01 Haziran 2010

Oyunun Kuralı - Baykal’ın meyveleri...

Baykal'ın videoları, sadece ahlaksız bir politika aracı olmakla kalmadı, başka işlere de yaradı. İktidar bu videoların yarattığı havayı kullanarak internete yeni baskıcı düzenlemeler getirmeye hazırlanıyor.

Doğrusu devlet bilginin dolaşımını denetlemek, özellikle de interneti sansür etmek için hiç bir fırsatı kaçırmıyor! Dezenformasyon da bu yolda en kullanışlı araç olarak ortaya çıkıyor. Hatırlarsanız, 2007 yılına girerken, önce siyah tişörtle gezen ve metal dinleyen bütün gençlerin satanist ve bu işin baş sorumlusunun internet olduğuna inandırılmıştık. Hemen akabinde, medya gayet akıllıca kullanılarak Türkiye’nin dünya çocuk pornografisi merkezi olduğuna ikna edildik. Bir sürü tutuklama yapıldı. Gerçi bunların hemen hepsi beraat etti, ama olsun, operasyon başarıya ulaşmış, gözle kaş arasında 5651 kod adlı internet sansür yasası çıkarılmıştı.

Şimdi de böyle bir fırsat daha ortaya çıkmış görünüyor. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın özel hayatına dair videolar internette yayınlanınca ortalık birbirine girdi, malum. Bunun sonuçlarından biri Baykal’ın istifası oldu. Bunun siyasetin kirli yöntemlerinden biri olduğu açık. Gerçi bu tür olaylar demokratik toplumlarda çok sık yaşanıyor ve genellikle de istifa mekanizması işletiliyor. Özel hayatın gizliliğinin korunması temel bir hak. Ama söz konusu olan bir siyasi parti lideri, bir bakan ya da milletvekili olunca, bu gizliliğin bozulmasının bu tür kaçınılmaz sonuçları da oluyor.

Bizi burada ilgilendiren olayın farklı bir boyutu. Videonun yayınlandığı “metacafe” sitesi ve İspanyol El Mundo gazetesinin sitesi TİB’in ihtiyati karar tedbiri ile erişime engellendi. Ulaştırma Bakanı’nın açıklamalarından, bunun Başbakan’ın “emri” ile yapıldığını öğreniyoruz. Yani hukukla değil! Bildiğimiz kadarıyla, terör ve telif hakları hariç, 5651 içindeki katalog suçlar dışında engelleme yapılamıyor. Bu olayda böyle bir neden söz konusu olmadığına göre hukuksuz bir engelleme ile karşı karşıyayız. Söz konusu olan ana muhalefet partisi başkanı olunca, demek ki böyle hukuksuz işlemler meşru görülüyor. Sade vatandaşın kişisel hayatı ise kolaylıkla çiğnenebiliyor.

Ulaştırma Bakanı’nın açıklamaları bununla da kalmıyor. Adalet Bakanlığı ile internet ile ilgili suçların cezalarını ağırlaştıracak yeni bir düzenleme üzerinde çalıştıklarını söylüyor. Buna 5651‘deki katalog suçların kapsamının artırılması ve Ulaştırma Bakanlığı’na bağlanacak RTÜK’ün de internet yayınlarının sansürüyle yetkilendirileceği haberleri eklenince, gidişatın vehameti ortaya çıkıyor. Oysa bu son olay pozitif bir düzenleme anlayışında olsa olsa kişisel verilerin korunması yasasının çıkarılması gibi birey lehine önlemleri gündeme getirirdi. Bizde tersi oluyor.

Devlet Baykal’ın meyvelerini topluyor.

17 Mayıs 2010

Oyunun Kuralı - “Kartepe Kriterleri”

"Kriter" kavramını kullanmak için : 1) Kriterin gerçekten kriter olması,yani uzlaşı adına muğlak, her tarafa çekilecek bir yapıda olmaması; 2) Gerçek bir uzlaşının meşruiyetini hak etmesi gerekir. Kriterlerin ne dediği açıktır, ama yoruma açık değildir. Kartepe yargı mensuplarının bir kısmını uyandırmak ve sivil inisiyatifin sesini duyurması için bir ölçüde başarılı olmuştur, ama ortaya çıkan çalışmayı "Kriter" diye adlandırmak için yeterli meşruiyete sahip değildir.

20-22 Nisan 2010 tarihleri arasında Kocaeli – Kartepe’de düzenlenen “2.İnternet İçerik Düzenleme Çalıştayın”ın sonunda yapılan çalışmalar çerçevesinde hazırlanan “Kartepe Kriterleri” yayınlandı. Çalıştay, turk.internet.com – Ankara Barosunun işbirliği ve Daily Motion ile Türk Telekom’un katkıları ile düzenlendi ve hakim, savcı, avukat, Adalet Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Askeri Hakim ve TİB yetkililerini bir araya getirdi. Çalıştaya STK kanadından TBD, netdaş, sansüresansür ve Korsan Partisi temsilcileri de davet edildi.

Bu çalışmanın özellikle hukuk uygulayıcıları tarafında internetteki hak ve özgürlüklerin tanınması bakımından önemli bir farkındalık yaratmış olduğunu söylemek gerek. Gerek hukukçu arkadaşlarımz gerekse STK temsilcileri çalıştaydan bu yönde olumlu izlenimlerle döndüler. Gerçekten de kriterlerde yeni olumlu noktalar var: anonimlik özgürlüğü, mahremiyet hakkı, yargı denetimi zorunluluğu, web 2.0’ın farklılığı ve platformların site olarak algılanamayacağı gibi. Ama ortaya çıkan “kriterler”in idare ile sivil toplum kanadının tam uzlaşısını yansıttığını söylemek mümkün değil: 5651‘deki katalog suçların artırılacağını mı azaltılacağını mı söylediği belli olmayan; “internet medyası” müphem söylemi içinde internet yayıncılarına basın kanunun ağır hükümlerinin yolunu açabilecek; devletin filtre belirleyerek gizli sansür uygulamasını mümkün kılacak; “uyar-kaldır” prensibini yargı hükmüne bağlamaksızın kaotik bir durum yaratabilecek; AB Siber Suçlar Konvansiyou ile ilgili çekinceleri göz ardı ederek imzalanmasını tavsiye edebilecek oldukça muğlak kriterler çıktı ortaya. Kriterlerin bu her yöne çekilebilecek muğlak yapısı da yoğun bir şekilde eleştirildi.

Aslında yeni kriterler tanımlamaya gerek yok: Bu konuda AİHS ve AİHM kararları net kriterler ortaya koyuyor. Kanun koyucu ve yargı mensuplarını hak ve özgürlükler temelli bu kriterleri tanımaya zorlamak gerek. Yargı kanadında farkındalık yaratmak dışında bir katkısı olmayacağını düşündüğüm bu çalıştayın “kriterlerini” kanun koyucunun nasıl yorumlayacağını hep birlikte göreceğiz. Son aylarda katalog suçları artırmaktan bahseden TİB yetkilileri bu konuda ipucu verdiler aslında.

Devletin birey lehine hukukla sınırlanmasına hukuk devleti denir. Demokratik zor kullanarak devleti temel hak ve özgürlükleri tanımaya mecbur etmekten başka yol yok. 5651 “düzeltilebilecek” bir kanun değil, AİHS’ne ve anayasaya aykırı ve acilen kaldırılmalı...

Oyunun Kuralı - İnovasyonun değişen coğrafyası

Küresel ağ kapitalizminin egemen paradigma olarak belirmesiyle birlikte, inovasyonun giderek artan bir hareketlilik içine girdiği, Ar-Ge’de dışkaynak kullanımının arttığı, inovasyon ithalatçısı ülkelerin artan teknoloji transferi dolayısıyla inovasyon ihraç eder konuma yükseldiğini görüyoruz. Asya-Pasifik başta olmak üzere, Batı dışı coğrafyalarda küresl inovasyon odaklarının doğuşuna tanık oluyoruz.

Dünya Ekonomik Forumu, Mart ayı sonunda 2009-2010 Küresel Bilgi Teknolojileri Raporu’nu yayınladı. Rapor 133 ülkenin küresel ağ ekonomisi içindeki rekabetçi konumunu inceliyor. Son üç yıldır Türkiye’nin karnesi parlak değil. Ağa hazırlık endeksinde 2007-2008 döneminde 3.96 puanla 55. sırada olan ülkemiz, 2008-2009 döneminde 3.91 puanla 61. sıraya, 2009-2010 döneminde ise 3.68 puanla 69. sıraya gerilemiş.

Elbette Danimarka 1. sıradan 3. sıraya, ABD 3. sıradan 5. sıraya gerilemiş diye avunabiliriz! Ama rapordan söz etmemin nedeni, Türkiye’nin son yıllarda bilgi, bilim-teknoloji ve inovasyonla ilgili hemen her konuda gerilemesine hayıflanmak değil; küresel krizle birlikte hızlanan bir harekete dikkat çekmek: bilgi teknolojileri ve ileri teknolojiler başta olmak üzere, inovasyon dinamiği Batı’dan Doğu’ya, özellikle de Asya-Pasifik bölgesine kayıyor.

ABD’nin teknolojik inovasyonda öncü gücünü kaybettiğine dair çok sayıda yayın var. AB ülkelerinde de nanoteknoloji ve biyoteknolojideki bazı gelişmeler hariç durum pek parlak değil. Küresel ağ kapitalizminin egemen paradigma olarak belirmesiyle birlikte, inovasyonun giderek artan bir hareketlilik içine girdiği, Ar-Ge’de dışkaynak kullanımının arttığı, inovasyon ithalatçısı ülkelerin artan teknoloji transferi dolayısıyla inovasyon ihraç eder konuma yükseldiğini görüyoruz. Asya-Pasifik başta olmak üzere, Batı dışı coğrafyalarda küresl inovasyon odaklarının doğuşuna tanık oluyoruz. Batı’nın gerileyen ölçek ekonomilerinin yüz yıllık markaları haraç mezat Doğu’ya satılıyor. Kontrol sanayilerinde büyük bir değişim yaşanıyor: ölçek ekonomisinden esnek kapsam ekonomilerine geçiyoruz ve avantaj coğrafya değiştiriyor. Buna krizin finansal sisteme dayattığı değişikliklerle G20 ülkelerinin artan kaynak kontrolünü eklersek, inovasyonun finansmanında da benzer hareketler bekleyebiliriz. Sadece bilgi değil, sermaye de seyahat halinde.

İnovasyon dinamiği artık hantal, merkezi olarak yönetilen devasa “ulusal inovasyon sistemleri”ne bağlı değil. İnovasyon bir “açık sistem”e dönüşerek küresel işbirliği ağları üzerinde yapılanıyor ve ağlarda yeni düğümler oluşuyor. Bu radikal hareketin Türkiye için temsil ettiği fırsat ve tehditleri ise başka bir yazıya bırakalım.


09 Nisan 2010

Oyunun Kuralı - Yeni bir bakanlığımız oldu!

TBMM’ne sunulan “E-Devlet ve Bilgi Toplumu Yasa Tasarısı”, e-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu ve DPT’nin, bu arada göstermelik de olsa orada bulunan sivil toplum kuruluşlarının sürecin tamamen dışına itilerek etkisizleştirildiğinin; Bilgi Toplumu Stratejisi’nin iflas ettiğinin; BİT alanının katılımsız ve yönetişimsiz bir merkeziyetçi yönetsel modelin insafına bırakıldığının resmidir.

Daha önce bu köşede bir çok kez söz ettiğim (BtHaber, S: 738, 740, 746, 758, 762), e-dönüşüm projesiyle ilgili operasyonun yeni bir aşaması gerçekleşiyor: Geçtiğimiz hafta TBMM’ne sunulan “E-Devlet ve Bilgi Toplumu Yasa Tasarısı”nın e-devlet hizmetlerinin yürütülmesine ilişkin usul ve esasları belirleyen 19’uncu maddesi, Ulaştırma Bakanlığı’nı bilgi ve iletişim teknolojileri alanının “patronu” haline getiriyor. Başbakanlık bünyesinde kurulması planlanan Bilgi Toplumu Ajansı, bu tasarıyla rafa kalktı. Ulaştırma Bakanlığı tüm devlet birimlerinin e-devlet uygulaması için başvuracağı tek adres olacak. Bu görevi, 2003 yılında çıkartılan Başbakanlık Genelgesi ile ve e-Dönüşüm Türkiye İcra Kurulu’nun sekreteryası kimliğiyle DPT yürütüyordu. Yeni kanunlar için düzenleme yapmak ve diğer kamu kurumlarını izlemekle görevlendirecek Bakanlık bilişimde en yetkili kurum olacak. Böylece Bakanlık, BTK aracılığıyla kontrol ettiği telekomünikasyon hacmine yaklaşık 5 milyar dolarlık bir hacmi temsil eden bilişim projelerini de ekleyerek ciddi bir ekonomik büyüklüğün idaresine geçecek.

Bu yasa, İcra Kurulu ve DPT’nin, bu arada göstermelik de olsa orada bulunan sivil toplum kuruluşlarının sürecin tamamen dışına itilerek etkisizleştirildiğinin; Bilgi Toplumu Stratejisi’nin iflas ettiğinin; BİT alanının katılımsız ve yönetişimsiz bir merkeziyetçi yönetsel modelin insafına bırakıldığının resmidir. Bu yasayla, henüz yetkilendirilmemiş bile olsa (ki çok geçmeden bu da gerçekleşecektir), Bakanlık fiili olarak Ulaştırma ve BİT Bakanlığı’na dönüşmüş oluyor.

Bakanlığın BİT alanına nasıl baktığı internet’e bakışından anlaşılabilir. İnternet konusundaki konumumuz ise AB İlerleme Raporu ve AGİT Raporu’ndaki açık eleştirilerden ve Sınır Tanımayan Gazeteciler’in son “İnternet Düşmanları Raporu”ndaki “gözetim altındaki ülkeler” ligine girmemizden belli. Salt kamu odaklı ve merkeziyetçi yönetsel modelle “millileştirilmiş” bir internet ve BİT alanı hayali kuruyorlar. Oysa artık “e-devlet” terimi bile kadük kaldı, onu yerine “bağlantılı yönetişim” deniyor! Bu gelişmeler karşısında dönüp yönetişimin etkili tarafı olması gerekenlere bakıyoruz: Heyhat! Sivil toplum kuruluşlarımız, İcra Kurulu’nda gösteremedikleri katılımı 5651 kod adlı sansür yasasıyla kurulmuş İnternet Kurulu’nda konumlandıkları müphem “danışmanlık” statüsüyle gösterebileceklerini sanıyorlarsa çok yanılıyorlar!

Oyunun Kuralı - Politikasızlık ve “yönetişim fobisi”

Politika geliştirme sürecinin en büyük zaafının ve sonrasında strateji, taktik, eylem planı ve uygulama düzeyinde yaşanan başarısızlığın mantıksal nedeninin, “yönetişim fobisi” olduğunu düşünüyorum. Politika ulusun örgütlü tüm taraflarını ilgilendirir, o tarafların katılımıyla yapılır ve gerçekleşmesinin koşulu etkin yönetişimdir.

Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, Huawei Türkiye AR-GE Merkezi açılış töreninde yaptığı konuşmada, “ulusal bilim ve teknoloji vizyonumuz, toplumda bilim ve teknoloji kültürünün benimsenmesini sağlamak, bilim ve teknolojiyi ürüne dönüştürerek, ulusal yaşam düzeyini yükseltmektir” demiş. Bunun vizyon değil de misyon olması bir tarafa, güzel cümleler bunlar. Ama bu hedeflere nasıl ulaşılacağı konusunda bir vizyon, bir politika ve bir strateji de ortaya koymanız gerek. Yıldırım bu sorunu “sihirli sayıya”, yani 2023 Vizyonuna referansta bulunarak çözmüş! Ama bildiğim kadarıyla hazırlamak için onca emek sarfedenler başta olmak üzere herkes vizyon dokumanından umudunu kesmiş durumda ve bunun nedeni olarak da kamu yönetiminin ilgisizliğini gösteriyorlar. Bu doküman da o çok övünülen “Bilgi Toplumu Stratejisi”nin, raflarda yığılan onca politika, strateji belgesi, BTYK kararı, Şura raporunun kaderini paylaşıyor.

Tesadüf bu ya, Bakan’ın bu açıklamayı yaptığı sıralarda TÜBİTAK ULAKBİM tarafından 1981-2007 arasında Türkiye adresli olarak üretilmiş bilimsel yayınların sayısı ve etki değerini ele alan "Türkiye Bilimsel Yayın Göstergeleri (II)" adlı kitap yayınlandı. Kitabın tartışıldığı çalıştayda Türkiye’nin bir ulusal bilim-teknoloji politikası olup olmadığı konusu da masaya yatırıldı ve ortaya pek de olumlu bir sonuç çıkmadı. Çalıştayın sonuçları hükümet, YÖK, TÜBİTAK, TÜBA ve üniversiteler açısından da iç açıcı değildi. Politikamız olmadan, bilim ve teknolojiyi üreten kurumları iyileştirmeden nasıl olup da “bilim ve teknolojiyi ürüne dönüştürerek ulusal yaşam düzeyini yükseltmek hedefini gerçekleştireceğiz” sorusu ortada duruyor!

Türkiye’de politika geliştirme sürecinde yaşanan zaaflar söz konusu olduğunda, önceliği konjonktüre teslim olup geleceği öngörme yeteneğini kaybeden “siyasi irade”ye vermek adettendir. Ben “siyasi irade” de dâhil tüm taraflar için geçerli olmak üzere, politika geliştirme sürecinin en büyük zaafının ve sonrasında strateji, taktik, eylem planı ve uygulama düzeyinde yaşanan başarısızlığın mantıksal nedeninin, “yönetişim fobisi” olduğunu düşünüyorum. Politika ulusun örgütlü tüm taraflarını ilgilendirir, o tarafların katılımıyla yapılır ve gerçekleşmesinin koşulu etkin yönetişimdir.

Bu iş öyle yetki, iktidar, bakanlık hayalleri kurarak olmuyor. Güç ortada, taraflara eşit uzaklıkta, anonim bir alanda yer alıyor. Bilgiyi ve iktidarı paylaşmadan yönetemezsiniz...


17 Mart 2010

Telif hakları insan haklarından daha mı önemli?

Küçük bir grubun ticari çıkarlarını korumak bahanesiyle sadece iletişim özgürlüğümüze değil, özgürlüğümüzün kendisine kastedecekler. Hem telif hakkı lobilerini memnun edecekler, hem de internetin denetlenmesi, sansürlenmesi ve erişimin izlenmesi adına güçlü bir araç yaratmış olacaklar.

“Kitap, kitap olarak yazarındır, ama düşünce olarak tüm insanlığa aittir. Tüm zekâların onda hakkı vardır. İki haktan biri feda edilecekse, yazarın hakkı ya da insan ruhunun hakkı, kuşkusuz bu yazarın hakkı olmalıdır. Çünkü öncelik kamusal faydadadır ve toplum bizlerden önce gelmelidir.” (Victor Hugo, Uluslararası Edebiyat Kongresi açılış konuşması, 1878) Hugo, 132 yıl önce, bugün yaşadığımız paradoksu çözmüştü: Telif hakları bir grubun haklarıdır ve insanlığın temel haklarından önce gelemez; “eser” eser sahibine ait olabilir, ama yaratımında tüm insanlığın ortak hakkı vardır.

Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nunun sorunlu Ek 4. maddesi ile, bugüne kadar yaklaşık 3 bin site erişime engellendi. Şimdi yasanın yenileneceğini ve Mart ayında yürürlüğe gireceğini öğreniyoruz. Buna göre, internette telifli içeriği izinsiz indiren kullanıcıların internet erişimleri engellenebilecek. Yani sitelere erişim engelleyerek sansür uyguladıkları yetmedi, şimdi de kullanıcıların iletişim özgürlüğünü engelleyecekler! Üstelik kimin hangi içeriğe ulaştığını izlemek bahanesiyle bir ticari çıkar grubu (MÜYAP), tüm iletişimimizi izleyip özel hayatımızın gizliliğini ve mahremiyet hakkımızı ihlal edecek…

Kaldı ki işlerin bununla kalmayacağını, para ve hapis cezalarının da geleceğini öngörmek yanlış olmaz. Küçük bir grubun ticari çıkarlarını korumak bahanesiyle sadece iletişim özgürlüğümüze değil, özgürlüğümüzün kendisine kastedecekler. Üstelik iktidar bunu yaparken bir taşla iki kuş vurmuş olacak: Hem telif hakkı lobilerini memnun edecekler, hem de internetin denetlenmesi, sansürlenmesi ve erişimin izlenmesi adına güçlü bir araç yaratmış olacaklar. Bu, bir "eşik etkisi" yaratacak. Bu "kullanışlı aracın" telif hakları olması aslında çok ironik bir durum.

Eylül 2009 tarihinde yasalaşan ve yılbaşında yürürlüğe giren Fransız sayısal içerik koruma yasası HADOPI’nin kanun koyucularımızın esin kaynağı olduğu anlaşılıyor. Bu yasa daha önce idari yetkinin özel gruplara devredildiği ve iletişim özgürlüğünü ihlal ettiği gerekçesiyle Fransız Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmişti. Bir kaç değişiklikle yasa tekrar geçirildi, ama karşı hukuk mücadelesi sürüyor. Telif hakları lobisinin bu yasanın mantığını Avrupa Birliği çapında bir konvansiyona dönüştürme girişimleri ise, AB tarafından Kasım 2009’da kabul edilen ve internet erişim hakkının ihlal edilemeyeceğini öngören “İnternet Özgürlüğü Provisyonu” ile boşa çıkarıldı. Fransız HADOPI’nin izinden giden yeni FSEK’imiz bu provizyonla çelişecek, ama zaten Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne de aykırı olacak.

Telif hakları, 1550’lerde İngiltere kraliçesi (Kanlı) Mary tarafından Gutenberg devrimiyle gelişen düşünce özgürlüğünü bastırmak için, sarayın onayladığı eserleri basan matbaacılar birliği “London Company of Stationers”a verilen kitap basma tekeliyle ortaya çıkmıştı. Şimdi de internet devriminin getirdiği düşünce, ifade ve iletişim özgürlüğünü, bilgiye erişme hakkını ve özel hayatın gizliliğini baskı altına almak için hükümetler ve çıkar grupları tarafından kullanılıyor.

İnternetle ilgili olarak asıl ihtiyaç duyduğumuz düzenleme, internet erişiminin temel hak ve özgürlüklerimizin bir parçası olarak anayasal koruma altına alınması, yeni sansür düzenlemeleri değil!

09 Mart 2010

Oyunun Kuralı - “Ulusal İnovasyon Bankası”

İnovasyonun finansmanı, küresel finansal sistemin yeniden yapılandırılması döneminde en acil ihtiyaçlardan biri olacak. Krizden çıkış geçici iyileşmelerle değil gerçek bir büyüme ivmesiyle olacak, bu da inovasyona bağlı. İnovasyonun finansmanı için yeni bir model öneriliyor: “Ulusal İnovasyon Bankası”...

Son küresel kriz, sadece finansal sistemi ve reel ekonomiyi değil, inovasyonun finansmanını da vurdu. Risk sermayesi ve girişim sermayesi sektörü küresel ölçekte ciddi sıkıntı içinde. ABD’de risk sermayesi destekli şirketlerin halka arzı 1990‘lar seviyesine indi; toplam risk sermayesi yatırımı yılda 20 Milyar Doların altına düştü. Bush döneminin en acı miraslarından biri, ülkenin bilim, teknoloji ve inovasyonda öncü konumunu kaybetmesi ve ilk kez ciddi bir beyin göçü tehdidiyle karşılaşması oldu. ABD ekonomisinin dinamizmini kaybetmekte olduğu giderek daha yüksek sesle dile getiriliyor. Krizden çıkış geçici iyileşmelerle değil gerçek bir büyüme ivmesiyle olacak, bu da inovasyona bağlı.

Harvard Business Review’in Ocak-Şubat 2010 sayısında, 2006 Nobel İktisat Ödülü sahibi Edmund S. Phelps’in Leo M. Tilman ile birlikte yazdığı bir makale yayınlandı. Yazarlar, ekonomiye dinamizmini yeniden kazandıracak inovasyon projelerine kaynak yaratmak için mevcut finansal sistemin uygun olmadığını, finansal kurumların şeffaflık ve hesap verebilirlikten uzak olduğunu ve inovasyon konusunda yeterli bilgi ve deneyime sahip olmadıklarını iddia ediyor. Bu krizin asıl kaynağı, yıllardır askeri-endüstriyel komplekslerle şaibeli ilişkisi sayesinde reel ekonomiyi zorladığı yönetişim düzeninden kendisi kaçan küresel finansal sistem olduğuna göre, bu yerinde bir iddia. Finansal kurumlar, reel ekonomiyi ve inovasyonu desteklemek yerine bulanık ortamda para kazanıp kazançlarını emlak balonunu şişirmek için kullandılar. Şimdi yönetişime geçmek zorundalar, ama uyum sağlamaları zaman alacak.

Phelps ve Tilman, inovasyonun bir kamu politika hedefi olarak önceliklendirilmesini, hükümet sponsorluğunda ve ticaret bankası kimliğinde bir “Ulusal İnovasyon Bankası” kurulmasını, kapsamlı inovasyon projelerine bu bankanın yatırım yapmasını veya kredi vermesini öneriyorlar. Bankanın risk yönetimi ve teşvik sistemleri konusunda uzmanlaşmasını, tümüyle şeffaf olmasını ve gerek siyasal gerekse kamusal baskılara karşı bir direnç mekanizmasıyla donatılmasını öngörüyorlar.

İnovasyonun finansmanı, küresel finansal sistemin yeniden yapılandırılması döneminde en acil ihtiyaçlardan biri olacak. ABD, Brezilya gibi örnekleri iyi inceleyip bir inovasyon yasasına ve yeni finansman modellerine odaklanmamızda büyük yarar var.