26 Kasım 2007

Toplum devlete, bilgi toplumu da e-devlete kurban olsun!

Güncelleme indiremiyoruz, işletim sistemi kökü dışarıda diye kabul etmiyor. Küresel ağlarla bağlantımız kesiliyor, yazılımlar anlaşamıyor, güvenlik duvarı izin vermiyor… Cumhuriyetin 1. sürümünde takılıp kalmışız!

Bilgi ve iletişim teknolojileri ile ilgili politikaların "geleneksel gündem" oluşturduğu aylardayız. Zirveler, kongreler, konferanslar birbirini izliyor. Mesela, "İnternet Konferansı"nın on ikincisi yapıldı. Gündem gelenekselleşti, ama konuşulanlara ve taleplere bakılırsa çözümsüzlük de gelenekselleşti. Hala "bilgi toplumuna nasıl yöneleceğiz" diye soruyoruz! Hala "bu işin bir bakanlığı mı olsa" diye tartışıyoruz! Bu soruların, tartışmaların muhatapları her zaman olduğu gibi günü kurtarmaya çalışıyor. Aralarındaki iktidar mücadelesinden fırsat bulduklarında aldıkları e-devlet ödülleriyle övünmekten de çekinmiyorlar. Toplumu devlete kurban etme ezberlerini bilgi toplumunu e-devlete indirgeyerek gösteriyorlar. Faaliyette bulundukları bu tek alanda bile OECD, AB karnelerinde düşük notlar alıyorlar, ama kimin umurunda?

Bu arada bizler de her sonbahar aynı konuları tartışıp sesimizi duyurmak için cebelleşiyoruz. Ama kime konuştuğumuz da pek belli değil. Hükümete mi, bürokrasiye mi konuşacağız? Nerde bu iktidar! Nerde bu iktidar! Belki de hep beraber toplanıp, bütün çatışmalı iktidar odaklarının bir arada olduğu bir platforma, yani Milli Güvenlik Kurulu'na başvurmalıyız! İşe yarar mı dersiniz? Dinlerler mi? Emir demiri keser mi?

Cumhuriyetin 1. sürümünde takılıp kalmışız. Yamalar açıkları artırıyor, güncelleme indiremiyoruz, işletim sistemi kökü dışarıda diye kabul etmiyor. Küresel ağlarla bağlantımız sık sık kesiliyor, ya yazılımlar anlaşamıyor ya da güvenlik duvarı izin vermiyor…

Bu absürd sayıklamalar bir yana, bunca yıldır bir arpa boyu yol gidememişsek, bu meseleyi doğal olarak dert edinmiş olan taraflarda, sektörde, bilişim sivil toplum kuruluşlarında, meslek örgütlerinde, akademilerde hiç mi kabahat yok? Bir sektörün "stratejik" olabilmesi için öyle davranması gerekir! Haydi, "iş dünyası" işini şu ya da bu şekilde görmeye odaklanmış, stratejiyle "işverenlerini" ürkütmek istemiyor, diyelim; peki STK'lar, akademi ne yapıyor? Zirve, konferans düzenliyor, rapor yazıyor, demeç veriyor…

Ama olmuyor işte! Eylem gerekiyor. Birlik gerekiyor, katılım gerekiyor, yüksek ses gerekiyor, "muhatap" olmak gerekiyor! Madem bu sektörün stratejik olduğuna inanıyoruz, o zaman sektör dışındaki güçlerle konuşup anlaşmak gerekiyor… Başka türlü kim dinler ki sizi? "Hacminiz kadar konuşun" derler, diyorlar da. Hacmimizin ne kadar olduğu da malum! Oysa hayatın her alanına sirayet etmiş durumdayız. Gücümüz buradan geliyor. Güçle konuşsak, o zaman dinlerler.

Şimdi durup, bir araya gelip kendi stratejilerimizi gözden geçirmenin zamanı. Yoksa bir on beş yılı daha böyle tüketiriz…

BThaber, s:646, 19 - 25 Kasım 2007

15 Kasım 2007

Cumhuriyet, demokrasi ve ekonomi

Ekonomimizi bilgiyle, demokratik iradeyle, katılımcı uzlaşıyla yeniden biçimlendirip düze çıkmak ve refahı paylaşmak dururken, artık usandığımız bu müsamereyi tekrar seyretmenin ne gereği var?


Cumhuriyet'in 84. yılını "kutladık". 84 yıl az zaman değil. Ama hakkımızda hiçbir şey bilmeyen ve dışarıdan bize, gündemimize, başımıza gelenlere bakan biri, cumhuriyeti daha yeni kurduk sanır! Bunca yıl geçmiş, biz hala rejimi korumaya ve kollamaya çalışıyoruz. Demokrasiyi cumhuriyetin en büyük tehdidi olarak algılıyoruz. Halka güvenmiyoruz, demokrasi için "olgunlaştığını" düşünmüyoruz. Otoriter baba hala başrolde…

Son seçimler ve referandum halkın talebinin demokrasi olduğunu net bir biçimde gösterdi. Ne oldu? Savaş tamtamları çalmaya, korku üretimi hızlanmaya, "milli hassasiyetler" kızıştırılmaya, ırkçı "refleksler" özenle kurgulanmaya başladı. Her yerde "hainler" görür olduk. Yine kendimizden başka "dostumuz" kalmadı. İçimize kapanmaya itiliyoruz. Gözlerin "sınır ötesi"ne çevrildiğine bakmayın. Asıl hesap içeriye yönelik. Biz bize kalalım ki, yetmiş yıllık "iktidar tiyatrosu" bir kez daha payandalarla, derme çatma dekorlarla, klişe senaryolarla sahnelenebilsin! Mümkün mü? Sınırlar bu kadar geçirgen, dünya bu kadar küçükken, mümkün mü? Değil elbette, ama bu oyunu sahneleyenlerin aklı iktidar hayaline zincirlenmiş olduğu için gözleri bir şey görmüyor…

Peki, ne olacak? Bilmiyorum. Bana bir kez daha akıl tutulacak, hayatlar sönecek, umutlar kırılacak, değerler kaybolacak, enerji kaçacak ve çok değerli zaman heba edilecek gibi geliyor. Buna katlanacak gücümüz kaldı mı?

Demokrasi olmadan cumhuriyetin ne anlam taşıdığını yüksek sesle sormanın zamanı değil mi? Cumhuriyetin öncelikle fırsat eşitliği olduğunu, özde eşitlik için devletin bir hukuk devleti olarak tanımlanması gerektiğini, bunun da demokrasiyi zorunlu kıldığını ilan etmenin zamanı gelmedi mi?

Coğrafyamız "cumhuriyetlerle" çevrili. Devlet başkanlarının soyadları hep aynı olan, ordu, istihbarat, bürokrasi üçgeniyle yönetilen, milli geliri yerlerde sürünen bu "otoriter cumhuriyet"lerden biri olmaktan bizi alıkoyan ne? Bu soruya birçok cevap verilebilir. Ama bu cevapların tümünde "ekonomi" sözcüğü bir biçimde geçer. Türkiye "büyük" bir ekonomi. Dolayısıyla küresel hesapların içine dâhil edilmek zorunda. Ama bu, "güçlü" bir ekonomi olduğumuz anlamına gelmiyor maalesef. Pazar olarak, iletken olarak, etken olarak önemli bir ekonomiyiz. O "otoriter cumhuriyetler" gibi bir "kaynak ekonomisi" de değiliz. Dolayısıyla kaynaklarımızı kontrol etmekle yetinemezler. Ama ekonomimizi kendimizin kontrol etmesine de pek izin vermek istemezler. İçinde debelendiğimiz oyunun adı bu işte!

Cumhuriyete "ihanet" edenlerin aslında kimler olduğu açıkça ortada değil mi? Oysa tam da bir fırsat yakalamıştık! Halkın iradesinin demokrasiye yöneldiği, fırsat eşitliği ve adil paylaşım temelinde refah talebini yüksek sesle dile getirdiği bir fırsat… Ekonomimizi bilgiyle, demokratik iradeyle, katılımcı uzlaşıyla yeniden biçimlendirip düze çıkmak ve refahı paylaşmak dururken, artık usandığımız bu müsamereyi tekrar seyretmenin ne gereği var?

BThaber, s:644, 5 -11 Kasım 2007

28 Ekim 2007

Hukuk, niyet ve sansür

Anayasaya ne gerek var ki? Bize "örf ve âdetler" yeter de artar bile!

5651 sayılı "İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun" yürürlüğe gireli altı ay olmak üzere. Kanunda öngörülen denetim mekanizması da Telekomünikasyon Kurumu bünyesinde "Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı" (TİB) adı altında kuruldu. Başkanlığın suya sabuna dokunmayan adı arkasında saklı olan izleme, denetleme ve erişim engelleme (sansür diye okuyabilirsiniz) faaliyetleri yasal süre olan 23 Kasım 2007 tarihinde başlayacak.

İnternet ortamında Atatürk aleyhine işlenen suçlar, intihara yönlendirme, çocukların cinsel istismarı, uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma, sağlık için tehlikeli madde temini, müstehcenlik, fuhuş, kumar oynanması için yer ve imkân sağlamayı içeren 8 suçla ilgili erişimin engellenmesine yönelik mahkeme kararlarının yerine getirilmesi bu tarihten itibaren TİB sorumluluğunda olacak.

Buraya kadar bir tür hukuki ve teknik koordinasyon görevi gibi görünen faaliyetler, iki suç (çocukların cinsel istismarı ve müstehcenlik) için Kurumun mahkeme kararına gerek duymadan erişimi engelleme yetkisiyle farklılaşıyor. Bunun da ötesinde, kanunda tanımlanan suçların tamamıyla ilgili olarak, sunucuları yurt dışında bulunan tüm içeriğin mahkeme kararı olmaksızın engellenmesi de TİB yetkisinde olacak! İsteyen herkes Kuruma ihbarda bulunabilecek. Yani vatandaş dava açma ve mağduriyetini kanıtlama zahmetine girmeden bir ihbarla yetinebilecek. Dahası var: TİB çocuk pornosu ve müstehcenlik ile ilgili olarak filtre programlarıyla otomatik engelleme yapacak! Bu çorbaya Türk Telekom'un fiili tekelini de eklerseniz durumun ciddiyeti ortaya çıkar… Gerçekten de etkili bir "denetim" mekanizması…

İfade ve iletişim özgürlüğünü ortadan kaldıracak bu düzenlemeyle sansürcü ülkeler ligine adım attık. Gerçi TİB daha siftah yapmadan, önce youtube sonra da worldpress.com skandalıyla bu ligin şampiyonluğuna oynadığımızı cümle âleme duyurmuştuk bile!

Kurum başkanı Fethi Şimşek, sansür eleştirilerine duyarsız kalmadığını göstermek istercesine, "kanunun verdiği bu yetkisini çok sık kullanmayı düşünmediğini, şayet kullanırsa, kullandıktan sonra bunu hâkim onayına sunmayı düşündüğünü" söylemiş. Çok rahatladık! İfade ve iletişim özgürlüğünün sınırlanması ancak çok aşamalı ve denetime açık özel hukuki süreçlerle mümkün. Biz bu anayasal hakları insanların iyi ya da kötü niyetinin ve takdir yeteneğinin insafına bırakmış bulunuyoruz!

Birileri bazı içeriklerden müstehcen diye "rahatsız" olacak, ihbar edecek, birileri de bu içeriğin rahatsız edici olup olmadığına karar vererek hepimizin erişimini engelleyecek. Belki vatandaş rahatsız olur diye bu içeriklerin bir kısmı da otomatik olarak engellenecek. Bunun adı da "hukuk" olacak!

Bu kadar zamandır anayasa tartışmalarıyla yatıp kalkıyoruz. Ne gerek var ki? Bize "örf ve âdetler" yeter de artar bile!

BThaber, s:642, 15 - 21 Ekim 2007

09 Ekim 2007

Bilişim Zirvesi'07: "Stratejiden vazgeçtik, işimize bakalım!"

Keyfinizi kaçırmak istemem, ama sonra ne yazık ki burada, bu coğrafyada uyanacağınızı da unutmayın.

Bu yıl "Bilişim Zirvesi" ve "Forum@Bilişim", "işini büyüt, dünyayı küçült" temasıyla özellikle iş çözümlerine odaklanmış durumda. Zirvenin yıldızları gurularla CEO'lar, Başbakan, bakanlar ve bürokratlar değil. Bilgi toplumu stratejisinin bir yılının değerlendirileceği bir forum öngörülmüş gerçi, ama katılımcıları bilişim STK'larının başkanlarıyla sınırlı. Gerek şirketlerde gerekse ilgili STK'larda, "politikadan, stratejiden umudu kestik, bari işimize bakalım" tarzı bir yaklaşım hâkim. Nitekim, 14-16 Kasım arasında gerçekleştirilecek ve bünyesinde 24. Ulusal Bilişim Kurultayı'nı da barındıran "Bilişim'07" etkinlikleri de aynı şekilde iş odaklı bir çerçeve çiziyor. Geçen yıl sektörün göreli bir büyüme yaşamasının da verdiği gazla, bu etkinliklerde kendimizi fena halde "küresel", rekabet avantajıyla dopdolu hissedeceğiz!

Keyfinizi kaçırmak istemem, ama sonra ne yazık ki burada, bu coğrafyada uyanacağınızı da unutmayın. Türkiye'de bilişim sektörünün hala ithalata bağımlı ve tüketim odaklı olacağını, en büyük müşterisinin kamu olduğunu, inovasyon yeteneğini geliştirmeden ihracat atılımı yapamayacağını, vergi yükü başta olmak üzere iş yapma maliyetinin rekabet avantajını sıfırlayacak ölçüde yüksek olduğunu unutmayın. Ne yazık ki bu sorunları çözümlemenin yolu sadece ulusal politika ve stratejilerden geçiyor. Tamam, çok sıkıldınız, hayal kırıklığına uğradınız, ben de… Ama ne yapalım ki başka yol yok!

Hâlbuki Başbakan'ın bir televizyon programında ağzından kaçırdığı "bilim ve teknoloji bakanlığı kurulacak" sözü hepinizi ne kadar da heyecanlandırmıştı değil mi? "Nihayet, demiştiniz, bütün bu işler tek elden icracı bir bakanlıkla yürütülecek, bilgi ve iletişim teknolojileri hak ettiği değere kavuşacak". Sonra bakanlar kurulu açıklandı ve bir de baktık ki, güçlükle tamamlamaya uğraştığımız yapboz dağılmış, hatta bazı parçaları da kaybolmuş. "Bilgi ve teknoloji faaliyetlerinin koordinasyonu" bir bakana, koordinasyondan sorumlu DPT başka bir bakana, teknopark vs. bir başkasına bağlanmış. E-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu'nun kaderi belli değil. Muhtemelen yeni bir bakanlık kurulması fikri Maliye Bakanlığı'ndan dönmüştür, ama zaten sorunlarımızın yeni bir bakanlıkla çözüleceğini ummak da fazla iyimserlik olurdu.

Peki, ne yapacağız? Dönüp işimize mi bakacağız? O zaman işimiz de dönüp bize bakar, karşılıklı bakışırız. Bilgi toplumu olmaktan vazgeçtik, bari bilgi pazarı olalım mı diyeceğiz? Maalesef öyleyiz zaten. Bizi gurular kurtaracak da değil, küreselleşme dinamiklerini iyi bilmek o dinamiklere hâkim olma yeteneği kazandırmıyor. Bunun için gerçek bir güç gerekiyor.

Sıkılsak da, usansak da bilgi toplumu ve bilgi ekonomisi dönüşümüne yönelik ulusal politika ve stratejiler geliştirmek ve uygulamak durumundayız. Her türlü demokratik yolu kullanarak taleplerimizi hükümete ve kamu otoritelerine dayatmak zorundayız. Bunu sadece sektör içinde değil, ekonominin tüm öncü güçleriyle, akademilerle ve sivil inisiyatiflerle güçbirliği oluşturarak yapmak zorundayız. Keyfinizi kaçırdım, kusura bakmayın…

BThaber, S:640, 1 - 7 Ekim 2007

25 Eylül 2007

60. Hükümet, bilgi ekonomisi ve bilgi toplumu

Siyasi iradenin ulusal düzeye taşınması için "diyalog ve işbirliği niyeti" yetmiyor. Taraflarla "karar ortaklığı" gerekiyor…

58. Hükümetten bu yana "E-Dönüşüm Türkiye" adını alan bilgi ekonomisine ve bilgi toplumuna dönüşüm hedeflerinin kaderini "hissetmek" için hepimiz 60. Hükümetin programını bekliyorduk. Program açıklandı, ama galiba hala bekliyoruz…

Ekonomistlerle ağız birliği yapacağım: "Ampulün altında yeni bir şey yok"! Kriz sonrası makro-ekonomik istikrar arayışı ve AB entegrasyonu ar-gehedefleriyle şekillenen, AKP'nin kendi yapmadığı, seçim beyannamesiyle deklare etmediği bir ekonomik programı mümkün olduğunca sıkı(cı) bir biçimde uygulayarak ulaştığı göreli "başarı"ların geliştirileceğini bildirmek ne zamandan beri "program" adını taşıyor? İnsan bu kadar büyük bir çoğunlukla iktidara gelmiş bir partiden çok daha ciddi bir atılım bekliyor.

60. Hükümet programında yargıdan sağlığa, kamu yönetiminden eğitime, sanayiden tarıma bilgi ve iletişim teknolojileri, bilgi ekonomisi ve bilgi toplumu konularıyla ilgili birçok "şık" referans bulunuyor. Ama bu referanslar, sanki bu alanlarda son beş yılda müthiş bir "sıçrama" yaşamışız da, böyle sıçraya sıçraya devam edeceğiz havasıyla yapılmış! "Bilgi toplumuna dönüşüm yolunda hızlı değişim" olarak lanse edilenler, bilgisayar ve cep telefonu kullanımının yaygınlaşması, sansür yasası da dahil olmak üzere bir iki hukuksal düzenleme. İronik!

Programda konuyla ilgili somut hedef olarak 2013 yılında Ar-Ge harcamalarının milli gelirin %2'si düzeyine yükseltilmesi dışında bir şey yok. Tabii bu da aynı yıl kişi başına 10 bin dolar gelir elde etmemiz koşuluyla mümkün olacak. Ee, ne de olsa "demokrasi sınırı" bu. 2013'te birden demokrasiye, bilgi toplumuna ve bilgi ekonomisine uyanıvereceğiz!

Programda "e-dönüşüm" terimi sadece iki kez kullanılıyor: ikisi de e-devlet ile ilgili tek bir paragrafta. Yani e-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu ve "Bilgi Toplumu Stratejisi"nin kamu saplantılı mekanik dönüşüm anlayışı cephesinde yeni bir şey yok. Nitekim, "yönetişim" teriminin yalnızca firma yönetişimi ve üniversitelerde yönetişim dışında kullanılmaması manidar. Konu YÖK olunca yönetişime ihtiyaç duyuluyor, ama kamu yönetimine bulaştırmaya gelmiyor! Belki de yönetişim ancak yılda en az 10 bin dolar kazanan vatandaşların hak edebileceği bir şeydir! Yönetişim olmadan vatandaş nasıl o seviyeye ulaşacak, o ayrı konu…

Gerisi fena halde muğlâk. "Rekabet gücümüzü verimlilik ve teknolojik yenilik ekseninde artırma"yı hedefleyen bir "sanayi politikası"ndan, "bilgi ekonomisinin gerektirdiği kaliteli insan gücünün yetiştirilmesi"nden, "bilim, teknoloji ve yeniliğin desteklenmesi"nden dem vuruluyor ve bütün bunların "ilgili tüm taraflarla diyalog ve işbirliği içinde şeffaf biçimde" gerçekleştirileceği söyleniyor. Yani belli belirsiz bir "niyet" var da, "irade" var mı, belli değil. Siyasi iradenin ulusal düzeye taşınması için "diyalog ve işbirliği niyeti" yetmiyor. Taraflarla "karar ortaklığı" gerekiyor…


BThaber, S:638, 17-23 Eylül 2007

13 Eylül 2007

Zamanımız kalmadı

Bakalım bu hükümet bilgi ekonomisi ve bilgi toplumu konusunda nasıl bir tavır takınacak? Geçen dönemdeki gibi kamu saplantılı yönelimini sürdürecek mi, yoksa daha kapsamlı bir dönüşüm hamlesine cesaret edebilecek mi?

Ülke koskoca bir yılın yarısından fazlasını türbandı, laiklikti, rejimdi tartışarak harcadı ve harcamaya devam ediyor. Hayati hiçbir konuda bir santim ilerleyemedik. Gerçek işsizlik oranı yüzde 18.7. Mayıs ayından bu yana işsizler ordusuna en az elli bin kişi katılmış. Yapısal reformlar bakımından sıra bir türlü reel sektöre, üretime, istihdama, ihracata, eğitime gelemedi. Uluslararası Yönetimi Geliştirme Enstitüsü'nün Dünya Rekabetçilik Raporu'na göre Türkiye bu yıl rekabet endeksinde 43. sıradan 48. sıraya geriledi. Gerilim oyununda öncelik kazanan, kolluk kuvvetlerinin yetkilerini artıran, internet sansürüne yol açan olumsuz düzenlemelerden, inovasyon ve Ar-Ge konusunda beklenen olumlu düzenlemelere bir türlü sıra gelemedi. AB entegrasyonu meselesi heyula gibi önümüzde duruyor.

E-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu son toplantısını geçtiğimiz Mart ayında yapmış. Yani tartışmalı "Bilgi Toplumu Stratejisi" onaylandığından beri sadece üç kez toplanabilmiş. Son toplantısında ele aldığı konu da pek hayırlı: meşum internet sansür yasası! Bu arada erken seçim dolayısıyla Kurul zaten dağılmış bulunuyor. Lideri siyaseti bıraktı, diğer katılımcı bakanlar da değişiyor. Kısacası Mart'tan bu yana artık "dönüşmüyoruz"!

Nihayet Cumhurbaşkanlığı seçimi de sona erdi. Yeni hükümetin kısa sürede iş başı yapması bekleniyor. Bakalım bu hükümet bilgi ekonomisi ve bilgi toplumu konusunda nasıl bir tavır takınacak? Geçen dönemdeki gibi kamu ağırlıklı yönelimini sürdürecek mi, yoksa daha kapsamlı bir dönüşüm hamlesine cesaret edebilecek mi? Eğer e-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu'nun yeni yapılanmasında "Bilgi Toplumu Stratejisi'nde konumlanan kamu kesimiyle sınırlı sözde "yönetişim" modelini uygulamaya kalkarlarsa, ulusal kaynakların ve çok değerli zamanın bir kez daha heba edildiğini göreceğiz demektir.

Türkiye'nin bir an önce gerçekten "ulusal" bir bilgi ekonomisi ve bilgi toplumu stratejisine ihtiyacı var. Ulusal stratejinin asıl gücü içeriğinden değil, kimlerin (hangi tarafların/paydaşların), nasıl (bir süreçle), hangi ulusal fayda odağında, hangi kıyaslama ve analizlerle, nasıl bir (ulusal) uzlaşı uyarınca, hangi meşru (hukuki, kurumsal, sorumlu ve saydam) zeminde karar verdiklerine göre artan veya eksilen dinamiğinden kaynaklanır. Ulusal politikanın ulusal fayda üreten stratejileri doğurmasının ve bu stratejilerin uygulanmasıyla doğrudan ulusal rekabet avantajı yaratılmasının nedeni de budur. Stratejilerin içeriği de bu dinamik denklem uyarınca şekillenir zaten…

Ülkenin ihtiyaç duyduğu dönüşüm "bilgi toplumu"na ve "bilgi ekonomisi"ne doğru ve bu terimler her yerde aynı anlama geliyorlar: "toplum"un ve "ekonomi"nin tümüyle dönüşmesi gerekiyor… Yani "bir kısmı" seçeneği mevcut değil!

BThaber, S: 636, 3 - 9 Eylül 2007

27 Ağustos 2007

Demokrasi sınavı

İktidarın önündeki demokrasi sınavının telafisi yok. Ya geçer ya kalır.


Ülkenin geleceğinin tasarlanması ile ilgili ulusal politika ve stratejilerden hala medet umanlar, seçim sonrası dönemlerde genellikle depresyonla umut arasında gidip gelirler. Yanlışların düzeltileceği, doğruların rafa kaldırılmayacağı, ulusal kaynakların heba edilmeyeceği, akıl ile iradenin buluşacağı yeni bir dönemin umudu ile, her şeyin eskisi gibi olacağı, çok değerli zaman harcanacağı için eskisinde de beter olacağı yolunda tecrübeyle sabitlenmiş beklentinin yarattığı bir depresyon arasında…

Çünkü her iktidar önemli konularda "sil baştan" yaparmış gibi görünmeyi sever. Meşruiyetini sorgulamanın sağlığa zararlı olduğu bazı konular dışındaki işlerde "muktedir" görünmenin yolu budur. Sürekliliğin hüküm sürdüğü tek yer devletin gündelik işleyiş mekanizmalarıdır. Aşırı merkeziyetçilik saplantısıyla işlemez hale gelmiş, bir "merkez" olmadığı için de bölük pörçük yürüyen, ancak "günü kurtaran" işler devam ettirilir. İktidarlar bu "bürokratik hantallığı" yerden yere vururlar, ama bu hantallığın bir parçası olmanın "iktidarın nimetlerinden" yararlanmak anlamına geldiğini de pek iyi bilirler.

Bu seçimde ne oldu? İktidar değişmedi. Yetkisini paylaşacağı bir koalisyon zoruyla da karşılaşmadı. Tam tersine meşruiyetini sağlamlaştırdı. Bu yetkiyi "yandaşlarından" da almadı. Halkın demokrasi talebi ile seçilmemişlerin iktidarını tasfiye etmesinin bir sonucu bu iktidar. Bu meşru talebe cevap veremezse meşruiyetini kaybedecek bir iktidar var artık. İşte bu çok iyi. Üstelik 1950'de ya da 1983'te de değiliz.

Nihayet geleceğimizi, ama hepimizin, tüm tarafların ortak geleceğini tasarlayacak politikalar geliştirip bu temelde üretilecek stratejileri kararlılıkla uygulayabiliriz değil mi?

Ama iktidar kendisine emanet edilmiş bu demokratik gücü, seçilmemiş elitlerin ve bürokratik mekanizmaların tasfiyesi için kullanıp da ortaya çıkacak yönetsel boşluğu başka, "kendinden yana" ve yine bir o kadar arkaik mekanizmalarla doldurmaya kalkarsa? Bu da birçok kez tecrübe edildi. Geçtiğimiz dönemde bu iktidarın demokrasi sınavında bütünlemeye kaldığını da çok gördük. Eğer bilgi toplumu, bilgi ekonomisi gibi konularda bürokratik mekanizmaları ele geçirme gibi gizli bir ajandaya bağlı olup olmadığını bilmediğimiz aşırı kamu odaklı stratejik yaklaşımlarda, taraflar arasında eşitsizlik yaratan yönetişim kaçkını tavırda, STK kullanımıyla yürütülen imaj operasyonlarında, olumsuz hukuksal düzenlemelerde süreklilik göreceksek, kalsın. Ama eğer e-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu'nu adına yakışır bir şekilde ve tüm tarafların karara ortak olduğu bir temelde işleteceklerse, politikasız, stratejisiz başlanmış bazı olumlu işlerde süreklilik, yanlışlarda revizyon, mantıkta gerçek bir dönüşüm ve ciddi bir ulusal sıçrama hedefleyeceklerse, hepimiz varız.

İktidarın önündeki demokrasi sınavının telafisi yok. Ya geçer ya kalır. Bizim zamanımız kaldı mı, orası ayrı bir sorun…

BThaber, S:634, 20-26 Ağustos 2007