E-devletin yaklaşık on yıllık tarihi genel bir başarısızlık tablosu çiziyor. Kamu kesimi iş dünyasının bilgi ve iletişim teknolojilerini kullanarak eriştiği verimlilik ve etkililiğin yanına bile yaklaşamıyor.
654. sayıda Birleşmiş Milletler 2008 e-devlet araştırmasındaki acıklı durumumuzdan söz etmiştim. Geçtiğimiz günlerde yapılan e-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu 23. toplantısında tartışılan konulardan biri olan ve Türksat sorumluluğunda bulunan e-devlet kapısı projesinin ne zaman bitirileceği yine belli olmadı. "E-Dönüşüm Türkiye" projesi bırakın Türkiye'yi devleti de dönüştüremedi!
Bir yandan da bu durum sadece Türkiye'ye özgü değil. E-devletin yaklaşık on yıllık tarihi genel bir başarısızlık tablosu çiziyor. Bizim durumumuz başka birçok ülkeyle kıyaslandığında vahim de olsa, bu alanda gerçek başarı örneklerine pek sık rastlanmıyor. Kamu kesimi iş dünyasının bilgi ve iletişim teknolojilerini kullanarak eriştiği verimlilik ve etkililiğin yanına bile yaklaşamıyor. The Economist dergisi kestirme bir yaklaşımla bu başarısızlığı rekabetin olmayışına, bürokratların Amerika'yı yeniden keşfetme merakına ve organizasyon yerine teknoloji odaklılığa bağlıyor ve çözümü "güçlü lider"de görüyor. 6-7 Mart'ta yapılan ve e-devletin geleceğinin tartışıldığı OECD e-Liderler Konferansı'na katılan "lider"ler ise sorunu başka bir yerde arıyor: "devlete öncelik verilerek e-devlet olunamıyor"…
"Müşteri"nin, yani yurttaşın gerçekten de "velinimet" olması gerekiyor. Bunun için de e-devletin şeffaf, sorumlu, hesap verebilir ve katılıma açık bir yapıda geliştirilmesi şart. Yani dönüp dolaşıp yönetişime ve demokrasiye geliyoruz. İş planı, izleme ve değerlendirme e-devletin en az gelişmiş tarafı. E-devlet projelerinde iş planının "hedef grup", yani kullanıcı yurttaşların ihtiyaçları temelinde tasarlanması ve gerçekleştirilme aşamasında bağımsız bir izleme ve değerlendirme birimince denetlenmesi gerekiyor. İş planı deyince işin içine yönetişim, maliyet-fayda analizi, risk analizi, bilgi yönetimi, değişim yönetimi, müşteri ilişkileri yönetimi, pazarlama ve iletişim, müşterinin güvenini kazanmak gibi bürokratların pek de alışık olmadığı mekanizmalar giriyor tabii. Bürokratlar kamu kaynağını "devlet malı" zannettiklerinden izleme ve denetlemeyi "teftiş" ile karıştırıp ancak kendi aralarında "şeffaf" olabiliyor. İflas tehdidi yok, "sermaye" deniz… İş planının olmadığı ve denetlenmeyen bir işte, verimlilik ve etkililik aramak da boşuna oluyor tabii. İşler böyle yürümüyor. Sizler plan seversiniz. Bir "ulusal e-yönetişim planı"na ne dersiniz?
BThaber, s:662, 17-23 Mart 2008
24 Mart 2008
Ulusal e-yönetişim planı
11 Mart 2008
Biraz matematik
İşsizlik, dış ticaret açığı, cari işlem açığı, bütçe performansında düşüş, küresel durgunluk, hukuksuzluk, iktidar savaşları... Aman, olsun canım, "gönlümüz zengin"!
Türkiye İstatistik Kurumu'nun son verilerine göre işsizlik tırmanışta. İşsizlik % 10,1'e çıkarken, açık işsiz sayısı 85 bin kişi artarak 2 milyon 350 bin oldu. İş aramayıp, çalışmaya hazır olanlar da dikkate alındığında gerçek işsiz sayısı 4 milyon 20 bine ulaşıyor. Geçen yılın üçüncü çeyreğinde başlayan düşük büyüme istihdam üzerindeki etkisini göstermeye başlıyor. İşsizlik oranının % 10 düzeyinde tutulabilmesi için 2007 verilerine göre yılda en az 411 bin; işsizlik oranının aşağı çekilebilmesi için de yılda en az 500 bin dolayında yeni istihdam yaratılması gerekiyor. Ayrıca tarım sektöründe daralan istihdamın tarım dışı sektörler tarafından karşılanması zorunluluğu da hesaba katılmalı. On yıl önce, sanayi, inovasyon, bilim-teknoloji politikaları ve demografik değişimler gözetilmeden kalkışılan "eğitim reformu" ile bu "nitelikli" istihdamın yaratılamayacağı belli.
Büyüme dinamiklerinde hızlı bir artış Türkiye'nin istihdam tablosunda göreli bir iyileşme sağlayabilir. Peki, bu dinamiklerin belirtisi var mı? Dış ticaret açığı 60 milyar dolara (milli gelirin %18'ine), cari işlem açığı ise 38 milyar dolara (milli gelirin %9,2'sine) ulaştı. Hala uygulanamayan sosyal güvenlik reformunun ulusal bütçeye maliyeti 2007'de de 26 milyar YTL. 2008 bütçesinde bu açık için ayrılan ödenek ise 28 milyar YTL. 2007 yılında, bütçe açığı, 6,8 milyar YTL'lik özelleştirme geliri de hesaba katıldığında 13,8 milyar YTL olarak gerçekleşti. Hesaplanan program tanımlı bütçe açığı 20,8 milyar YTL. 2006'da ise 4,6 milyar YTL bütçe açığına karşılık, 7,2 milyar YTL'lik program tanımlı bütçe açığı oluşmuştu. Bütçe performansı üç katı bozuldu. Üstelik bu düşük performans 2007 yılında gerçekleşen bazı harcamaların tahakkuklarının 2008 mali yılına ötelenmesi nedeniyle olduğundan iyi görünüyor. Bütçe şeffaf değil. Başka birçok yararının yanı sıra kamu maliyesinde performans artışı da sağlayacak Kamu Yönetim Reformu ne durumda peki? Belediye ve ilçe sayılarında seçim hedefli oynamaların dışında rafa kalktı. Türban özgürlüğü kadar "sivil" anayasa gibi. Avrupa Birliği reformları gibi. Bilgi ekonomisi, bilgi toplumu, inovasyon, KOBİ, sanayi ve dış ticaret politikalarından hiç bahsetmiyorum.
ABD'den başlayan durgunluk, en önemli dış ticaret kanalımız olan AB ülkelerini de içine alarak hızla küreselleşiyor. Sıcak para akışı ve dış borçlanma dışında tutacak yeri kalmamış ekonomimizin bu krizden etkilenmemesi mümkün değil. Biz ise giderek daralan bir ilmek gibi sıkışan zamanı hoyratça harcıyoruz. Türkiye iki yıldır havanda su dövüyor. Küçük iktidar savaşlarıyla geleceğimizi yok ediyoruz. Bakalım "anlı şanlı" geçmişimiz karın doyuracak mı?
BThaber, s:660, 3-9 Mart 2008
27 Şubat 2008
Uçurumun eşiğinde
İktidarlar İran'a veya Çin'e özenebilir, özenir. Buna en "demokratik" iktidarlar da dâhildir. Aslolan bizim, hepimizin, buna izin verip vermeyeceğimiz.
Azerbaycan, Bahreyn, Çin, Etiyopya, Hindistan, İran, Kuzey Kore, Myanmar, Umman, Pakistan, Suudi Arabistan, Singapur, Sudan, Suriye, Tayland, Tunus, Birleşik Arap Emirlikleri, Özbekistan, Vietnam… Bu, "OpenNet Initiative" ve "Reporters Sans Frontiers"'in, devlet eliyle genel internet sansürü uygulanan ülkeler listesi… 2002'de iki devlet ile başlayan internet sansürü 2007'de on katına ulaşmış.
İnternet hukuku konusunda uluslararası standartlar getiren çalışmaların gerçekleştirildiği Harvard Hukuk Fakültesi "Berkman Center"dan John Palfrey, ünlü 5651 sayılı yasamız ile ilgili olarak, "Türkiye çıplak bir kararın eşiğinde" diyor. Palfrey, "OpenNet" ekibinin ortak ürünü "Access Denied" (Erişim Engellenmiştir) adlı kitabın tanıtımı için ülkemize yaptığı ziyaret sonrası izlenimlerini kaleme almış. Yazar, 5651'in özellikle şu açılardan sansür yolunu açtığını düşünüyor: internet denetimi konusunda otoriteye verilen neredeyse sınırsız yetki; tek bir adresin değil tüm alanın erişiminin engellenmesi; uluslararası içerik sağlayıcıların Türk otoritelerine kayıt yaptırmak zorunda olmaları… Benim de bu köşede defalarca yazdığım gibi…
Palfrey, www.opennet.net sitesindeki küresel internet sansürü haritasının Türkiye'nin konumunu grafik bir biçimde ortaya koyduğunu söylüyor: Türkiye, güneyinde ve doğusunda sıkı bir sansür uygulayan ülkelerle çevrili; kuzeyinde ise seçici bir biçimde interneti filtreleyen Avrupalı komşuları var. Türkiye'nin kıyısında olduğu karar, bu yüzden Palfrey'e göre hayati ve sadece ülkemizi ilgilendirmiyor: Türkiye, bazı insanların zararlı şeyler yapmaları ve söylemeleri riskini göze alarak inovasyon ve yaratıcılığı getiren internete açılmak ile yeni teknolojiler de dâhil olmak üzere devasa internet alanlarını yasaklamak arasında seçim yaparken yalnızca ülkenin geleceği konusunda bir karar vermiş olmayacak; bu karar aynı zamanda internetin geleceğini de etkileyecek. Eğer Türkiye sansür, denetim ve gözetim toplumları ligine geçerse, bu, interneti yerel ağlara bölmek yolundaki küresel eğilimi körükleyecek: "Dünya çapında ağ", yerine "Çin çapında", "İran çapında", "Türkiye çapında" bir sürü küçük ve "denetlemesi kolay" ağ…
Bizim için şimdilik önemli olan bunun mümkün olup olmaması değil, bizim geleceğimizin "nerede" olduğu… İktidarlar İran'a veya Çin'e özenebilir, özenir. Buna en "demokratik" iktidarlar da dâhildir. Aslolan bizim, hepimizin, buna izin verip vermeyeceğimiz.
BThaber, s:658, 18-24 Şubat 2008
10 Şubat 2008
Sansürü içselleştirmek
Düşünce ve ifade özgürlüğüne ket vuran sansür uygulamalarının yarattığı asıl tehlike, giderek sansür mekanizmasının bireylerin zihnine sinmesi, içselleşmesidir.
5651 sayılı internet yayıncılığı yasası, Telekomünikasyon Kurumu bünyesinde kurulan "e-muzır kurulu" TİB ve Türk Telekom'un fiili erişim tekeli formülünden nasıl bir sonuç çıkacağını daha önce de bu köşede konu etmiştim: İnternet sansürü…
Nitekim video paylaşım sitesi Youtube'a erişimin iki ayrı mahkeme kararıyla engellenmesi sansür tartışmalarını ayyuka çıkardı. Görünürdeki neden Atatürk'e hakaret suçunun işlenmesiydi. İlgili videolar site yetkililerince kaldırıldı, erişim tekrar sağlandı. Bu kez de Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi bölücülük suçu işlendiği gerekçesiyle süresiz erişim yasağı getirdi. Halen siteye erişilebiliyor, ama bu ne kadar sürer, bilinmez. Bu arada TİB Başkanı sansür eleştirileri karşısında bir açıklama yaptı ve Youtube'un "internetin yapısı gereği Türkiye'yi de kapsayan" bir "yer sağlayıcı" olduğunu, bu yüzden de kurumdan "faaliyet belgesi" alması gerektiğini, erişim engellemeye bu yüzden başvurmak zorunda kaldıklarını iddia etti. İnternet, "yapısı gereği" ülkemizi de kapsar. Buna göre Türkiye'den erişilebilen her türlü yer sağlayıcı kurumdan faaliyet belgesi almak zorunda! Bu akıl yürütme, 5651 sayılı yasanın ve uygulayıcılarının internetin yapısını nasıl anladıklarını gösteriyor. Bu mantıkla kullanıcı etkileşimine dayalı tüm ağı denetleme rüyası elbette görülür. Nitekim hemen forum sitelerinde yasağın nasıl delineceğiyle ilgili teknik malumat dolaşmaya başladı.
Mesele Youtube'a erişimin engellenip engellenememesi değil. Söz konusu olan bu popüler site olunca, medya başta olmak üzere, "dünya âleme rezil olduk" nidalarıyla sansür eleştirisi yapmak da kolay. Daha kaç tane sitenin, blog'un, haber kaynağının sansürlendiğini biliyor musunuz? Bu sansürün herhangi bir hukuki karara dayanmadan üniversite, kütüphane vb. ağlara ne kadar yayıldığını? Mesele bu kadar da değil. Düşünce ve ifade özgürlüğüne ket vuran sansür uygulamalarının yarattığı asıl tehlike, giderek sansür mekanizmasının bilgiyi üreten, dağıtan ve paylaşan bireylerin zihnine sinmesi, içselleşmesidir. İnsanlar farkında olmadan "otosansür" uygulamaya başlarlar. Sansürle mücadele etmek görece kolaydır. Ama otosansür söz konusu olduğunda mekanizma anonimleşir.
TK Başkanı, son internet düzenlemeleriyle Türkiye'nin "öncü ve örnek ülke" haline geldiğini söylemiş. Bir biçimde "öncü" olduğumuz doğru da, umarım kimseye "örnek" olmayız!
BThaber, s:656, 4 - 10 Şubat 2008
27 Ocak 2008
E-devlet tek başına ayakta durmuyor
Dünya e-devletten ağ yönetişimine geçiyor. Yani toplum devletin önünde geliyor, tersi değil…
Birleşmiş Milletler 2008 E-Devlet Araştırması geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Yayının alt başlığı paradigma değişiminin de adını koyuyor: "E-devletten bağlı yönetişime"… Ağ yönetişimine geçiş, ikinci kuşak e-devlet paradigması olarak konumlanıyor. Bu paradigmanın ayırt edici özelliği, insanlar, süreçler ve teknoloji kanallarını entegre eden bir "bilgi yönetimi"nin kamu sektörüne hakim kılınması. Yani bilgiyi elde etmek, depolamak ve paylaşıma açmak için doğru süreçlerin belirlenmesi ve organizasyonu oluşturan insanlar ve süreçlere uygun donanım ve yazılımın belirlenerek teknolojinin inşa edilmesi… Burada öncelik "insan" faktöründe. Konu e-devlet olduğuna göre toplumun tamamından söz ediyoruz.
Mesele böyle konumlanınca haberler bizim açımızdan pek iyi değil. Çünkü parametreler değişiyor. Yani maalesef burada tekil hizmetlerin sunum olgunluğuna odaklanan Capgemini araştırmasının sonuçlarıyla veya Brown Üniversitesi'nin Türkiye'yi global e-devlet endeksinde ilk ona sokan fantastik yaklaşımıyla karşı karşıya değiliz! Zafer sarhoşluğundan ayılıp, meseleye e-devletin (ve tüm devlet yapılanmasının) varoluş ve meşruiyet nedeni olan toplumsal ve insani fayda açısından baktığımızda haberler kötü ve elbette bu bir sürpriz değil. Birleşmiş Milletler araştırmasında 192 ülke arasında 76. Sıradayız. Yani 2005'ten beri 16 sıra geriye gitmişiz! 0-1 arasında konumlanan değerler açısından 2005 endeksimiz 0.4960 iken 2008 endeksimiz 0.4834. Ekvator ile Sırbistan arasındayız. O dönüşmekten pek korktuğumuz Malezya 34, Birleşik Arap Emirlikleri 32, Suudi Arabistan 70. sırada… Bu arada Bosna dışında Avrupa'dan tek bir ülkenin bile altımızda yer almadığını eklemek lazım. Eğitim, katılım, kullanım gibi alt kategorilere indikçe durumumuz daha acıklı bir hal alıyor! Ne yapacağız, Mısır'ın, İran'ın, Kazakistan'ın önünde olduğumuz için gurur mu duyacağız?
Kendimizi kandırmayalım: e-devlet "bilgi toplumu"na açılmadan anlam ifade etmediği gibi, tek başına ayakta bile durmuyor. Bilgi yönetimiyle işleyen bir ağ yönetişimi, vatandaşlar açısından daha iyi, daha geniş seçenekli ve daha kişiselleştirilebilir e-devlet hizmetleri demek olduğu kadar, paralarının nereye harcandığını denetleyebilecekleri daha şeffaf, sorumlu ve hesap verebilir bir organizasyon anlamına da geliyor. Yani toplum devletin önünde geliyor, tersi değil.
BThaber, s:654, 21-27 Ocak 2008
16 Ocak 2008
2007 kâbusundan uyanmak
2008'de de uyuşturucu hamaset edebiyatıyla kendi yağımızı yakarak kavrulmak istemiyorsak, yılın başında uyanmak fena olmaz!
2007 ülkemiz için kâbus gibi bir yıldı! Ekonomik ve sosyal kalkınma ivmesi bakımından tümüyle boşa geçirilmiş bir yıl. Büyüme, verimlilik, istihdam, yaşam kalitesi, eğitim, bilgi ekonomisi ve bilgi toplumuna geçiş gibi hayati konularda bırakın yerimizde saymayı, hatırı sayılır biçimde geriledik! Tamamen kendimizle didiştiğimiz, içimize kapanıp boğulduğumuz, insani, sosyal, ekonomik değerlerimizi birer birer kaybettiğimiz bir kâbus…
Birkaç uluslararası göstergeye bakmak içinde bulunduğumuz durumu özetleyip uyanmamızı sağlayabilir. OECD'nin 2007 Ekonomik Politika Reformları raporuna göre, işgücü maliyetini düşürme ve istihdamın korunması ile ilgili hukuki mevzuat konularında tek bir adım atmamışız. İlk ve orta öğrenim reformu konusunda son yapılanlar 2005 tarihli. Dünya Bankası Dünya Kalkınma Göstergeleri 2007 raporunda ilköğrenim kalitesi bakımından İran, Tanzanya, Burundi gibi ülkelerle birlikte en berbat performans gösterenler arasındayız. 2007 Dünya İnsani Kalkınma Endeksi'nde 84. sıraya geriledik. Önümüzde Ermenistan, arkamızda Surinam yer alıyor. Raporun OECD ülkeleri bölümünde bu skorla sonuncuyuz ve tek "orta halli kalkınma" performansına sahip ülkeyiz. Meksika da bizi sollayıp yüksek kalkınma performansı grubuna geçmiş. Haydi, biraz da iyi haber: Dünya Bankası 2007 Bilgi Ekonomisi Endeksi'nde 53. sıraya yükselmişiz. 1995'ten beri yedi sıra ilerlemişiz. UNESCO'nun 2007 E-Hazırlık Endeksi'nde de geçen yıla oranla üç sıra yükselip 42. sıraya çıkmışız. Ama ayrıntılı endekse baktığımızda bu yükselişin iş ortamı, iş dünyası ve tüketici adaptasyonu, sosyal ve kültürel çevre konularındaki artıştan kaynaklandığını görüyoruz. Altyapı, yasal ortam, hükümet politikaları ve vizyonu konularında yerimizde saymışız.
2007'de olan tek iyi şey seçim sonuçlarıyla halkın demokrasi iradesini ortaya koymasıydı. Ama seçilen hükümet bu iradenin hakkını veremedi. Tamam, statüko savaşarak geri çekiliyor, işiniz zor. Ama biraz daha cesaret lütfen… Daha fazla zaman kaybetmeye tahammülümüz yok! Kendimizden başka düşmanımız da yok! 2008'de de uyuşturucu hamaset edebiyatıyla kendi yağımızı yakarak kavrulmak istemiyorsak, yılın başında uyanmak fena olmaz! Yeni yılda biraz umut istiyoruz…
BThaber, s:652, 7 - 13 Ocak 2008
31 Aralık 2007
Sansür, bilgi ve ekonomi
Ne kadar demokrasi, o kadar ekmek!
60. Hükümet 10 bin dolarlık kişi başı gelir hedefine aritmetikle "sıçrarken", büyüme, verimlilik ve istihdam konularında bilgi ekonomisi ve bilgi toplumu referanslarından da tümüyle vazgeçmiş değil. Ama bu ulusal hedefler de AB entegrasyonuyla aynı kaderi paylaşacak gibi görünüyor.
Bilgi ekonomisi ve bilgi toplumuna uygun hukuksal altyapının oluşturulması hükümetin asli görevi. Bu altyapı ise bilginin toplum içersinde üretimi ve yayılımı sürecini hızlandıracak, bilginin vatandaşlar arasında özgürce paylaşımını sağlayacak "olumlu" düzenlemelerden oluşmak zorunda. Hukuksal düzenlemelerin, nitelikli bilginin üretimi, bu nitelikli bilginin üretim sürecinde yer alan sujelerin hakları korunarak enformasyona dönüştürülmesi ve gerek toplumun tüm kesimlerine gerekse küresel ağa yayılması, enformasyon niteliğindeki bilginin ekonomik ve toplumsal ilişkilerde bilgi ekonomisi ve bilgi toplumu paradigmalarına uygun olarak kullanılması, tüm bu süreçlerde bilgi ve iletişim teknolojilerinin (BİT) etkin biçimde yer alması olarak özetleyebileceğimiz bilgi toplumu mekanizmaları temel alınarak, uyumlu bir bütün halinde geliştirilmesi gerekiyor.
Peki, hükümet ne yapıyor? Kişisel verilerin korunması, inovasyon teşvikleri, risk sermayesinin kurumsal yapısı, kamu ihale mevzuatının BİT uyumlu hale getirilmesi, yazılım sektörünün teşviki, internetin yaygınlaştırılması, eğitim reformu gibi konularda bilgi ekonomisi ve bilgi toplumunun önünü açacak düzenlemeler mi geliştiriyor? Hayır, hükümet BİT'i tersinden okuyor: 5651 sayılı yasayla TİB adında yeni bir "muzır kurulu" yaratmayı tercih ediyor. Erişkinliğe layık görmediği halkın bilgiye erişimini denetlemekle uğraşıyor. Türk yazılım sektöründen en büyük beklentisi ise daha sıkı filtreleme programları. E-devlete bayılıyor ama kişisel verilerin korunmadığı bir ortamda kim güven duyup da bu hizmetleri kullanacak, düşünmüyor.
Ancak özgürce dolaşan ve adilce paylaşılan bilgi değer yaratır. Yani, ne kadar demokrasi, o kadar ekmek! Alın size aritmetik!
BThaber, S: 650, 24-30 Aralık 2007