sıradan 48. sıraya geriledi. Gerilim oyununda öncelik kazanan, kolluk kuvvetlerinin yetkilerini artıran, internet sansürüne yol açan olumsuz düzenlemelerden, inovasyon ve Ar-Ge konusunda beklenen olumlu düzenlemelere bir türlü sıra gelemedi. AB entegrasyonu meselesi heyula gibi önümüzde duruyor.
E-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu son toplantısını geçtiğimiz Mart ayında yapmış. Yani tartışmalı "Bilgi Toplumu Stratejisi" onaylandığından beri sadece üç kez toplanabilmiş. Son toplantısında ele aldığı konu da pek hayırlı: meşum internet sansür yasası! Bu arada erken seçim dolayısıyla Kurul zaten dağılmış bulunuyor. Lideri siyaseti bıraktı, diğer katılımcı bakanlar da değişiyor. Kısacası Mart'tan bu yana artık "dönüşmüyoruz"!
Nihayet Cumhurbaşkanlığı seçimi de sona erdi. Yeni hükümetin kısa sürede iş başı yapması bekleniyor. Bakalım bu hükümet bilgi ekonomisi ve bilgi toplumu konusunda nasıl bir tavır takınacak? Geçen dönemdeki gibi kamu ağırlıklı yönelimini sürdürecek mi, yoksa daha kapsamlı bir dönüşüm hamlesine cesaret edebilecek mi? Eğer e-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu'nun yeni yapılanmasında "Bilgi Toplumu Stratejisi'nde konumlanan kamu kesimiyle sınırlı sözde "yönetişim" modelini uygulamaya kalkarlarsa, ulusal kaynakların ve çok değerli zamanın bir kez daha heba edildiğini göreceğiz demektir.
Türkiye'nin bir an önce gerçekten "ulusal" bir bilgi ekonomisi ve bilgi toplumu stratejisine ihtiyacı var. Ulusal stratejinin asıl gücü içeriğinden değil, kimlerin (hangi tarafların/paydaşların), nasıl (bir süreçle), hangi ulusal fayda odağında, hangi kıyaslama ve analizlerle, nasıl bir (ulusal) uzlaşı uyarınca, hangi meşru (hukuki, kurumsal, sorumlu ve saydam) zeminde karar verdiklerine göre artan veya eksilen dinamiğinden kaynaklanır. Ulusal politikanın ulusal fayda üreten stratejileri doğurmasının ve bu stratejilerin uygulanmasıyla doğrudan ulusal rekabet avantajı yaratılmasının nedeni de budur. Stratejilerin içeriği de bu dinamik denklem uyarınca şekillenir zaten…
Ülkenin ihtiyaç duyduğu dönüşüm "bilgi toplumu"na ve "bilgi ekonomisi"ne doğru ve bu terimler her yerde aynı anlama geliyorlar: "toplum"un ve "ekonomi"nin tümüyle dönüşmesi gerekiyor… Yani "bir kısmı" seçeneği mevcut değil!
BThaber, S: 636, 3 - 9 Eylül 2007