Yoksa krizin siyasi ve ekonomik "fırsatlarına" oynayıp "geleceğe" yatırım mı yapıyorsunuz? Bu yatırımın bedeli çok yüksek, çünkü o "gelecek" gelmeyecek!
Kriz sonunda medyanın gündeminde ilk sıraya yerleşti. Borsanın 2001'deki Kara Salı'yı hatırlatan rekor düşüşü kadar TÜSİAD'ın "tedirginliği" de rol oynadı bunda. Şu sıralar herkes hükümete yükleniyor, hükümet de "tekne sağlam, güvenin" diyor. Türkiye, gelişmiş ülkelerin finansal sisteminin denetim dışı büyüyen karmaşık yapısının çöküşüne göreli bir bağışıklık kazanmış görünüyor. Bizde sorun daha çok krizin reel ekonomi üzerindeki etkileri konusunda yaşanacak. Dolayısıyla iş çevrelerinin "paniğinin" nedeni biraz belirsiz, hükümetten beklentileri de öyle. Çünkü kriz panik yaratır ama asıl panikle büyür.
Türkiye 2001'den beri cari açığı finanse etmek için dünyanın en yüksek faizini ödeyerek zaten kriz koşullarında yaşıyor. Ayrıca kamu bütçesi fazla açık vermedi ve bankacılık sistemi son kriz önlemleriyle sağlam görünüyor. Bu durumda TÜSİAD'ın beklentisi ne? İnsanın aklına AKP'yle muhalefetin ekonomi cephesine kaydırılmasıyla ilgili stratejiler geliyor ister istemez. Bir yandan da Türkiye'de asıl açık veren kesimin finans değil, risk analizi yapmadan düşük faizli döviz kredileriyle borçlanan ve küresel kredi kriziyle daralan döviz arzı nedeniyle sıkıntı yaşayan özel sektör şirketleri olduğunu düşününce başka olasılıklar beliriyor. Belki de en büyük üyeleri döviz açığı veren TÜSİAD, hükümetten (yani hepimizden), oluşabilecek dev batıklara yönelik bir "kurtarma paketi" bekliyordur? 2001'de banka batıklarını ödedik, şimdi de holding batıklarını mı ödeyeceğiz? Ucuz krediyle düşük kaliteli yatırımlar yaparken, bilişim sektörüyle stratejik ortaklık geliştirip yönetimde inovasyon yapma fırsatını kaçırırken, tekelcilik hayalleri kurup kurumsal yönetişimi es geçerken bize mi sordunuz? Yoksa krizin siyasi ve ekonomik "fırsatlarına" oynayıp "geleceğe" yatırım mı yapıyorsunuz? Bu yatırımın bedeli çok yüksek, çünkü o "gelecek" gelmeyecek!
İş dünyası panik yaratmak yerine artık kendi kriz önlemlerini alsa da, enerjisini asıl mikro ekonomik reformlar, bilgi, yönetişim ve inovasyon ağları, istihdam ve eğitim reformları, AB süreci ve demokratikleşme gibi konularda hükümetle misyonuna uygun bir işbirliği platformu geliştirmeye harcasa daha akıllıca olmaz mı?
BThaber, s:692, 20-26 Ekim 2008
29 Ekim 2008
Oyunun Kuralı - Kriz, Türkiye, ekonomi ve siyaset
17 Haziran 2008
Oyunun Kuralı - Bilgi toplumu mu gözetim toplumu mu?
Yıllardır devletin "bilgi toplumu" kavramını içselleştiremediğinden yakındık. Yanıldık. Devletimiz "yönetim sanatının" toplumun bilgisini yönetme sanatı olduğunu kavramış görünüyor!
Son günlerde telekulak haberlerinin gündeme gelmesi yararlı oldu! Mesela "Kişisel Verilerin Korunması Yasa Tasarısı" konusunda istihbarat kurumlarıyla ilgili istisnaların kaygı verici belirsizliği hakkında ne kadar haklı olduğumuz ortaya çıktı. Meclis Adalet Komisyonu'nda görüşülen tasarı ile ilgili olarak MİT, Jandarma ve Emniyet İstihbarat kurumlarının söz konusu istisnaların sınırını daha da genişletmek için yoğun kulis yaptıkları haber oldu. Aynı kurumların çeşitli ağır ceza mahkemelerinden aldıkları ve üç ayda bir yenilettikleri kararlarla son üç yıldır, mobil ve sabit telefon, internet erişim ve iletişim bilgileri de dâhil olmak üzere, tüm toplumun iletişim bilgilerini bir veri bankasında kaydettiği de ortaya çıktı. Bu kurumlarla ilgili kanunlarda değişiklik yapan 5397 sayılı yasanın geçici 2. maddesi, anayasaya ve temel insan haklarına aykırı bu toptan gözetime yasal bir kılıf geçiriyor. Anlaşılan, Kişisel Verileri Koruma Kanunu ile bu geçici yasal kılıf, sağlık, inanç, cinsel tercih vb. özel hayat bilgileri de dâhil edilerek genişletilip sürekli hale getirilmek isteniyor. Buna yine komisyonlarda görüşülen Devlet Sırları Kanunu Tasarısı'nın neyin sır olup olmadığını kamu kurumlarının insafına bırakması eklenince, hakkımızda yapılan fişlemeye karşı herhangi bir yasal güvencemiz de kalmıyor. Bu kanunla zaten pek işe yaramayan Bilgi Edinme Kanunu da kadük hale gelecek. Yeniden gündeme gelen Elektronik Haberleşme Kanun Tasarısı ise, bir sektörel serbestleşme aracı olması gereken Telekomünikasyon Kurulu'nun adını "Bilgi ve İletişim Kurulu" yapıp gözetim toplumunun merkezi düzenleyici kurumuna dönüştürmeyi hedefliyor. Kurum bünyesindeki TİB şu anda zaten bir gözetim, denetim ve sansür aygıtı olarak çalışıyor.
Yıllardır devletin "bilgi toplumu" kavramını içselleştiremediğinden yakındık. Yanıldık. Devletimiz "yönetim sanatının" toplumun bilgisini yönetme sanatı olduğunu kavramış görünüyor! Elbette bu "bilgi yönetimi", toplumu bilgiye yöneltecek değil, bilgiyi devletin tekelinde tutmaya yönelik bir yönetim. "Bilgi toplumu" mu istediniz, alın size "gözetim toplumu"!
BThaber, s:674, 9 - 15 Haziran 2008
01 Haziran 2008
Oyunun Kuralı - Gençlik, bayram ve saf akıl
Bir yanda "gençlik bayram"ını genç işsizlik, eğitimsizlik, güvensizlik ve umutsuzluk rakamlarıyla karşılayan gençler, öte yanda iktidarsız muktedirlerin kavgası...
İnternette "dünyaya örnek" olduğumuzu iddia eden yöneticilerimiz var. Hem de "internet düzenlemeleri" alanında! İnternetin ülkeye ekonomik ve sosyal faydasını artıracak; katma değer, iş kalitesi, eğitim kalitesi, kaliteli istihdam, rekabet avantajı, bilgi dağılımı ve yönetimi araçları, refahın adil ve yaygın paylaşımı, bilgi ekonomisine ve bilgi toplumuna dönüşüm, demokrasi ve egemenlik açısından sunduğu imkânları toplumun her kesimine açacak; kalkınma ve gelecek yönetimi hedefli "düzenleme ve uygulamalar" resmi saf aklınızın ortak zemininde durur. Ama durum aklı izlemiyor!
Dünya anayasalarının çoğuna göre düşünce ve ifade özgürlüğüne aykırı olarak interneti ulusal sınırlar içinde tutma hayaline dizginlenmiş 5651 kod adlı internet düzenlemesinin, hayal ufku ortak iktidarlara "örnek" teşkil edeceğini bilmeniz ufkunuzu karartır. Sonra başınızı ekrandan kaldırıp bakar, "ufuk üstüme geliyor" dersiniz!
BİT sektörünün ülkemizde de "öncü", ama krizde öncü olduğunu görürsünüz. Bayiler işlerin "bıçakla" kesildiğini anlatırlar. Sektör yöneticilerinden iptal edilen satışlar, durdurulan projeler, işten çıkarma hikâyeleri dinlersiniz. STK'lar kesilen kaynaklardan, seslerinin duyulmaz olduğundan dem vurur. Arada bir rapor başlığına takılırsınız. "İnovasyon", "bilgi politikası", ulusal vizyon" gibi kavramların göz kırptığı kapaklar şaka gibi gelir.
Gençlik bayramını genç işsizlik, eğitimsizlik, güvensizlik ve umutsuzluk rakamlarıyla karşılayan gençlerle karşılaşırsınız. İktidarsız muktedirlerin kavgasını seyredersiniz. Tarafsız, yani gençliğe ve geleceğe taraf olması gerekenlerin, postuna, çadırına, koltuğuna, mülküne, yani "devletine" taraf olduğunu görüp, sabah, hukuksuz yetki bağımsızlığının "kapalı toplum" kâbusuna uyanmaktan korkarak gözlerinizi ekrana çevirirsiniz.
"Türk gençliğine emanet ettiğiniz demokratik, laik, sosyal ve hukuk devleti Türkiye Cumhuriyeti ilelebet var olacaktır" satırlarının Anıtkabir defterine yazıldığını okursunuz.
BThaber, s:672, 26 Mayıs -1 Haziran 2008
11 Nisan 2008
Sosyalleşmenin Cazibesi-Z Kuşağı
(Turkishtime dergisinin Ağustos 2007 sayısında bir kısmı kullanılan röportajın tamamı)
- Sosyal neywork sitelerinin yaşları oldukça genç olan müdavimleri bugün pazarlama dünyasında ayrı ve kendine özgü tüketici grubu olarak ele alınıyor. Bu tüketiciyi tarif eden karakteristik özellikler nelerdir sizce? Detaylı şekilde gözlemlerinizi aktarabilir misiniz?
Önce nüfus kuşağına bağlı "tüketici grubu" meselesini biraz aydınlatmak lazım. Toplumsal katmanları toptancı bir şekilde kuşaklarla tanımlamak, önce demografi (nüfus bilim) uzmanları, sonra da pazarlama araştırmacıları tarafından başımıza sarılan bir bela. Başlangıçta "büyük buhran", "ikinci dünya savaşı", "soğuk savaş" gibi küresel belirleyicilerin etkisi altında kalan ve çocuk doğum oranlarıyla karakterize olan nüfus kuşaklarıyla sınırlıydı bu. ABD'de bebek doğumlarının patladığı 1940-1960 arası "Baby boomers" kuşağı, pazarlamacıların nüfus kuşaklarının farklılıklarını stratejiye dönüştürmelerinin de başlangıcı oldu. Ama tüketim eğrilerinin segmentler boyunca "davranış" olarak okunması ana akım ekonomide yayıldıkça, üretim yönetimi de tüketim kültürüyle yoğruldukça, arzın talebi sürüklediği toplumlarda insanlar giderek kendilerini bu "marketing" dilinin popüler versiyonlarıyla tanımlamaya başladılar. "X Kuşağı", marka ile kimliğin birbirine geçtiğini gördü, "Y Kuşağı"na gelindiğinde ise pazarlama araştırması ve onun ardında iş gören yönetsel kültür, araştırma evrenini yönlendirme gücünü artırdıkça "başarılı" oldu. Tıpkı "kamuoyu araştırması"nın "kamuoyu"nu konumlama gücü oranında başarılı olması kadar paradoksal bir durum yani. Artık alfabenin her harfinin gelip yapıştığı bu kuşaklardan kurtulmamıza imkan yok. Şimdi de "Z Kuşağı"nın günü geldi. 2000'lerin gençliği genelde böyle anılıyor (aslında "yeni yetmeleri" demek daha doğru olur, çünkü artık gençlik kuşakları giderek çocukluğun önemli bir kısmına da yayılıyor). Kuşakların yüzyılda bir döngü yaşadığına inanan nüfusbilimcilerin tercih ettiği "Z" harfi yüzyıl döngüsüne referansta bulunuyor. Buna göre bir sonraki kuşak "Alfa" olacak. Z Kuşağı için başka bir çok harf de kullanılıyor: "C" (community / communication - topluluk / iletişim ya da cynical - içten pazarlıklı), "i" (internet, interactivity, i-Pod vb.), "e-" (elektronik), "D" (dijital), "M" (mobil, millenial - binyıl veya "Me" - "Ben" kuşağı), "H" (Hip Hop) vb.. Bazen harf de yetmiyor: "Net", "Mypod" (MySpace ile i-Pod karışımı), "Google", "YouTube", "SMS", "wiki" (Wikipedia), "screen" (ekran), "scenesters" (gösteri(ş)ci) gibi medya tüketimiyle ilgili kavramlar (ki biz buna "tiki", "ekşi" (Ekşi Sözlük), "yonja" gibi katkılarda bulunabiliriz!) da bu kuşağı tanımlamak için kullanılıyor, "9/11" (11 Eylül saldırıları) da… Kuşak döngüsü hesabına göre, Z Kuşağı, geçen yüzyılın "Suskun Kuşağı"na (1925-1942) denk geliyor; bu yüzden "Yeni Suskun Kuşak" terimini kullananlar da var. "Suskun Kuşak küresel krizi ve teknoloji (özellikle ulaşım ve telekomünikasyon) patlamasını yaşamıştı, bu kuşak da 11 Eylül saldırılarını ve dijital devrimi yaşadı" diyorlar. Suskun kuşağın bol miktarda daha kolay yönetilebilir muhafazakâr bireyler, kolayca ölüme giden vatansever askerler, tüketim hayallerini linç kültürüyle bastıran "cumartesi çılgınları" ürettiğine bakarsak, umarım yanılıyorlardır!
Bu girizgâhtan sonra "topluluk şebekesi" (social network) müdavimi yeni kuşağın "tüketim davranışları"na bakabiliriz, tabii bu davranışları neyin belirlediğini unutmadan. Tam da bu konuyla ilgili bir internet taraması yaparken "Ekşi Sözlük"te bir önceki "Y Kuşağı" ile ilgili aydınlık bir espriye rastladım: "sanırım bu nesil ilk defa pazarlamacıların özene bezene, itinayla, bilimsel metotlarla yetiştirdiği bir nesil olacaktır." Doğru olsaydı pazarlamacılara gerek kalmazdı, ama bir biçimde de doğruluk payı var: Artık pazarlama dili popüler kültür haline geldi. Söz konusu kitlenin marka bağlılıklarına ve eğlence olarak reklam tüketimine bakmak yeterli (Eğlence olarak reklam tüketimi reklamcıların kâbusu olsa gerek, çünkü etkisi deforme oluyor)
Z Kuşağı bireyi genç, hem de çok genç. Çünkü artık çocuklar da "tüketici grubu". Yani 10 ila 20 yaş arası bir segmentten söz ediyoruz. Medya yoğun bir çevrede yaşıyor. Ekran bağımlısı (cep telefonu ekranı, bilgisayar ekranı, hatta demode olsa da TV ekranı -ya da plazma veya LCD ve mümkünse HDTV uyumlu- klip izlemek veya konsol oyunu oynamak ve tabii internete de girmek için). Aynı anda birden fazla faaliyette bulunabiliyor (cepten SMS atarken, bilgisayar ekranında hem MSN'de yazışıp hem ödevini (tabii ki Google ve Wikipedia eşliğinde) yapabiliyor, bu arada winamp'ta indirdiği MP3'leri dinliyor, üstüne de gözü TV ekranındaki kliplere takılıyor). Tükettiği her şeyin hızlı bir şekilde tüketilebilmesi gerekiyor. Çünkü insan algısını dönüştüren enformasyon hızının içine doğmuş. Dolayısıyla her şey bölünüp parçalanıp küçük lokmalar halinde yutulabilmeli (ve dışarı atılabilmeli): tek şarkılar (hatta şarkının bir bölümü), mini videolar, kısa mesajlar, TV dizileri, internet şakaları, dilde kısaltmalar… Bu kuşak "atıştırıyor" ve maymun iştahlı. Ama pazarlamacıların o kadar da korkmasına gerek yok. Çünkü kolay etki altında kalabiliyor: yani tam "viral marketing"e (virüs misali kendini kopyalayarak yayılan pazarlama) göre bir kitle! Dedikodu çok işe yarıyor. İnternetin anonimleştirici etkisi ve etkileşimin kopyalama kapasitesi sayesinde etkisi küreselleşen bir dedikodu evreni pazarlamacıların emrine amade; üstelik çok da ucuz bir mecra bu (işin bu tarafı reklamcıların pek işine gelmiyor!). Bu kuşak giderek mahremiyet duygusunu kaybediyor. Biraz fazla ahlaklı olanları annelerine, daha serbest yetişmiş olanları da arkadaşlarına söyleyebilecekleri/gösterebilecekleri her şeyi tüm dünyaya da söyleyebiliyor/gösterebiliyorlar (bkz. YouTube ve envai çeşit blog). "Topluluk" (cemaat) kutsal bir kavram… Hatta herhangi bir topluluğa kısa süreli de olsa dahil olmama durumunda bunalıma girebiliyorlar. Kimliklerini topluluk üzerinden konumluyorlar; ancak topluluk ilişkileri de kimlik konumlamaları da çok kısa süreli; ama süreğen, bir topluluktan diğerine flaş geçişler halinde yaşıyorlar. Dolayısıyla kişisel iletişim içindeyken bile, yani iki kişi konuşurken sanki bir topluluğa hitap ediyormuşçasına anonim bir dil kullanıyorlar. Bu, değişken ruh hallerini açıklıyor. Y Kuşağı'ndan farklı olarak korkuyla tanışmış bir kitle bu. Deprem, fırtına, tsunami gibi doğal felaketlere, bombalara, teröre, yasal veya yasadışı şiddete, farklı olana karşı duyulan nefrete yabancı değiller. Bu yüzden gelecek korkusu başta olmak üzere korkunun reddi üzerine kurulu bir eğlence ve kültür ihtiyaçları var. Tüketim için kaynak bulmaları gerektiğini biliyorlar, dolayısıyla borsada oynamak, kısa yoldan zengin olmak, bir "fikir" bulup yırtmak saplantılarını "Y Kuşağı" ile paylaşıyorlar (bu yüzden bazıları bu son iki kuşağı "yaratıcı" olarak adlandırıyor!).
Elbette bütün bunları "kuşak klişesi"nin dışında da düşünmek gerek. Çünkü bu konumlama ABD başta olmak üzere İngilizce konuşan dünya kökenli ve dünya her ne kadar küresel de olsa henüz o kadar küçülmedi. Ama tüketim odaklı konuştuğumuzda maalesef neredeyse hepimiz İngilizce konuşuyoruz. Hatta "tüketici kitle" bile! Yoksa aynı yaş grubunda olup da Afrika'da savaşan, Latin Amerika'da sniperlar tarafından vurulan, Çin'de oyuncak üreten, Asya'da seks turizmine "hizmet veren", Türkiye'de evlenip çoluğa çocuğa karışan hayli kalabalık bir kitle de var, ama onlar "tüketmiyor".
- Z kuşağı adı verilen bu tüketici aslında daha çabuk tüketilebilir ürünlere yönelmiyor mu? Artık daha kısa süreli videolar, tek şarkılık downloadlar, ringtone'lar bu tüketim grubunun tercihleri arasında göze çarpıyor. Z kuşağının "iri" olmayan "snack" ürünleri tercihi üretim ve pazarlamada ne gibi devrimsel değişikliklere yol açar?
"Hız", içinde yaşadığımız "bilgi çağı"nın ana karakteristiği. Hız, yani veri iletiminin hızı, başta mekan algımız olmak üzere tüm duyusal dünyamızı dönüştürüyor. Düşünür Paul Virilio'nun dediği gibi "hızın mekansızlığının stratejik değeri, mekanın stratejik değerinin yerini almış durumda". Douglas Coupland'ın ünlü "X Kuşağı" kitabının alt başlığı da aydınlatıcıdır: "Hızlandırılmış bir kültür için masallar"… 20. Yüzyıla dair herhangi bir hafızası olmayan yeni kuşak bu zaten dönüşüme uğramış algıyla bakıyor dünyaya. Hız her şeyde olduğundan daha da çok tüketimde geçerli. Zaten her şeyi tüketiyoruz. Aslında bilgilenmiyoruz, bilgi tüketiyoruz (bu durumda tüketilen bilgi oluyor mu, orası ayrı). Haber tüketiyoruz, müzik tüketiyoruz, eğitim tüketiyoruz, sağlık veya güvenlik hizmeti tüketiyoruz, mekan tüketiyoruz. Sosyal ilişki de tüketiliyor. Tüketerek eğleniyor, tüketerek yaşıyoruz. Bu yüzden bunların hepsini mümkünse aynı anda tüketmemiz gerekiyor. Üretim de buna göre biçimleniyor elbette. Üretim bilgisinin üretimden daha değerli olmasının nedeni de bu. Hızlı tüketime uygun, parçalı, esnek, çok çeşitli ya da farklılık yanılsaması yaratan bunca ürünün nedeni de… Dolayısıyla pazarlamada bir devrim yaşanacağını sanmıyorum. Bu devrim çoktan oldu. Pazarlama son üç kuşaktır üretimin önünde zaten. Bunun adı da "inovasyon" (bkz. iPod)… Bir yandan da "yavaş kültür", "yavaş yemek" tarzı karşıt akımların ortaya çıkması doğal, böylece hızın pazarlanmasında daha yaratıcı olasılıklar da ortaya çıkıyor.
- Z kuşağı tüketicisi ciddi biçimde medya ve eğlence sektörü ürünlerini tüketiyor. Z kuşağı tüketicisinin belirleyici olduğu bir dünyada bu sektörlerde bu tüketiciyi çekebilecek ne gibi stratejiler önem kazanabilir?
Medya tüketimi doğası gereği "kalıcı olmayan" bir tüketimdir ve hızlı, dolayısıyla da değişkendir. Medya tüketimi zamanın tüketimidir. Tümüyle medya bağımlı yeni kuşaklar için pazarlama da yeni mecraların keşfine odaklanacak elbette (bkz. Youtube). Pazarlama guruları yeni kuşağı ele geçirmek için öğütlerini sıralarken,"onlar neredeyse siz de orada ve onlar gibi olmalısınız" derken, "o medyada olmalısınız" demek istiyorlar. Sorun şu ki, bu yeni medyalar çok kısa ömürlü ve bir sonrakini "hissetmek" için gerçekten "onlar gibi" olmalısınız! Burada "etkileşim" yanılsaması yaratan kazanıyor. Çünkü yanılsama ve gerçeklik zaten birbirine girmiş durumda. Bütün mesele sanal kitlenin ardındaki gerçek bireyleri iyi gözlemekte. Burada anahtar sözcük "gözlemek", izlemek ve hiç peşini bırakmamak. Nasılsa kitlenin mahremiyet saplantısı da bertaraf edilmişken bunu yapmak daha kolay (bkz. Çin internet polisi ve çokuluslu şirketler).
- Diğer sektörler için Z kuşağına karşı strateji geliştirme ihtiyacı doğmuş mudur?
Her sektör bu kuşağı karşılamaya kendince hazırlanıyor. Bu "bilgi çağı çocukları" için de büyülü bir değnekleri var: "database"… Gurular, "yaptığınız her şeyin içine bir izleme cihazı koyun" diyor. Bugün RFID yarın lazerle çip boyama derken, hepimiz "bilgi saçan" mutantlar olacağız. Nasıl olsa küresel ısınma bile iyi bir pazarlama içeriği sayılıyor. Bilgi kutsaldır!
21 Temmuz 2007
Seçim asıl şimdi başlıyor!
Seçeneklerin geleceğinizi tamamen etkilediği seçimdir hayati olan. Ataletin dönme dolabında demokrasi sarhoşluğuyla daha ne kadar eğlenebilirsiniz ki?
Bu yazıyı okuduğunuzda seçim “geçmiş” olacak. Seçimin sonucu ne olursa olsun, hepimizin ve daha da önemlisi gelecek kuşakların hayatını belirleyecek seçim asıl şimdi başlıyor. Seçeneklerin bugününüzü ve geleceğinizi tamamen etkileyeceği seçimdir hayati olan. Seçenekler ise belli. Seçime uzanan altı aylık süreçte sahnelenen seçeneksizlik oyununun sahte kutuplarıyla kurgulanan gerilimin gizlemeyi başaramadığı apaçık iki seçenek var önümüzde…
Türkiye’nin sahip olduğu potansiyelleri dinamiklerini harekete geçerek değerlendirmek; eskilerin dediği gibi “kuvveden fiile geçerek” ulusal iradenin gücünü ortaya çıkarmak; yani küresel rekabet avantajı yaratarak güçlü oyuncuların arasına girmek… Bu sıçrama ancak ve ancak toplumun tüm taraf ve katmanlarının katılımıyla tecelli eden ulusal iradenin demokratik talebi ve denetimiyle gerçekleşecek bir adil paylaşımın yaratacağı barış ve güç birliği ortamında ortak faydayı izleyerek refaha ulaşmakla mümkün…
Diğer seçenek ise şimdiye kadar nice ulusu yutmuş karanlık, derin ve kokuşmuş bir delik… Kara bir delik. Bu seçenek doğası gereği olumsuz. Bunu dayatanların dili de hep olumsuzlamayla çalışıyor: Bölünme, şiddet, iç savaş, güvensizlik; korku, korku, korku… Bu seçenek, giderek içine kapanarak, dostunu düşmanını içerde arama tuzağına düşerek, içeride çatışmanın bedelini dışarıda hastalıklı ve güçsüz olmakla ödeyen bir ulusu gösteriyor. Başkalarının sınıflandırmalarına teslim olan ülkeler ligine dahil olmak demek bu. Çünkü çatışma ve kamplaşmanın saldığı korku bulutları içinde kaybolduğunda daha kolay güdülebileceği düşünülen sürü psikolojisinin doğurduğu yönetsel boşlukta, türü tükenmeye yüz tutmuş bir bölük “seçkin”in hayali iktidarlarını sürdürme saplantılarının bedelini özgürlüğümüz, bağımsızlığımız ve refahımız ile ödemek zorunda kalacağız. Bunu daha önce de yaşadık ve çok yüksek bir bedel ödedik. Bu değerlerin sonsuz olmadığının farkına varmamız gerek. Bu kaygan deliğe bir kez daha düşersek çıkamayabiliriz.
Oyunuzu kime vermiş olursanız olun, işbaşındaki hükümet hepinizin olacak. Gücünüzü demokratik bir biçimde kullanarak bu hükümeti hayati seçimlerinizi izlemeye zorlamanız gerekiyor. Ataletin dönme dolabında demokrasi sarhoşluğuyla daha ne kadar eğlenebilirsiniz ki?
03 Haziran 2007
Geleceği seçmek…
Hala cumhuriyeti nasıl ve kimlerden koruyacağımızı tartışıyorsak, demokrasiyi cumhuriyetin hedefi değil de tehdidi olarak görebiliyorsak, ortada çok ciddi bir sorun var demektir.
Bildik siyasi figürler, sanki günahları sıfırlanmışçasına karşımıza çıkıp kerameti kendinden menkul vatan kurtarıcıları sıfatıyla sosyal amnezimize hitap edecekler. Şizo-muhafazakarlar, daha “yeni” demokrat olmuşlar, birleşik “sosyal” statükocular, “vatan” seviciler, etnik sentetikler… Bir yanda cumhur cepheciler, diğer yanda ulvi sermayeciler…
Seçeneklerimizi konumlayan söylemlerin fiilleri seçim dili gereği gelecek zamanla çekiliyor, ama bu gelecek halkın değil iktidarın geleceği… Korku fabrikatörlerinin geleceği…
Seçimin bizim geleceğimize dair olması gerekmiyor mu? Gelecek korkularımız arasında seçim yapıyorsak, seçtiğimiz seçeneksizlik değil mi? Gelecekte nasıl bir toplum, nasıl bir yaşam kalitesi, nasıl bir refah paylaşımı, nasıl bir kalkınma istediğimizi değil de, nasıl hayatta kalacağımızı, bunun için özgürlük, adalet ve bağımsızlıktan ne kadar taviz vermemiz gerektiğini konuşuyorsak, aslında neyi seçiyoruz? Enerjimizi ve irademizi temsil edecek bir iktidarı mı? İktidarı ödünç verdiklerimizin bizi (en çok da bizden) nasıl koruyacaklarına göre oy veriyorsak, seçim yapmış sayılır mıyız?
Demokrasinin, dolaylı, dolayısıyla da sorunlu temsiliyet mekanizmasıyla, sınamaya odaklı seçim sistemiyle, kalıcı bürokratik aygıtlarıyla, hukuk devleti kurallarıyla ve sivil kurumsallaşmayla aradığı şey, ortak faydaya odaklı ortak aklın işlerliğidir. Bu yüzden hayati alanlarda üretilen politikalar seçimlerin temel seçeneklerini konumlayan ana çizgiler olarak algılanır. Demokrasilerde elbette…
Tek partili dönemin bitişinden beri hala cumhuriyeti nasıl ve kimlerden koruyacağımızı tartışıyorsak, demokrasiyi cumhuriyetin hedefi değil de tehdidi olarak görebiliyorsak, ortada çok ciddi bir sorun var demektir.
İktidar partisinin katılıma kapalı karar verme ve strateji üretme mekanizmaları yüzünden hiç de şaşırtıcı olmayan son sansür girişimleriyle (*) taçlandırdığı “politika”larının dışında, hangi partinin bilgi toplumu ve bilgi ekonomisi, inovasyon ve bilim-teknoloji politikasını biliyoruz? Bu politikalar seçimimizde ne kadar rol oynayacak? Bunu bir düşünün. Sonra kendinize ve geleceğe ne kadar inandığınızı sorgulayın.
----------------------------------------------------------
(*) Cumhurbaşkanı'nın onaylamasıyla yasa (Ulaştırma Bakanlığı internet yasası) yürürlüğe girdi. Dolayısıyla "girişim" sözcüğünü "mekanizmalar" sözcüğü ile değiştirmek uygun olur. Türkiye'nin küresel ligi belli artık: Suudi Arabistan, İran, Çin ekseninde yer alıyoruz...
BThaber, 28 Mayıs – 3 Haziran 2007 / s:622
http://www.bthaber.com.tr/yazar_sayfalari_bireysel.phtml?yazi_id=545000292
01 Mayıs 2007
İçine kapanan ülke
Bilgi toplumu, bilgi ekonomisi, inovasyon, ulusal rekabet avantajı gibi konuları ülkenin derinleşen demokrasi krizinden soyutlayarak konuşmak artık imkansız.
Böyle bir ortamda bilgi toplumundan, bilgi ekonomisinden, inovasyondan, ulusal rekabet avantajı yaratmaktan ve geleceği yönetmekten söz etmek zor elbette. Daha doğrusu, bu konuları ülkenin demokrasi krizinden soyutlayarak ele almak artık imkansız. Türkiye’de baskın yönetim eğilimi, her zaman kalkınma ve demokrasiyi birbirinden soyutlamaya, ekonomiyi siyasetten koparmaya, politika ve stratejiyi taktik akıla indirgemeye ve konjonktürün dönme dolabında günü kurtarmaya çalıştı. Bu yöntem işlemiyor ve mevcut küresel bağlamda işlemesine de imkan yok. Şimdi bu yönetsel hayal kırıklığının en tehlikeli evresini yaşıyoruz: ülkeyi içine kapatıp, her türlü aykırı sesi baskı ve şiddetle susturup, kitlesel paranoyaları tetikleyerek yönetme hayali kurmak… Küresel konjonktür bu “yönetimi” gerçekten de hayali kılacağı için de, ortaya çıkan yönetsel boşluğu kimlerin dolduracağı öngörülebilir. Bağımsızlığın ve egemenliğin kaybı asıl böyle başlar: hayali iktidarını kendi halkıyla paylaşmaktan başka korkusu olmayan iktidarsızların ülkenin yönetimini küresel askeri-endüstriyel güç odaklarına bırakmasıyla…
BThaber, 30 Nisan - 6 Mayıs 2007 / s:618